Ağaç deyip geçmemek gerekir. Ama geçip gideriz işte. Şu market yolunda her gün görüp geçtiğim ağaçtır bu, orada durduğunun belli belirsiz farkındayımdır, algımın belirsiz fonu üzerinde kımıltısız bir duruş, bekleyiştir yalnızca. Bakkala girerim, esnafın tanıdığı mahalleli biri, diyelim Hülya Hanım olarak alışverişimi görür çekip giderim.

Ama eğer ona şairce bakarsam, az önce fark etmeden geçip gittiğim ağaç değildir bu, ben de alışverişe giden bir mahalleli değilimdir artık. İçselliğim onda dışsallaşır, dışsallığı da içselleştiririm, dışarıyla, dünyayla münasebet olarak benimin kurduğu bir bağlantı, nesnelleşmiş içselliğimdir artık.

Ağaçlar Kitabı’na rastladığımızda, Hülya Deniz Ünal, meselenin bu yönüyle ilgimizi çekti. Hem bütünü kendinde içerleyen hem de dışarlayan nesnellik olarak, hem dışsallığı içerlediğim hem de içselliğimi dışarladığım öznelliğim olarak, geçmiş ve geleceğin kopuş formunda birbirine düğümlendiği aşkınlığım olarak o yekpare varoluş, en belirgin haliyle ağaçtır çünkü.

Bu bakımdan, Ağaçlar Kitabı’nda ağacın mı konuştuğu, konuşanın şair mi olduğu belirsizdir, birbiri üzerine taşan iki ayrı varoluşun tek bir düzlemde görünümlendiği sözler karşılar bizi: “insana benziyorum ne zamandır mutsuzum/birbirine doğru uzanmıyor dallarım/gözlerim iyi görmüyor toprak çekiyor/gökyüzüne içim rahat bakamıyorum.” (hayıt bilgisi, s. 5)

Nitekim şiir sanatı, varlığı bir tür bozma, bozuma uğratma edimidir, gerçekte ve tarihselliği içinde onu ne ise o olan nesnelliğiyle bir tanıma ve tanımlama işidir. Bozma, soyutlama olmadığı gibi, tümüyle nesnel de olamaz, bu haliyle şairin nereye kaybolduğu da görülmez olur. Yazı olur, makale olur, analitiğin işe giriştiği çözümsel bir metin olur.

Şunu da akılda tutmak gerekir ki şiir dediğin şey olmak üzere piyasa geçerlerine uygun üretilmiş sözleri de şiir sayamayız, albeniye göre yazılmış, satımı hesaplanmış bir üründür o, okur teorik düzlemde bakmadığı sürece onu şiir olarak kavrayacaktır.

Bu durumda da şair kaybolmuş olmaktadır çünkü şair ve okur düzlemi yerine satıcı ve alıcı düzleminde karşılaşmaktadırlar. Durum böyle oldukta, bu konuda sürekli başa dönülen yanlış yinelenir ve kimileri ortaya atılıp solculuk gereği toplumcu şiir görüşünü buna karşı çıkartır.

Gerçekteyse bu kapı tümüyle kapanmıştır, bir Nâzım Hikmet bir daha çıkmayacaktır çünkü edebiyat bir sınıfın kendi bilincine erişmesinin nesnelliği yerine artık bireylerin dünyayla, kendisini kuşatan ekonomik doğayla kurduğu ilişkilere taşınmıştır. Ağaçtır mesela. Sürekli gereksinim ve bunu giderecek olanağın peşinde, sürekli kendi dışına, kendinde olmayana uzanma çabasında olma hali, yaşamak için kendini ayakta tutma mücadelesi: İnsanoğluyla ağacın ancak bireyliği üzerinde toplumsallaşacak olan varlık aynılığıdır. “ne kadar iyi olsam da yetmiyor bazen/ne kadar etli, sulu, tatlı, kokulu/nasıl mahcup ve nasıl da kırmızı/öte-ki’m olmadan ermek olmuyor.“ (kiraz, s. 19) “hakkını vermek gerek bazı şey’lerin/zaman olgunlaştırıyor ağaçları da/kırmenekşeleri tanık, dalların kardeşliği/iki ağaç, üç ağaç derken sırt sırta/bir orman oluşuyor buralardan bakınca.“ (çınar, s. 32)

