Kafka, sistemin ezdiği, groteskleştirdiği, birey olma hakkı elinden alınan küçük-insanları anlattı; geçen yüzyılın ilk çeyreğinde.

Avrupa yeni bir dönemece doğru ilerliyordu. Sistem mantıksal sınırlarına ulaşmış, sömürü başka topraklara taşınmıştı; başka topraklarda yapılan savaşlar, devletlerin kendi sınırları içindeki sömürücü azınlık dışındakilere refah sağlamıyordu.

Burjuvazi, var ettiği ve yönlendirdiği devlet aygıtını daha işlevsel kılabilmek için güçlü ve etkin bir bürokrasi yaratmıştı.

Doğu’da, ışığın geldiği yerde ise, tarihin ilk işçi devleti kuruluyor, vatan savunusu ezilen halkların kurtuluş bayrağını yükseltiyor, insanlık başka bir düzenin de var olabileceğini öğreniyor, umut ediyordu. Ancak Batı çöküyor, bu çöküşü geciktirmek için de sömürüyü derinleştiriyordu. Kuldan birey yaratma iddiası tedavülden kalkıyordu.

Bir ücretli çalışan, âşık, yalnız bir kentli kalemdi Kafka, böyle bir dönemde. Böcekleştiğini hissediyordu; ama buna esastan bir reddiyesi yoktu yazarın, olamıyordu. Milyonlarca insanın hislerini kâğıda döküyor; ama yataktan kalkıp hayata müdahale etmeyi aklından geçiremiyordu.

Kafka, hissettiğini romana da taşıdı. Henüz nüveleri dahi ortada olmayan postmodernizmin hararetli savunucuları, bu yüzden yüzyılın ikinci yarısı onu keşfettiğinde çok sevinecek, iki binlere de neşeyle taşıyacaktı.

Özelinde, Şato’da şunu yapmıştı Kafka: Meslek erbabı, çalışan, emeğini satarak hayata tutunan normal bir insanın, yeni toplumda nasıl bir yeri olduğunu ya da yeri olmadığını göstermişti.

Şato’nun eteklerinde bir köyde yaşayan insanlar, etraflarını saran anlamsızlığın idrakine varmak şöyle dursun, onu her an yeniden üretirken, kadastrocu karakter K.  buna itiraz etse de kısa süre içinde bunun bir parçası olur.

Çok fazla insanın çalıştığı ama ne yaptığı belli olmayan bir sistemin adıdır şato. Emirler, talimatlar, yönetmelikler havada uçuşmakta fakat verimli hiçbir şey yapılamamakta, hiçbir şey üretilememektedir.

Bir kadastrocu, kadastroya ihtiyaç olmayan bir köye çağrılmış, burada o birbirinden tuhaf insan ve ilişkilerin içine hapsedilmiştir. Bunu farkında vardığı anda harekete geçse de K. bir süre sonra onlardan birisi olur. Sisteme direnmek olanaklı değildir.

Kafka, bunları resmederken, şatonun eteklerinde kar vardır ve tüm gerçeklerin üzerini örtmüştür. İnsanların iletişimi sınırlıdır; okul, han odaları ve evler, genel ve özel toplu yaşam alanlarıdır. Herkes küçük, sıradan dünyasında yaşamını sürdürmekte, kendince mühim ama aslında hiçbir anlamı olmayan işlerle meşguldür.

Fordist üretim evresindedir o süreçte modern kapitalizm.

Kafka, bunun yarattığı yabancılaşmayı bir köyde göstermiştir.

Hava kapalıdır, gri, kasvetli, kederli bir gökyüzünün altında yaşar, şatonun tebaası. Olaylarsa çizgiseldir belki; ama spiralden farksızdır. İç içe geçen, geçtikçe manasızlaşan türde. Baştan sona doğru gitse de neticeden uzaktır yaşananlar. K. mekânlar arasında gidip gelmekte, yabanlığı ve şüphe çeken eylemleri ile dışlanmaktadır.

Şato tarafından kendisine gönderilen iki yardımcı, hiçbir şeyden anlamayan, zaten K.’nın da tanımadığı kişilerdir. K.’ya âşık olan kız, bir şato temsilcisinin metresidir ve sık sık bundan gurur duyduğunu söylemektedir…

Özetle Kafka, çöküşü dile getirir; aynı zamanda çıkışsızlığı. Umut yoktur. Neden umut olmamalı’nın felsefesini yapan “Marksist” Frankfurt Okulu üyeleri ile aynı teorik zemindedir.

YÖNETMEN HANEKE

Yönetmen Haneke, bu metni sinemaya taşırken, aynı duygu, düşünce düzlemindedir. Yüzyılın sonuna gelinmiş, Kafka’nın anlattığı şato ve halkı, daha büyümüş, daha fazlalaşmıştır. Kafka’nın ve bir kısım entelektüelin idrak edip anlattığı, artık sıradan insanın da gördüğü ve direnmeyi değil kabullenmeyi seçtiği bir şeye dönüşmüştür.

Yönetmen bu yüzden çok zorlanmaz, yazarın en önemli metinlerinden birini filmleştirirken. Aynı ruh hali, aynı dünya görüşü, ona bu olanağı verir fazlasıyla.

Klasik film, anlatı dilini yok sayar Haneke; kitapta kısımlar halinde süren ve birbirine sadece zamansal olarak bağlanan öykücükler, sinemada da aynı şekilde kullanılır. (Tabii bu, 1997 yılında, çok da büyük bir yenilik sayılmaz.) Ancak geçişlerde, olayın nereye evrildiğini anlatmak için mecburen açıklama gerekecektir. Sinemanın edebiyatla bağdaşmadığı noktadır bu zaten. Her şey gösterilemez, özellikle bir Kafka metninde, beyaz perdede.

Karakterler, aynı netlikle yer alır filmde de. Tekinsiz kasaba sakinleri, şatonun sert, ukala temsilcileri, tutarsız kadınlar…

Görsel olarak Haneke daha şanslıdır sinemada, zira insanların adeta içlerinden taşan grilik, kasabayı örten genişlikte, filmde daha somut olarak resmedilebilir.

Kafka’nın, K.’nın zihnini görebildiği, buna dokunabildiği için, aynı umutsuzluk ve karanlıktan beslendiği için elbette; Haneke, Kafka’nın en başarılı uyarlanmalarından birini yapabilmiştir özetle.

Alper Erdik

GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)