Kaan Arslanoğlu'nun son romanı: Sanal alem yorumcularıyla tartışma!...
Örneklerine bugün de rastlanabilen ayaküstü dükkân söyleşilerinden birindeyiz. Her gün beş on gencimizin öldürülmesiyle ülkenin 12 Eylül darbesine sürüklendiği vur kır dönemi. Yaşım 18-19. Benden yaşça epeyce büyük bir Marksçı solcu “abi”, radyonun haberlere geçmesiyle duyduğumuz ve o zamanlar bize iyice kanıksatılan “karşıt görüşlü iki grup arasında çıkan çatışmada” diye başlayıp, ölen ve yaralanan sayısının verildiği habere çok üzülüyor.
Benzer haberlere ilişkin başkalarındaki kanıksamışlığı onda göremeyişime şaşırdığımı sezince açıklıyor:
“Biz şimdi seninle tartıştık ya… Tartışırken birbirimize girip yumruklaşsaydık, ondan sonra tartışamazdık. Bir de o vuruşanları düşün. Artık hiç tartışamayacaklar ama hep tartıştıklarını sanacaklar.”
Biz bu tartışmada birbirimizi vurmadık. Kavga da etmedik. Peki, gerçeği, doğruyu bulma arayışında tartışmayı başarabiliyor muyuz?
‘Tartışma’ sözcüğünün sözlükteki ilk anlamı şöyle: “Birbirine karşıt düşünceleri karşılıklı savunma.”
Üçüncü anlamı: Bir sorun üzerine sözle ya da yazılı olarak karşılıklı, kimi zaman da sertçe savunma.”
‘Tartışmak’ eyleminin ilk anlamı da bunun benzeri: “Bir konu üzerinde, birbirine ters olan görüş ve kanıları karşılıklı savunmak.”
Tanımlardaki ‘savunmak’ sözcüğüne ilginizi çekmek isterim.
İkinci anlamlarda bozuluyor barış: “Ağız kavgası, ağız dalaşı.”
Kendi tartışma örneğimizi irdeleyelim.
Kaan Arslanoğlu’nun, ilk tezi ortaya attığım “Mahir Çayan’ın Unutturulan Ulusalcılığı” ve “Marksçı Sola Unutturulmuş Ulusalcılık” başlıklı iki yazıma yanıt yazısından ve yorumlardan çıkan sonuç bence kesin bir tartışma başarısızlığı. Bu başarısızlığın ortaya çıkmasında etmen olarak saptadıklarımı aşağıda göstermeye çalışacağım. Tartışma alıntıları, “Marksçılık ve ulusalcılık” bağlamında bu sitede yazdığım yazılardaki düşüncelerime karşılık olarak aynı sitede başka yazarların yönelttiği eleştirel yorumlardan ve Kaan Arslanoğlu’nun “Ulusalcılık Neden Güvenilir Bir Çıkış Yolu Değildir? Can Yücel Ulusalcı mıydı?” başlıklı yazısındandır.
OLUMSUZ DUYGULARIN TARTIŞMADA SÖYLENMESİ
Tartışmaları tartışma olmaktan çıkaran en önemli yanlışlardan biri, tartışılan düşünceye ya da tartışılan kişiye karşı o düşüncesi nedeniyle doğan olumsuz duyguların ve bu duyguları iletecek sıfatların tartışmanın içine boca edilmesi. “Demagog, okuma özürlü” v.b. nitelemeler, tartışmayı olanaksızlaştıracak ölçüde düzeyi düşürüyor.
Bir yorumunda, “Bir olumlu şey söyleyeyim. Solcuların en iyilerinden biri sensin. O yüzden solcu değilim.” diyor Kaan Arslanoğlu. ‘Okuduğunu anlamanın ve geri bildirim’in bu biçimi, çekişmeye odaklanmışlık nedeniyle içine düşülebilen bir durum olsa gerek. Aynı tonda karşılık vermeyişimin ise çeşitli nedenleri var. Bunlardan biri, bu tartışmanın sürdürülmesinde toplumsal yarar bulunmasıdır. Bir başka neden, hiçbir zaman bu düzeye düşülmemesi, okurun önünde ise kesinlikle düşülmemesi gerektiği. Herkesin iyice düşünmesini öneririm.