Gerçekte ne söyleniyor bu dizelerde? Her ikisi için de insan ve ağacın kendini ötekinin bakışından görmesinin olanaksız olup ormanın ve toplumun varlığını bilmezden geldiklerini düşünürsek ki gerçekte de böyledir, o halde ormandan veya toplumdan kalkıp bireysele inmek yerine, bireyden ve ağaçtan kalkarak orman ve toplum, yani toplumsallık yeniden anlaşılmalıdır. Leçe’de dediği gibi Hülya Deniz Ünal’ın: “İki varlık bir gölgeye konuşur/’Ben’ içini temize çeker Sen’li aynada.“ (Ayna/ Leçe, s. 29)

Çünkü dışsallaşan içselliğimdir, başkası varsa var olan varlık bilincimdir, toplumsallık varsa bireyselleşen içkinliğimdir. Meselemiz, piyasa isterine uygun bir yapıt yazmak varken, Ünal’ın pek de iddiasız görünen bir görüş alanına geçip ağaçlardan söz etmesi ve hem de bunu kitaplaştırma cesareti.

Neden böyledir? Belki de kesişme noktasındaydı. Tıpkı, bir sihirbazın önce boş olduğunu gösterip sonra silindir şapkadan güvercin çıkarması gibidir sözleri. Bir ağaç gibi kendini çırılçıplak hissettiği günlerde, geçmiş ve gelecek ortasında mıydı? Bilmiyoruz. Önceden yapraklarının olduğu bir geçmiş, şimdiki kupkuruluğu ve gelecekte yeşerecek olduğunun bilinci arasında... Ağaçlar gibi, geleceğinin berisinde, geçmişinin hep ötesinde. Ya da olduğunu artık olmayan, olmadığını olacak olan bir bilinç olarak: “doğdum, fışkırıyor dünya düşümden/bulutlar en güzel yorganım benim/ağaçlar da mutlu oluyor çocukken/ama cümlenin noktası balta/ormanın umudu varmış diyorlar/geceleri kâbusum oluyor balta/üstüme kuşlar konuyor, sonrası balta” (ağaçlar ve balta, s. 55)

Şairlik hali, en başta dışındaki varlığı gerektirdiğinden ancak şair zaten dış varlığın, doğanın, dünyanın kuşatması ortasında kendi varlığını kavradığından, kendini kavradıkça kuşatıcı varlıkta varlık anlamını kazanmak üzere ona yeniden yönelmek durumundadır.

Böylelikle, aslında herhangi bir mahalleli olarak Hülya Hanım, toplumsala ait bir öğe olarak ağacın betimlenmesinde geriye çekilip yansısını kaybettikçe şair olarak belirmektedir. Ağaç, bir yansıtmanın aracısı biçiminde yansısında göründüğü kadarıyla bize şairini de göstermektedir. “bana cennet meyvesi demesinler boşuna/içimdeki cehennemden kimsenin haberi yok.“ (Zeytin, s. 12) Şu durumda, Hülya Deniz Ünal’a şunu açıkça sormak gerekir: Hangi varoluş sıkılığıyla ağacın bireyselliğini kendinde kavradın ve bu basit tekillik yönünden onda gerçekten de toplumsallaşabildin? Bir ağaç gibi önce hayatı kendine içerleyerek, sonra onun gibi kendinde yeniden üreterek ve sonra da kendi dışına uzanıp hayata bağlantılandırarak.

Çünkü daha derinde, ağacın saltık varoluşu kendiyle araçsız ve aracısız bir içkinlikse, kendiyle dolaysızca ilişki halinde dışsallaşan aracısızlık da şairlikse, yani kendisini sürekli eylem halinde doğuran düşünüm olmak şair ve ağacın varoluş ortaklığıysa, şairlik ve ağaçlık kendini bilmeden dünyayla girişilen temel varlık münasebetidir diyebiliriz.

İşte bu bakımdan ağaç ve şair, kendi varlık bilincini, toplulukla ilişkisini, yarına doğru yeşerecek etkiyi kapsaması bağlamında, öznelliğin nesnel, nesnelliğin öznel görünümüdür diyebileceğiz: “köklerin ne kuvvetli, dalların dağınık/kururken kamburlaşır, çarpılır çatlar/emersin kirli havayı kabukların dökülür/ruhundan bir parça koparıp alsam/belki şekillenirim, rengim düzelir/içtiğim zehirleri tükürürüm toprağa/... /sudan sebepler de ormanlara dahildir/yaralar da kardeştir kabuklarıyla" (Çınar, s. 33)

Toplumsallıkla çevrelenmiş dar bir alanın bütünü tekillik düzleminde dillendirişi değil mi zaten, ağaç ve şairlik?

Arda Cevahir
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)