Haftanın iki günü geliyordu kadın. Minyon, ak tenli, kıvırcık sarı saçlı, olduğundan daha küçük yaşta gösteren. Gülümsediğinde, biçimli dudakları aralanıyor, süt beyazı dişlerinin ışıltısı onu daha bir güzelleştiriyordu.

Delikanlı ondan hoşlanıyordu, genç kadının kuşkusu yoktu bundan. Dışarıdan gelince, üstündekileri çıkarmasını beklemeden, dudaklarından öpmeye başlıyordu hemen. Kendi de ondan hoşlanıyordu; ilişkileri, çoktandır yitirdiği kadınlığına olan güvenini yeniden kazandırmıştı ona. Ama hepsinden önemlisi, midesi açtı kadının. Delikanlının üzerine saldırışı gibi kendi de, dolapta bekleyen –ne olursa olsun– yiyecekleri midesine indirmek istiyor, ancak o zaman kendine gelebiliyordu.

Minibüs şoförü kocası, yedi yıllık bir evliliğin ardından, onu üç çocukla baş başa bırakıp, başka bir kadınla kaçmıştı. Dünyadan habersiz üç çocuk, her Allah’ın günü ondan aş, ekmek bekliyordu. Gecekonduda oturan dul teyzesinin acıyıp da verdiği bir odaya sığınmıştı üç çocuğuyla. Çocuklarının en büyüğü altı yaşındaydı, gelecek yıl yaşıtlarıyla okula başlayacaktı ama ona üst baş, defter kalem alacak beş parası yoktu cebinde. Teyzesinin gecekondusuna sığındıktan sonra, konu komşusunun arada bir verdiği bir tabak yemeğe, bir tas çorbaya bolca ekmek doğrayarak önüne koyuyordu çocukların. Bir de yaşlı teyzesi, kocasından kalan üç aylığını aldığında genç kadının avucuna beş on lira sıkıştırıyordu.

Çalışmayı düşünmemiş değildi elbet… O zaman, el kadar çocuklarını bütün gün evde, kendine bile bakmaktan yoksun teyzesinin gözetimine bırakması gerekecekti. Oysa teyzesi, “Kızım, bir günlük, beş günlük bir iş olsa neyse…” demişti. “Yılın on iki ayı, ben bu hastalıklı halimle senin çocuklarına nasıl bekçilik edeyim? Benim kendime hayrım yok, görüyorsun. Götür o gâvur babalarının üstüne at, sen de kurtul, ben de!”

Kocasınıysa gören bilen hiç kimse yoktu! Kaç kez durağa gidip tanıyanlardan sorup soruşturmuştu. Kimi, minibüsünü de satıp bu kentten gittiğini; kimi, kaçırdığı kızın yakınlarından korkup saklandığını söylüyordu… Varlıklı bir ailenin kızıymış, henüz lisede okuyormuş…

Öylesine bir öfke besliyordu ki kocasına, karşısına çıksa bir kaşık suda boğabilirdi onu! 

Kıza da akıl erdiremiyordu; evli, üç çocuklu bir adama nasıl gönül verilirdi ki? Kim bilir ne yalanlar uydurmuş, ne yeminlerle kandırmıştı aptal kızı?

Evlendiklerinde kendi on sekizinde, kocası yirmi üçündeydi. Başkalarının arabalarında sürücülük ediyordu. Kendisinin tutumluluğu sayesinde eli para tutmuştu hergelenin. Kaynanası ve kayınbabasıyla aynı evde oturuyorlardı ilk yıllarda. Onlar işitmesin diye tuvalette seviştikleri oluyordu bazen. Sözde yedek su kabı bulundurmak için bir gaz tenekesi koymuşlardı tuvalete. O tenekeyi ters çevirip üzerine yerleşirdi kocası, kendi de onun kucağına…  

İlk çocukları Nesrin’e, o dönemde hamile kalmıştı.

Nelere katlanmamıştı it oğlu it için! Anımsadıkça öfkesi burnundan çıkıyordu şimdi… Senetle eski bir minibüs aldıktan sonra kendi adına çalışmaya başlamış, o zaman cebi para görmüştü biraz. Kendi başlarına olacakları iki odalı bir ev tutup kayınbaba koltuğundan çıkmışlardı.   

Kocasının aklını başından alan kız kimdi, neyin nesiydi, hiçbir şey işitmemişti kimseden? Lisede okuduğu doğruysa, kocasının yarı yaşında olduğu kesindi. Ama aptalın teki olduğu da kesindi! Akıllı olsa, evli ve çocuk sahibi bir adamla ilişkiye girmezdi. Ayrıca kendini yakmıştı kız. Şimdi artık okul yaşamı bitmiş, geleceği, içilmiş sigara gibi yanıp tükenmişti!

“Ulan aptal karı, haydi bana acımadın, bari çocuklarıma acısaydın… Hadi çocuklara da acımadın, bari kendini yakmasaydın…”

İçi o denli öfke dolu, duyguları o denli altüst olmuştu ki, kocasına mı yoksa onunla kaçan “orospuya” mı daha çok kızması gerektiğini bilemiyordu.