Bu olumsuzluklar, tartışmayı başarının sıfır noktasına götüreceği gibi, insani ilişkiyi de yaralayıp yok edecek davranış biçimleri. Coşku, heyecan anlaşılabilir. Daha yakın olunan ya da tartışmanın dışında olan insanların arasına dönüldüğünde homurdanırken ağızdan denetimsiz sözcükler de çıkabilir. Bu öfkeye kapılıp o özdenetimsiz sözcükleri tartışmaya doldurmak, düşünce tartışmasında anlaşılır bir düzey değil.
Bir tarafın düzeyi düşürmemeye çalışması ise, “tribüne oynamak” olmasa gerek.
Düşüncenin karşısına duyguyu koyunca tartışılmış olunmuyor. Tersine, bu durumda solcu Mahir Çayan’ın emperyalizme karşı ulusalcılığını gösterme savındaki kanıtların tartışıldığı da sanılabilir, karşıt görüşlü yazıların yazım yanlışlarına değin değerlendirildiği de. Çelişmenin yarattığı olumsuz duyguları karşıdakine savurarak, sözle de olsa ‘önüne gelene çakmak’ denebilecek tartışma biçimiyle, karşıt düşüncenin görülmesi başarılabilse de, o düşüncenin doğru olup olmadığı tartılamaz. Ama ilk tezi getiren tartışmacının “Benim kanıtlarımı, dayanaklarımı konuşalım. Bu yazılar, ulusalcılığın genel olarak savunulması için değil, bu dayanak ve onun kanıtları için yazılmış yazılar,” diye çabalaması, yazılara karşı çıkanların söylediklerini duymazlıktan gelmek de sanılabilir.
AŞIRI HIZ YANLIŞI İÇİNDE “DÖŞENME” HAZZINA KAPILMAK
Düşünce tartışması, soğukkanlılık gerektiren bir eylemdir. Tartışmada bir söze, bir düşünceye değil de, bir saldırıya karşılık verme hızıyla yanıt verilmesi refleks hızıdır, karşıdan neyin ne amaçla söylendiğinin anlaşılmasını olanaksızlaştırır.
insanbu.com’daki Marksçılık ve Ulusalcılık tartışmasında Kaan Arslanoğlu’nun Hürriyet Yaşar’ın yazısına yanıt yazısı yetiştirme hızı, böyle bir hız. Ele alınan savın ve dayanaklarının yanlışlığı doğruluğu bir yana, araştırmasının kanıtlarıyla yazılmış bir yazıya, bir gün sonra uzun bir ‘karşı yazı’ yetiştirmenin, hem anlamada, hem karşı tezlerde, hem de anlatmada yazarını yanlışlara düşürme riski çok büyüktü, o risk gerçekleşti. Bunu bu yazıda değil, örnekleriyle o konuya ilişkin tartışmada ortaya koyacağım.
‘Döşenme’ sözcüğünü, döşenme eylemini yapanlar değil de döşenme eylemiyle karşılaşanlar kullanabilirler. Ancak döşenme eylemini yapanların da bu kendi eylemleri için o sözcüğü kullanabilmeleri, garip bir durum.
Kaan Arslanoğlu’nun yanıt yazısından aldım sözcüğü. “Her karşımıza çıkan için ayrı yazılar döşendik,” diyor. Peki Türkçe Sözlük ‘döşenmek’ için ne diyor: “Birine kızarak kötü ve küçük düşürücü sözler söylemek. Uzun uzadıya ve yererek yazmak.”
Görüldüğü gibi, Kaan Arslanoğlu kendi ağzıyla söylüyor kötü ve küçük düşürücü sözler söylediğini.
Bu eylemi için “döktürmek” sözcüğünü de kullanıyor Kaan. “Neredeyse kişiye özel incelemeler döktürdük.”
‘Döktürmek’ eylemine de bakalım: “Kolaylıkla ve güzel söylemek, yazmak ya da oynamak.”
