Bilinen yaşı 4.5 milyar yıl olan dünyamızda, çeşitli primatlar arasından sıyrılıp hayatta kalmayı başaran akıllı insanın, homo sapiensin karmaşık bir dil geliştirmesi ve sofistik aletler yaparak bu günkü uygarlığı oluşturmasının serüveni yaklaşık 50 bin yıl önce başlamıştı.

İnsanlığın serüveni, kendinden kat kat büyük canlılarla birlikte, tehlikelerle dolu bir ortamda hayatta kalma başarısını gösteren primatlardan, uzayda gezegenler arası yolculuk yapabilecek gelişmiş bir beyine ve teknolojiye ulaşabilmiş olması hayret ve takdir duyguları ile anlatılabilecek bir öykünün konusudur. 

İnsan için tehlikelerle dolu bir ortamda varlık savaşından galip çıkmak başarısı, ancak birlikte yaşamak ve alet yapmakla olanaklı idi. Bu yaşam tarzı, doğal olarak kültürün, uygarlığın ve bilimin itici gücünü oluşturdu.  

Bu yazıda ise ele alınacak konu, insanın, dünyanın, evrenin ve varlığın temel unsurunu (arkhe) anlamlandırmayla  başlayan düşünce dünyasının, felsefenin ve inancın serüvenine kısa bir bakış olacaktır. 

İlkel insanın yaşamında bilinmeyene karşı duyulan merak ve korku her zaman önemli bir yere sahipti. Birlikte yaşama kültüründen kaynaklı güven ve güvenlik gereksinimleriyle, bilinmeyeni tanımlama çabaları inanç kavramıyla karşılıklı etkileşim içinde genişliyordu. İlkel insanlar canlı cansız her şeyde ruhların yaşadığına inanırlardı. Taşların, hayvanların ve bitkilerin sahip oldukları ruhları vardı. Avcı toplayıcı kültüre ait bu inanç yerleşik yaşama geçilirken giderek terk ediliyordu. Artık ruhlar insanlarla beraber yaşamıyor, başakları büyüten buğdayın içindeki ruh, çoktandır bereket tanrıçasına dönüşmüştü. Ruhların yerini tanrılar almıştı. Yeni inanca göre tanrılar insanlarla birlikte değildi. Tanrılar insanların erişemeyeceği karanlık ormanlara veya dağlara çekilmişti. Bu tanrıların ve tanrıçaların her biri doğal dünyanın ve insan varlığının farklı yönlerini bir panteondan yönetmekteydi. Bilginin çoğalması aletlerin işlere göre şekillenerek çeşitlilik göstermesi sonucu gidilemeyen yerlere de insan ulaşınca tanrıların yeni mekanları gökyüzü, yeraltı ve denizlerin dibi olarak belirlenmişti.

 

Pantheon / Roma

Bazen insan görünümüyle tanrıların savaşlarda yer aldığı söylentileri ağızdan ağıza dolaşsa da tanrılar insanların arasında seyrek görünür olmuşlardı. Bu yeni yaşam türüyle birlikte değişen sosyal yapı ve insan ilişkileri tanrıları geçmişe ve uzaklara bu dünyadan öbür dünyaya ötelemekte idi. İlkel yaşamda yapılan basit törenler anlamsızlaşıyor tanrıları kandırmak zorlaşıyordu. Artık sahne, tanrılarla insanların ilişkisini ve tanrılara dair efsaneleri bilen karmaşık törenleri yöneten kahinlerindi.   