Bildiği tek şey, evde, ağızları açık halde yiyecek bekleyen üç çocuğun varlığıydı! Kış soğuklarında, barındıkları odaya soba kuramadıkları için, çoğu kez yataklarından çıkmamalarını söylüyordu. Başlarında bulunduğu zaman söz dinliyordu çocuklar, ama kendi kapıdan çıktıktan sonra ne yapar, ne ederlerdi?

Yaşlı teyzesine de hak veriyordu; her an başlarında bekçilik edemezdi ki! Bu yüzden nereye gitse, aklı hep evde kalıyordu.
 
Bir gün bir mağazanın vitrininde küçük ekranlı televizyonlara bakıyordu. Alacağından değil, hayalini kuruyordu. Çocuklara bir televizyon alabilse, başına toplaşıp uslu uslu izler, hiç olmazsa kendi dönünceye dek oyalanmış olurlardı. Böyle sık sık ekmek, yemek düşünmezlerdi belki.

Kurduğu hayalin gerçek olabileceği, aklının ucundan bile geçmezdi…

Nihat’la o gün, o mağaza vitrininin ödünde tanışmışlardı. O da kendine yeni bir televizyon bakınıyormuş meğer. Hiç unutmuyordu genç kadın. Vitrindeki cihazlara bakarken, varlığını pek de umursamadığı delikanlı birden kendisine dönerek:

“Fiyatlar uygun” demişti. “Başka mağazalarda satılanların fiyatıyla karşılaştırınca, bunlar daha uygun.”

Yanındaki sese dönerek gülümsemişti o zaman:

“Parası olana uygun! Parası olmayan için çok pahalı!”

Bu beklenmedik söz karşısında, delikanlı bir an ne söyleyeceğini bilemeden kalakalmıştı birkaç saniye.

Genç kadınsa, karşısındakini şaşırttığını ayrımsamadan yakınmasını sürdürmüştü:

“Çocuklar yoktan anlamıyor ama…  Televizyon izlemek için olur olmaz saatte komşulara gitmeye kalkıyorlar.”

Bunları söylerken karşısındaki adamdan bir beklentisi yoktu kadının. Delikanlı da biliyordu, kadının laf olsun diye bunları anlattığını. Ama ayaküstü yapılan bu kısa dertleşme, bu küçük dokunuş, delikanlının duygu tellerini titreştirmeye yetmişti. Aklına hemen bir çözüm geldi:

“Aradığınız küçük ekranlı bir şeyse eğer, bende bir tane var. Onu size verebilirim.”

Nihat evine, yeni çıkan ince ekranlı modellerden almak istiyordu. Evde yer tutacak emektar cihazı da nasıl olsa birine verecekti. Kadıncağız çocuklarına televizyon alamadığına göre, en uygunu ona vermekti.

Genç kadın, kulaklarına inanmadan bakıyordu delikanlının yüzüne. Şaka mı yapıyordu, yoksa ciddi miydi?

Delikanlının yüzü öyle dalga geçer gibi değildi. Yine de kuşkuyla bakıyordu ona.

“Tabii gelip almanız gerek. Arabam yok, ben getiremem.”

“Siz ciddiyseniz, ben gelip alırım!” demişti, hâlâ inanmadığını gösterir biçimde.

“Ciddiyim ciddi… Ne olacak ki? Ben nasıl olsa, yenisini alacağım. Öteki de bir işe yarasın bari… Yalnız, bugün olmaz. Yarın da değil, çarşambaya gel götür.”

Delikanlı bir kâğıda adını, adresini yazdı. Ne olur ne olmaz diye telefon numarasını da ekledi.

Kadın, çok değerli bir belgeymiş gibi avucunun içine aldı kâğıt parçasını. Para bulsa, ancak bu kadar sıkıca tutardı. O gün eve, iş bulduğu müjdesiyle değil ama, onun kadar önemli televizyon vaadi müjdesiyle dönmüş oldu! Çocuklar, annelerinin getirdiği müjdeyle evin içinde sevinç çığlıkları atmıştı! Genç kadın, müjdesinin kanıtı olarak avucunda tuttuğu kâğıdı da göstermişti onlara. Ama alıp yakından bakmalarına izin vermedi, yırtarlar ya da başka bir kaza olabilir korkusuyla.

Çocuklar iki gün boyunca yemeyi içmeyi unutup televizyon hayaliyle yatıp kalkmış; doğrusu, genç kadın da çarşambayı iple çekmişti.

Çarşamba günü, yazılı adrese gittiğinde hâlâ bir kuşku vardı yüreğinde. Ya adam yoksa bu adreste? Ya, televizyonu vermekten caydıysa? İçinden alıp vermişti boyuna.

Kapıyı Nihat açtı kadına. İçeri buyur etti. Genç kadın adımını kapıdan atarken, biraz tedirgindi. Sonuçta, tanımadığı birinin evine giriyordu. Pek alışkın değildi tanımadığı evlere gitmeye. Başına bir iş gelse, kim, nerede arayacaktı kendisini? Öte yandan çocuklarının sevincini kursaklarında koymamak için birçok şeyi göğüslemeyi göze almıştı.