Sözcük tanımlamalarını, o zaman ‘ulusalcılık’ sözcüğü olmadığı için ‘milliyetçilik’ sözcüğünü kullanarak bu kavramı partisinin altı ana ilkesinden biri yapan, ülkesinin yaşantısına “bir ruh ve umut” kazandırma, halkını “başı dik ve onurlu” yaşatma başarısında payı herkesten büyük olan ulusalcı, öztürkçeci Mustafa Kemal Atatürk’ün dernek olarak kurduğu Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünün 1983 tarihli son baskısından aktarıyorum. Tırnak içindeki “bir ruh ve umut”, “başı dik ve onurlu” sözcükleri, Kaan’ın o yazısında ulusalcı Atatürk’ün Türkiyesi'ni nitelemek için kendisinin kullandığı sözcükler.
TARTIŞILAN KİŞİYİ ÇOĞULLAŞTIRMA
Karşımızdakini çoğullaştırıp “Zaten siz/sizler” söylemiyle karşımızda bir grup ya da kitle var sayıp onu da o grubun içine yerleştirdikten sonra artık onunla, onun söylediklerini değil de o grubun söylediği şeyleri o da söylemişmiş gibi tartışmak, bir başka tartışma yanlışımız. Bu yanlış da bizim tartışmamızı epey etkiledi.
Ben yazımda bir düşünceyi savunmuştum ama o düşüncenin bir örgütü, bir kitlesi adına değil, onu bir düşünce dizgesi, ideoloji, öğreti olarak da değil, ‘başka bir ana tavır alışın (sömürülen ülkede solcunun ulusalcılığının) başta gelen destekleyicilerinden biri’ sayarak savunmuştum. Bir örgüt, bir grup, bir öğreti adına konuşmuyordum, tek başımaydım.
Kaan Arslanoğlu, Etkili Kişisi olduğu sitenin yazarına “Hepiniz aynı tiptesiniz, milyarlarcasınız,” diyordu daha önceki bir yorumunda da. Bir başka yorumcuya da “Siz ulusalcıların hangi boyundansınız?” diye soruyordu son tartışmada. (“Sitenin sahibi değilim” dediği için, sahibi diyemeyiz ama etkili olduğu da apaçık olduğu için, Etkili Kişi olduğunu göz ardı edemeyiz.)
Ortaya bir düşünce getiren tartışmacının görüntüsünü, fondaki bir topluluğun görüntüsü üzerine yerleştirip öyle tartışmanın nedeni, onu böyle daha iyi anlayıp daha iyi tartışacağını sanmak olabilir ama bu, onu kendi söyledikleriyle değil de, görüntüde içine yerleştirildiği grubun söyledikleriyle dinlemeye hazırlanmaktır. Böyle bir dinleme biçimiyle, dinlemeye değil vurmaya hazırlanılabilir ancak; çünkü o tek kişinin ne söylediği değil, gruba ilişkin önyargılar belirleyecektir dinlemenin sonucunu. Nitekim Kaan da “Siz hangi boydansınız?” dedikten sonra, “…söyleyin de ona göre konuşalım,” diyordu o yorumcuya. (İçi atlanan üç nokta boşluğunu doldurarak tam aktarırsak şöyle: “Bir dergi adı söyleyin de ona göre konuşalım.” (‘Boy’ sözcüğünün anlamını esneterek söylersek: Göçebelikte çadırlarla boy boylanıldığı gibi, 12 Eylül öncesinde de onlarca sol fraksiyondan her biri kendi dergileriyle boy boyluyordu.)
Bu, tartışmayı olanaksızlaştıran bir dildir. Bu okuma/dinleme biçiminde karşıdaki tek kişinin ne söylediğini anlama olanağı yoktur. Çünkü o tek kişiye, kafada oluşturulan grubun hep bir ağızdan aynı şeyleri söyleyerek konuşma eyleminin –bir tür koronun– üyelerinden biri olduğu, söylediğinin de onların söylediklerinden başka bir şey olamayacağı önyargısıyla bakılır.