KAHİNLER ve ÇOK TANRILI DİNLER

Yerleşik hayata geçmenin doğal sonucu olarak beliren iş bölümü ve uzmanlaşmanın neden olduğu ‘’boş zaman’’ kavramı, kahinler  için  iç gözleme, entelektüel keşfe ve kişisel gelişime kaynaklık etmekte idi. Önceleri bilimle iç içe varlığını sürdüren inanç dünyasının temsilciler kahinler, sadece dua ve ritüelleri belirlemekle kalmayıp zamanı ölçmek, matematik, astronomi  ve geometriyle ilgilenmek, tıbbi bilgilere sahip olmak gibi konularla da ilgiliydiler. Kör inancın ve bilimin iç içe olduğu bu zamanlar sona erdiğinde, inanç dünyasının bilimden ayrışıp kurumsal olarak dinlerin temelini oluşturmaya  evrildiğini  görmekteyiz. Günümüzde çok tanrılı dinler azalmışta olsa bu inançlara ilişkin hikayeler  semboller ve ritüeller sonraki nesillerce korunarak modern dünyamızda günlük yaşamı, sanatı ve felsefeyi etkilemeyi başarmıştır. 19. yy düşünürü Nietzsche felsefi görüşlerini Yunan mitolojisindeki aforizmalara dayanarak açıklamaya çalışmıştır. Nietzsche insanı ele alırken Yunan mitolojisinin ana konularından birbirine zıt iki tanrının Apollon ve Dionysos’un ilk bakışta insanın da çelişik görünen iki yönünü temsil ettiğini anlatır. Diğer yandan günümüzde de insanların ilgisini çeken sözde bilim astrolojininon iki burca atfettiği semboller ve bu sembolleri etkileri altında tutanlar Yunan mitolojisindeki Olimpos’ta bulunan tanrılardır.                                                       Parthenon / Atina                      

B irkaç örnek vermek gerekirse: Yunan mitolojisinin tanrılarından Zeus yay burcunu, Afrodit boğa ve terazi burçlarını, Poseidon balık, Artemis yengeç burcunu yönetir. Dünya çapındaki birçok bina ve anıt Yunanistandaki Parthenon ve Romadaki  Pantheon tapınaklarından esinlenmiştir. Yunan ve Roma mitolojilerinden kaynaklanan estetiğin izlerini postmodern  bir anlayışla günümüz mimarisinde ve tasarımlarında görmekteyiz.

Çok tanrılı dinlerin günümüzdeki en belirgin örneği milyonlarca takipçisi olan Hinduizm’dir. Evrende denge, saygı ve uyum kavramları ile bilinen bu çok tanrılı ve tanrıçalı inanış, ritüelleri, sembolleri ve uygulamalarıyla insanları etkilemeye devam etmektedir. Çin mitolojisine dair sembol ve inançlar günümüzün Çin toplumunda varlıklarını sürdürmektedirler. 

Örneğin mitolojik bir figür olan ejderhalar, şans ve refah getiren güçlü ve yardımsever yaratıklar olarak günümüzde de festival ve törenlerde varlığını devam ettirmektedir. Japonya’daki  Şintoizm, Afrika’da ve Amerika’daki insan merkezli yerli inanç sistemleri takipçileri tarafından küreselleşme ve modernleşme karşısında kültürel kimliklerini korumak çabasındadırlar. 

Yerleşik yaşam tarzı, tarımın başlaması hayvanların evcilleştirilmesi demekti. Kıyılardan ayrılmadan Akdeniz’de yapılan yolculuklar ilk önceleri Yunan Roma Mısır ve Fenikeliler arasında ticaretin gelişmesine ve farklı insan topluluklarıyla ilişkiler kurulmasına  değişik  inançları, kültürleri tanımaya ve karşılıklı etkileşime neden oluyordu. Doğu ile batı arasındaki ilişkilerin gelişmesinde ilk önceleri önemli bir payı olan Kral Yolu’nu görmekteyiz. Daha sonraları artan ticaretle birlikte yeni ağlar oluşturan  İpek Yolu da limanlarla desteklenerek batı ve doğu kültürünü, inanç sistemlerini buluşturuyordu. 

Antik Yunan ve Romanın çok tanrılı din anlayaşı temelde evrendeki  ve doğaki süregelen olayların  çeşitliliğini, karmaşıklığını açıklamayı amaçlamaktaydı. Bu ve benzer sorunları gizemli bir ilahi gücün yönettiği şeklindeki ön kabulün daha iyi anlaşılması için bazen hayvan figürleri (zoomorfoloji) bazen de insan davranışları  üzerinden açıklama (antropomorfizm) çabaları çok tanrılı dinlerin (mitolojinin) paradigmasını belirler. 

FELSEFENİN ORTAYA ÇIKIŞI

Felsefeyi  ise inanç dünyasının ve çok tanrılı dinlerin ele aldığı konulara ve belirsizliklere bir yanıt olarak görmekteyiz. Felsefenin ilk temsilcisi olarak ‘’su her şeyin başlangıcıdır’’ diyerek, Arkhe’yi su olarak tespit eden MÖ 6 yy da yaşamış Milet’li Thales’i görmekteyiz. Felsefenin ortaya çıkmasıyla inanç ve bilgi arasındaki ilişki de sorgulanmaya başlamıştır. 