Ürkek adımlarla girdi daireden içeri. Bir köşede duran karton kutuyu gösterdi Nihat. “Televizyonu, anteni, kablosunu paketledim. Sana taşıması kaldı.”

Bakışlarını koca pakete diken genç kadının duraksadığını görünce, uzaktan gelmiş ve yorgun olabileceğini düşündü:

“İsterseniz buyurun içeri, bir çay için. Soluklanırsınız. Taşımanıza ben de yardım ederim.”

Evde başka bir kimsenin olmayışı da genç kadını tedirgin etmişti. Ama asıl düşündüğü, koca paketi nasıl götüreceğiydi. Sesini çıkarmadan Nihat’ı izledi. Mutfaktan geçirip balkona götürdü onu Nihat. Geniş balkonda bir masa, çevresinde sandalyeler vardı. Gördüğü her şey şaşırtıyordu genç kadını. Balkonun sunduğu görünüm de hoştu; çatıların üzerinden kıyıya kadar uzanıyor, sonra denizin mavisi başlıyordu bu tabloda.

“Eşiniz yok mu evde?” diye sordu usulca.

Nihat gülümsedi.

“Yalnız yaşıyorum.”

“Bekâr evine benzemiyor ama, çok düzenli olmalısınız.”

“Nerdee? Elimden geldiği kadar, temiz bir ortamda yaşamak istiyorum yalnızca. Ama tek başına her şeye yetişemiyor insan.”

Karşılıklı oturdular. Biraz sonra Nihat mutfağa geçip bir dakika içinde sıcak su hazırlayıp içine birer çay sarkıtarak getirdi. Döndü, bir tabağa koyduğu iki dilim keki de getirip kadının önüne bıraktı.

“Siz yemiyor musunuz?” diye sordu çekinerek.

“Siz buyurun!” dedi Nihat, ev sahibi rahatlığıyla. “Ben yemiştim. Siz gelmeden az önce.”

Çayını karıştırırken, aklına birçok soru geliyor genç kadının, ama ayıp olur mu kaygısıyla sormaktan cayıyordu. Ucundan ısırdığı kekin hoş tadını da çıkaramadı kadın; onun bilmediği bir şeyler vardı içinde, koku veren bir şey. Belli etmeksizin dikkatle baktı tabaktaki dilime, bir şey anlamadı.

Sonunda merakına yenik düşerek bir soru attı ortaya:

“Evlilik hazırlığı mı yapıyorsunuz?”

Nihat –nedense– kahkahayla güldü bu kez.

“Hayır” dedi. “Ben okuyorum aslında, öğrenciyim yani. Harçlık çıkarmak için de, geceleri bir otelde çalışıyorum. Otelin deri mağazasında… Ayıptır söylemesi, İngilizcem fena değildir. Otelde daha çok yabancılar kaldığı için, yabancı dil gerekiyor haliyle…”

Sonra Nihat laf olsun diye bir iki soru da kendi yöneltti genç kadına.

Ancak kadının anlattıkları inanılmaz geldi ona! O denli etkilendi ki, kanı çekilmiş gibi dondu kaldı oturduğu yerde, ne karşılık vereceğini bilemedi. Beş parasız, işsiz güçsüz annelerinden ekmek bekleyen aç çocuklara televizyon vermekle bir iş yaptığını sanan kendinden utandı… Hemen kalktı yerinden, içeri geçip cüzdanını buldu; içinden aldığı parayı cebine koydu.

Balkona döndüğünde, delikanlıyı sıktığını düşünen genç kadın gitmek için kalkmıştı.

“Gidiyor muydunuz?”

“Sizi daha fazla sıkmayayım. Televizyon için çok teşekkür ederim. Gerçekten, büyük iyilik!”

Nihat cebindeki parayı çıkarıp kadının avucuna sıkıştırdı.

“Kutuyu siz taşıyamazsınız, kapıya kadar indirelim asansörle. Bu parayla da çocuklara bir şeyler alın lütfen. Nihat abilerinden!”

Genç kadın sevinç sersemi halinde, asansörden ininceye dek üst üste teşekkürlerini yineleyip durdu.
Sokak kapısı önünde bir taksi çevirdi Nihat, kutuyu şoförle birlikte arka koltuğa yerleştirdiler. Kapıyı açıp genç kadını öne oturttu. Şoföre, yuvarlama bir ücret ödedi.

Araba sokağı dönünceye dek ardından baktı öyle, uzaklara giden bir yolcusunu geçiriyormuşçasına.

Sonra döndü, düşünceli ve dalgın, apartmana girdi.
 
Bir hafta sonra, yaklaşık aynı saatte, “Size çocukların teşekkürünü getirdim!” diyen genç kadını yeniden karşısında göreceğini asla düşünemezdi.
 
O ikinci gelişinden sonradır ki, çocuklar, annelerini işe gönderir gibi sevinçle uğurluyor ve umutla yolunu gözlüyorlardı. Annelerinin her dönüşü, evlerinde yemek tenceresinin kaynayışına alışkın olmayan çocukların ağzını sulandıran, değişik tatlardaki yiyecek paketleri demekti.

Necati Güngör
GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)