YAZARLARI YORUM KUTULARINDA TARTIŞMAYA ZORLAMAK
Yazarı, yorumlarda tartışmaya çekmeye çalışmak ve yorumcunun buna hakkı olduğunu düşünmek de bir başka tartışma yanlışı. Hiçbir yazarın, yazısının altına konan yorum kutularına yorum gönderenlerle tartışma borcu, yükümlülüğü yoktur.
Yorumlardan yansıyan sorumluluk, daha doğrusu sorumsuzlukla yazarların sergilediği sorumluluk karşılaştırıldığında da görülebilir aradaki ayrım. Yorumcunun yazar olması bile bu ayrımı ortadan kaldırmıyor. (Kuşkusuz bunu her yorum için söylemiyorum.)
Doğrusu, yazarı yazının altındaki yorumlara çağırmak yerine, eli kalem tutanın kendi yazısını yazıp yayımlamasıdır. Öteki yolun, yazarı yazdığı yerden sokağa çağırmaya benzer bir zorlama olduğu, internet ortamındaki yorum birikiminden anlaşılıyor. Sitemizin de internet ortamında yayın yapıyor olması, yazarın yorumlara çağrılmasını haklı yapmıyor, tam tersine, sorumsuzluğun sürekli en yüksek düzeyde gezindiği bir yer olduğundan, kırıcılık, inciticilik bakımından yazar için daha da tehlikeli bir yer söz konusu oluyor. Yazarı öyle bir sorumsuzluk denizine çekmeye hakkımız olmadığını düşünüyorum.
“Tenezzül” denen “gönül indirme” eleştirisine gelince… Böyle bir yorumu ve zorlamayı başka yerde görmedim. Tersine, sitemizin dışındaki çevrede, yorumlara değer vermediğim için değil, gereğinden çok kulak verip yazı yazmacasına muhatap almakla eleştiriliyorum. Benim başıma gelen, Kaan’ın dirençli seslenişlerine, yazar olması nedeniyle ilgisiz kalamayışım, ona yanıt verince başkalarına da yanıt vermenin yolunun açılması.
Kâğıda yazılıp yazara gönderilmiş okur mektuplarına yanıt vermekle, klavyenin başında şıpınişi yazdığını okumadan “gönder” düğmesine basarak gönderilmiş okur yorumları başka başka şeylerdir. Kaan, Maksim Gorki’yi örnek veriyor, ben de Aziz Nesin’i örnek verebilirim. Güncelerinde okur mektuplarına günlerini ayırdığı ortaya çıkar; bu emeği boşuna değil, tersine çok saygın buluyorum. Benim uzak durduğumun ne olduğu, sanırım anlaşılmıştır. Bir daha bunun tartışmasına girmeyeceğim.
ÜSTTEN BAKIŞ
“Milyarlarcasınız” söylemi, çoğullaştırma yanlışının yanında bu yanlışı da içeriyor. Üstten bakışın saygıyla da ilintili bir tartışma kusuru olduğu, dozajın arttığı örneklerde daha iyi ortaya çıkıyor: “Bak kardeş” diye başlayabilen bu küçümseyici söylem, “önce siz dersinize kendi başınıza çalışın, yapamazsanız bize sorun, anlatır öğretiriz,” söylemiyle sürebiliyor. Nitekim sitenin bir yazarının yorumlarından biri tıpkı böyleydi: “Önce meseleleri biraz derince araştırın sonra destek isterseniz varsa dağarcığımızda herhangi bir şeyler onu da sakınmayız.” (Yorumlarda noktalamanın daha iyisini aramayın, olduğu gibi kopyalıyorum.)
Kaan Arslanoğlu, “Bu konuda kitaplar yazdım, kaç makale yazdım ama okumazsınız ki,” diyor tartıştığı tek kişiyi çoğullaştırırken. Bu tümcede, “kendi yazdıklarının okunmadığı, okunsa doğruluğu hemen benimsenecek görüşlerin okurca hemen anlaşılacak ustalıkta anlatıldığı, bu nedenle, tartışılan kişinin hâlâ karşı görüşte olmasının bir nedeninin de o ‘doğru’ ve ‘ustalıklı’ yazılardan haberinin olmayışına dayandırılmış oluyor.