İlk bakışta inanç bilginin öncüsü ve bilginin üzerine konumlandırıldığı bir unsur olarak görülebilir. Ancak inancın, mutlak kanıt veya gerekçelerle temellendirilememesi nedenleriyle bilgiden ayrıştığını görmekteyiz. İnançlar sadece zihnimizdeki soyut kavramlar değil sosyal, kültürel, kişisel kimliklerimizi derinden etkileyerek  karar vermemizi  de belirleyen önermelerdir. Deneysel ispatların veya rasyonel gerekçelerin yokluğunda inananlardan iman sahibi olmaları istenilir. Genellikle nesnel gerekçelerden uzak inanç kavramı zihne dair bir sorun olarak karşımıza çıkar. Oysa bilgi kontrol edilebilen akıl, deney ve gözleme dayanan özellikleri ile inançtan ayrılmaktadır. 

ÇOK TANRILI DİNLERDEN TEK TANRILI DİNLERE GEÇİŞ

Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş, kültürel ve sosyal değişimlerden etkilenen karmaşık bir süreçtir. Dönemin felsefi ve entelektüel yaşamının da bu geçişte rolleri vardır. Merkezi imparotorlukların güçlenmesi ve yayılmasıyla farklı kültürlere sahip insan gruplarını birleştirmenin bir yolu olarak tek tanrılı bir inanç sistemi özendirilmiştir. Örnek olarak 4.yy da Roma İmparatorluğunun tek tanrılı hırıstiyan dinini devlet dini olarak benimsemesini gösterebiliriz. Hiç kimse inancını güle oynaya sorunsuz, çatışmasız değiştirmez. Tek tanrılı dinlere geçişte sorunsuz çatışmasız olmadı. Tek tanrılı dinler bugün de dünyamızı şekillendirmeye ve insanlık tarihi üzerinde derin etkiler bırakmaya devam etmektedirler. 

Dinlerin toplumlardaki kültürel normları belirleme ve şekillendirme konusundaki gücü onun merkezi bir güç olmasını sağlamış bazen de yönetimlerde etkili bir yardımcı kurum olarak yer almıştır. Diğer yandan dünyayı ve evreni anlamlandırmada, sosyal uyumun ve düzenin sağlanmasında bireyin toplum içindeki konumunu belirlemede bir çerçeve çizen dinler bu yapıları gereği çoğu zaman bir yönetim aracına da dönüşmüşlerdir. 

Dinler ahlaki bir rehberlik ve etik ilkeler kaynağı olarak bireylerin davranışlarını belirleyebilirler. Ancak unutulmamalıdır ki siyasi ve sosyal yapı içerisinde kurumsallaşan dinlerden, baskıcı uygulamaları haklı çıkarmak için güç, kontrol ve manipülasyon aracı olarak yararlanıldığı bilinmektedir. Bireysel bir inanç olmaktan ayrışarak kurumsal bir yapıya dönüşen dinler, doğal olarak yapıları gereği kendi içlerinden bir uygulayıcılar zümresi oluşturmak zorunda olduklarından ruhbanlar din adına bir otorite olarak  karşımıza çıkmaktadırlar. 

Karmaşık toplumsal konular ve değişen gelişen gereksinmeler çok yönlüdür. Toplumsal ve bireysel sorunların nedenleri ve sonuçları çok bileşenli olduğundan çözümler de çeşitlilik göstermektedir. Bu noktada farklı dinler ve ideolojiler çatışma ve gerilimlerin kaynağı da olabilmektedir. Sorgulayıcı bir bakış açısı ile dini ve ideolojik inançlara yapılan eleştiriler, insanlığın özgürce, ifade hakkını kullanması olarak ele alınmalıdır. Bu hak doğal olarak, dogmatik ve körü körüne inancı hedef alarak, eleştirel düşünceyi de besleyerek daha iyi bir toplumu oluşturmak için kullanılır. 

Döneminin mitolojilerden beslenen dini anlayışlara (çok tanrılı dinlere) eleştirel bir karşı çıkış olan felsefe, Milet’li Thales’ten bugüne rasyonel düşünce ve akıl yoluyla günümüzde de bilgi birikimine öncülük ederek insanlığın yolunu aydınlatmaktadır. 

M. Topaloğlu 
Gercekedebiyat.com 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)