Bu üstten bakış açısı, karşıt düşünce getirenin söylediğini anlamaya engeldir.
ÖNE SÜRÜLEN TEZİ YAN KONULARA ÇEKME ÇABASI
Elimizdeki tartışmada bu yanlışın en somut örneği: “Siz Türkiye’nin antiemperyalist-antikapitalist bağımsızlık, özgürlük, eşitlik ve sosyalizm mücadelesi tarihinin en şerefli yerini temsil eden Mahirler, Denizler üzerinden ulusalcılık yazıları yazmayı bir an için bir yana bırakın. Onlar temsil ettikleri en şerefli yerden bize baksınlar. 50’lerin, 60’ların, 70’lerin solcularından da bir şey yazmayın. Çünkü onların edimlerini öğrenmek için çok kaynak var.” diyor bir yazar-yorumcu. Ardından “Siz şimdi” diyerek sekiz başlıklı ev ödevi veriyor yazara. Karşısındaki tartışmacının iki yazısında öne sürdüğü ‘tanıklık ve o tanıklığın kanıtları’ndan oluşan tezini bırakması isteniyor.
Burada, iki yazımın da tezinin ne olduğu anlaşılmamış görünüyor.
Benim o iki yazımın tezi, ‘ulusalcılığın niçin gerekli olduğu’ değildir.
Ulusalcılığın gerekliliğine dayanak olması amacıyla, ilk yazıda -savaşım yolunun doğru ya da yanlış olması ayrı konu– toplumsal ülküsü uğruna ölmüş ve solu da aşan bir saygınlığa ulaşmış bir devrimci önderin ‘ulusalcılık karşıtı’ olmadığı, tam tersine, ‘sömürülen ülke ulusalcılığıyla solculuğu bağdaştırdığı’ tezi savunuluyor. Ek olarak da tanığın yazı birikiminde ulusalcılık karşıtı ya da ulusalcılığın gereksizliğini savunan bir açıklamasının bulunamayacağı öne sürülüyor.
Karşı çıkışların yanlışı, tartışmayı “Sen bırak onu da, ulusalcılığın doğruluğunu anlat!” bölgesine çekmeye çalışması.
İkinci yazıda bu tartışma yanlışı gösterilmesine karşın, “okuduğunu anlamama, sorulara yanıt vermeme” suçlamalarıyla birlikte, yazıdan sonraki yorumlarda tanıkların ve tanıklığın gerçekliğinin görmezlikten gelinmesinde diretiliyor. Kaan Arslanoğlu’nun karşı yazısında ve ondan sonraki yorumlarda yanlışlar büyüyor.
GÖSTERİLEN KANITLARA BAKMAMAK
Tartışmaya yol açan ilk iki yazıda Mahir Çayan’ın ve Fethi Naci’nin ‘sömürülen ülke ulusalcılığı’yla solculuğu birleştirmelerinden örnekler veriliyor. Böyleyken, tanığa karşı çıkmadan, tanığın kişisel ve solcu kimliğiyle saygınlığını reddetmeden, onun tezdeki tanık kimliğiyle konunun içindeki değerini/ağırlığını, tezde öne sürülen kanıtları tartmaya yanaşmamak, öne sürülen tezi görmezlikten gelerek tartışmaya zorlamaktır. Böyle yaşanan tartışmalardan “bıkıp bunalmak” da, doğal sonuçtur.
Mahir Çayan’ın tanıklığı görmezlikten gelindiği gibi, Fethi Naci’nin ikinci yazıya alıntılanan yazısı da görmezlikten geliniyor. Üstelik inanılmaz bir gerekçeyle!..
İNANILMAZ BİR YANLIŞ: KENDİ KANITLARINA BAKMAMAK
“Fethi Naci ne zaman ulusalcı oldu. 100 soruda Atatürkçülük diye bir kitabı vardır. Neredeyse her satırı doğrudur. Ulusalcılığın en zayıf yanlarını teşhir eder. Hiç mi bilmezsin. Bilmezsin çünkü sadece işinize gelen yazıları okur işinize geldiği gibi anlarsınız.” (Alıntıyı Kaan’ın yorumundan, olduğu gibi kopyaladım.)
Yorumlardan tartışmak isteyen yazar-yorumcu Kaan Arslanoğlu karşı yazısında ise Fethi Naci için, “Atatürkçülüğü eleştiren, ulusalcıların bugünkü açmazlarına da ışık tutacak bir de kitabı vardır hatta” diyor.
Şimdi söyleyeceklerime çok üzülmemesini dilerim, çünkü ben kendi yerime de, onun yerine de çok çok üzüldüm onun için. Bir daha bu büyüklükte bir yanlışa düşmemeye gereken dikkati yaşamı boyunca göstersin, yeter.
Onun elinde 100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri’nin hangi baskısı var bilmiyorum. (Doğru yazmak için kitabın adına bakmaya bile zaman bulamamış! Kitabın adı önemli, çünkü Atatürkçülüğü işlemiyor, Atatürk’ün görüşlerini okura aktarıyor.) Elimdeki kitabın yayım tarihi Ekim 1968, birinci baskı. Fethi Naci'nin tek tümcesi yok kitapta.
Soruların tümünün yanıtı, Atatürk'ten tırnak içinde alıntılarla veriliyor. Kitap baştan sona böyle: Soruların altında Atatürk’ten alıntılarla örülmüş olan yanıtlar, kimi yanıtların altında da yine başkalarından alınmış dipnotlar. Yalnızca künye sayfasında, alıntıların adreslerinin verildiği “F.N.” imzalı açıklama, bir de arka kapakta kitabı tanıtan imzasız yazı var. Orada da “… bu kitabın amacı Atatürk’ü ‘olduğu gibi’ göstermektir. Kitap bu amaçla hazırlandığı için ortaya sağcıları da solcuları da şaşırtacak yeni bir Atatürk gerçeği çıkmaktadır. (…) Ölümünden 30 yıl sonra, Atatürk’ün düşüncelerini ‘olduğu gibi’ göstermeye çalışmak, O’nu içinde yaşadığı şartlarla birlikte anlamaya çabalamak, tam bağımsızlıktan ve halktan yana düşüncelerinin ve özlemlerinin niçin gerçekleşemediğini araştırmağa girişmek, O’na gösterilecek en gerçek, en büyük saygıdır,” deniyor. (‘Olduğu gibi’ vurgulamaları kitaptan.)
Büyük olasılıkla bu tanıtımdaki sözler de Fethi Naci’nin, çünkü Gerçek Yayınevi'nin sahibi ve her şeyi o idi. Bir arkadaşımın elindeki 1984 tarihli 6. baskıda Türk Dil Kurumu yayınları arasında çıkan “Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri” adlı kitaptaki bir söylevinde Atatürk’ün Bolşevikliğe ilişkin sözlerinin arasına, sadeleştirme sırasında Behçet Kemal Çağlar’ın söz sokuşturarak yaptığı çarpıtmayı Fethi Naci’nin sert biçimde eleştirdiği “F.N.” imzalı dipnottan da söz edebiliriz. Bu dipnottan çıksa çıksa Atatürk’ü halktan saklayan Behçet Kemal Çağlar’ın ve bu çarpıtmaya engel olmayan o zamanki TDK yönetiminin eleştirisi çıkar. Kitapta Fethi Naci’nin olduğu düşünülebilecek, kültür sanat konusunda Atatürk’ün görüşlerini aktardığı 91. sorunun yanıtı olan alıntılarda geçen “Sanatsız kalmış bir milletin…” diye başlayan ve çok bilinen sözüne ilişkin bir dipnot da var. Ama kitabın bendeki baskısında, bu dipnotun sonunda “F.N.” imzası yok. Zaten bu dipnotun konumuzla ilgisi de yok.
Nerede Atatürkçülüğün eleştirisi? Hani ulusalcılık eleştirisi?
Bu kitapta Fethi Naci’nin Atatürk’e ve ulusalcılığa ilişkin tek tümcesi yok ki!.. Ama sorularda, Atatürk’ün ve ulusun verdiği savaşıma “milli mücadele” diyor sürekli. “Atatürk Milli Mücadele için milleti birleştirmeye çalışırken Damat Ferit buna engel olmak için neler yapıyordu?” diye soran bir aydın Fethi Naci. (19. soru)
Bana ve tartışmaya girmiş olan başka yorumculara yöneltilmiş alay, aşağılama, efelenme v.b.lerinden hiçbirini söylemiyorum şimdi. Üzülüyorum yalnızca. Bu son örneği gördükten sonra, umutlu mu umutsuz mu ben de bilmeden, şöyle bir durup düşünme öneriyorum.
(Fethi Naci’nin ikinci yazıdaki tanıklığına, konumuzu tartışabileceğimizi umduğum yazımda ayrıca değineceğim.
Çünkü yazıların konusunu burada tartışamadığım için değinemediğim noktalar var. Kaan’ın elindeki kitap benim bilmediğim bir baskı ise ve onda Kaan’ın söylediği Atatürkçülük ve ulusalcılık eleştirileri varsa, fotokopisini bile istediği fiyata alırım.)
DERİN UYKUDA TARTIŞMA ARAYIŞI
18-19 yaşlarımın üzerine yeni yaşlar ardı ardına geldikçe, 12 Eylül ortamının nasıl hazırlanabildiğini de anlamıştım…
Karşıt görüşleri nedeniyle çatışanların birbirlerini öldürmelerini veren radyo haberlerine o Marksçı büyüğümün neden herkesten çok üzüldüğünü de. Onlar birbiriyle çatışırken, orada sömürü düzeni kurmak ve sürdürmek, tereyağından kıl çekmek gibi bir şeydi. Bu son tartışma, o anlaşılanı pekiştirdi.
Marksçı solcu dostların çoğundan, küçümsemeli ama hoşgörülü bir gülümsemeyle yıllarca hep duyageldiğim: “Emperyalizm neden askeriyle işgal etsin sermaye ihracı varken!” karşı çıkışının da bir derin uyku durumu olduğu ortaya çıktı.
Irak işgal edildi. Afganistan işgal edildi. Libya altüst oldu. Suriye, kendi topraklarında egemenliğini yitirdi.
Türkiye’nin ordusu çökertildi, işgal durumunda ulusal devletini ayakta tutacak KİT’leri yabancılara devrettirildi.
Şimdi de bölme tasarımını uygulamak ve büyük İsrail için, “Ben o projenin eşbaşkanıyım” diyenin başkan yapılacağı tek adam yönetimi halka dayatılıyor...
Bu da inanılmaz ama, Marksçı dostlarla konuşmalarımızda hâlâ o karşı çıkışı duyuyorum: “Neden işgal etsin ki, sermaye ihracı var?”
Sanki “ihracı var” dediği o sermayenin işgaline, ulusalcılık karşıtlığı içindeki zararsızlığıyla direnebilmiş de!..
Direnmek gerektiğini söyleyen abilerini gösterince de, “Sen onu bırak, bunu bırak, öbürünü de bırak!..” Başka emriniz!..
Marksçı solcunun bu derin uykusu, çok şeye mal oluyor ülkeye ve insanlığa.
Sol ve ulusalcılık konulu yazılarım için karşıt görüş belirtenlerin hiçbirinin iyi niyetinden kuşkum yok. Ama tartışmayı bilmediğimizden de kuşkum kalmadı. Bu yazı, emperyalizme karşı olanların (‘Solcuların’ diyecektim, ‘solcu değilim’ diyenler oluyor.) sağlıklı tartışabilmesine katkıda bulunabilmek umuduyla yazıldı.
Bu yazının söyledikleri doğru olsa bile –bu son bölüme kadar– gereksiz bir ‘üzerine düşme’, aşırı bir ‘alttan alma’, olmayacak bir ‘uzlaşma beklentisi’ içinde olduğum da söylenebilir. İçimdeki şu duyguya bir türlü söz geçiremiyorum:
Bizim bizden başka kimimiz var? Biz koparsak, biz karşı karşıya düşersek, hangi omuzdaşlıkla, hangi yoldaşlıkla emperyalizme karşı bağımsızlık, kapitalizme karşı sosyalizm/toplumsalcılık savaşımı vereceğiz?
Hürriyet Yaşar'ın insanbu'da yayınlanan yazısının tümünü okumak için tıklayınız
İnsanbu.com’daki yazımı gerçekedebiyat.com’da görünce, ne yalan söyleyeyim, içimden geçenle karşılaşmış gibi oldum biraz. Nedeni, Ahmet Yıldız’ın solculuğundaki ulusalcı damarı biliyor oluşum. Ama bu sitenin yöneticileri, (örneğin Ahmet Yıldız) bu yazıyı, benden habersiz olarak insanbu.com’dan aldıklarını, görseli de kendilerinin yaptıklarını söylemeliler ki, gerçekedebiyat’ın gerçek kaynağı anlaşılsın.
Kaan’ın yorumunda dediği gibi, evet, eleştiri türünde de yazdım. Hem de belki üç dosya edecek yazım vardır. Eleştiri yazmak, kendisinin eleştirmen olduğunu savlamak değildir. Çünkü eleştiri yazmak için böyle bir sav’a (Kaan’ın sözcüğüne göre ‘yazanın kabulü’ne) gerek yoktur. Sizi dürten yazınızı yazar, yer bulursanız yayımlarsınız. Hangi türlerde yazmışsanız, isteyen size o türlerden birinin, birkaçının ya da hepsinin yazarlık adını (işçilik/ustalık adını) yakıştırır. Benim bir iki etkinlik broşüründe adımın karşısında ‘eleştirmen’ yazıldı. O etkinliklere öykücü olarak çağrılıydım, neden eleştirmen yazıldığıma şaşırdım ama sorun da çıkarmadım. Çünkü böyle bir yanlışlığı sorun etmek, eleştiri de yazmış biri olarak, broşürdeki tanıtımı gereksiz yere büyütmekten başka bir şey olmazdı.
Kaan Arslanoğlu gibi bir bilimcinin yukarıdaki yorumunda okuduklarımı yazabildiğine inanamıyorum. Benim kendisine “Sorozcudur, emperyalimin uşağıdır” dediğimi söylüyor. Ya kafadan atıyor ya da yorumda zorlamayla o sonuca gidiyor. Dediğim şu ve o dediğimden dönmem: “Sömürülen ülkede solun ulusalcılık karşıtı duruma getirilmesi, daha doğrusu –emperyalizm açısından– solun ulusalcılıktan ‘kurtarılması’, solun sol olmaktan çıkarılmasıdır. Çünkü sömürülen ülkede ‘ulusalcılıktan kurtarılmış’ sol, bağımsızlıkçılığı ayıklanmış soldur. “Ulusalcılık karşıtlığına sürüklenmiş sol Sorosçudur” demek var mıdır bu söylemde?
Kaan’ın son romanının kapağının neden görsel olarak kullanıldığına gelince? Ben nereden bileyim?
İnsanbu.com’da aynı görselin, Kaan’ın bana yanıt olarak yayımladığı yazısında neden kullanıldığını da anlamamıştım ama Kaan o zaman sorma gereği duymamıştı!..
Kaan’a, belki başta kızacağı bir dost önerisi:
Kendi kitaplarıyla ilgili hiçbir yazıyı, kendi sitesinde yayımlamasın. Çünkü böyle bir yayımcılık bir yazarı, “Ayna ayna, söyle bana…” tuzağına sürükler ki, sanatçının kişiliğine son derece zararlı bir durumdur.
Bir de… Kendini eleştirmen saymaksızın, içinden gelen konuları yazan dostlarından, kendisi için yazı gözlemez, kendisi için yazmadılar diye onlara içerlemezse doğru yapmış olur. Çevremiz yeterince “al gülüm, ver gülüm” yazılarıyla dolu.
YORUMLAR