2000’li yılların başları olmalı. Hasan Uysal’la tanışmamızı, zamanında gazetecilik yapmış bir akrabama borçluyum, iyi ki tanıştırmış. Uzun aralıklı, kısa süreli konuşmalarımıza rağmen, sıcacık anılar kalmış belleğimde.

O yıllarda bir edebiyat dergisiyle bağım vardı, koparmak istiyor, erteleyip duruyordum. Benim derdim, dergiyi 25 Şubat 2020’de yitirdiğimiz Muzaffer İlhan Erdost, Sevgi İyi, Nezih Danyal, Birsen Karaca, Hasan Uysal gibi isimlerle buluşturmaktı…

Arkadaşlar da boş durmuyordu tabii, diğer dergilerin yöneticileriyle ahbap çavuş ilişkileri kuruyor, bu ilişkiden doğan nur topu gibi eserlerini trampa edip duruyorlardı.        

Her neyse, Hasan Uysal yaşamamış mıydı bunları? Hem de dik âlâsını yaşamış, on yıla yakın Cumhuriyet gazetesi muhabirliğinden sonra, birkaç yerde daha çalışmış, çok sevdiği mesleğini bırakmak zorunda kalmıştı. Her şeyden önce, incelikli, güler yüzlüydü. Şule Saygılı’yla yaptığı söyleşide, geçmişteki keskinler için:

“Önemli olan meseleye ciddi bakmanın değil, suratın ciddi olması ciddiyet sayılıyordu” tespitinde bulunmuştu.

Çalıştığı gazetelerin ciddiyetini içeriden görmüş, susmayı da kendine yedirememiş, kapı dışarı edilmişti.   

1972-73 döneminde ODTÜ’yü Türkiye üçüncüsü olarak kazanmış olsa da, yüreğinin sesini dinleyerek Spor Akademisi’ne geçmiş; yıllarca Amatör Sporcular Derneği’nin başkanlığı yapmış, sporcuların sendikalaşması için mücadele vermişti. Ülkesinin sorunları bir yana, dünya vatandaşıydı. Gazeteciliğe başladığında, Afganistan’a giden ilk gazeteci olmuş, dönüşünde “Adı Afganistan” kitabını yazmıştı. Dile kolay, on biri, yılın gazetecisi olmak üzere, kırkı aşkın ödül almış; değerli yitiğimiz Avukat Şakir Keçeli’ye yapılan işkenceleri, trajikomik şekilde anlattığı “Gizli Örgüt Nasıl Kurulur?” eseri, 12 Eylül döneminin en çok okunan kitaplarından olmuştu.

GAZETECİ: HASAN UYSAL 

12 Eylül deyince, Hasan Uysal’ı “Araziye Uymak!” yazısıyla analım. Davetlilerin yanı sıra, çağrılan gazetecilerin arasında yer almış; astığı astık, kestiği kestik Kenan Evren’e fıkralar anlatmıştı:  

“Şahsen ben darbeci general ile tam karşı karşıyayım. “Eee söyleyin bakalım” diye muhabbetin yolunu açınca, “hakkınızdaki fıkralar kulağınıza geliyor mu?” diye oltamı attım. Güldü önce, “Biliyorum biliyorum. Hepsini biliyorum.” dedi. Ardından, “Sen hangisini biliyorsun?” diye sorunca kısasından başladım; “Berberiniz sizi rahat tıraş edebilmek için demokrasiden bahsediyormuş.” Tabii biraz tepkiden de ürküyor insan. Paşanın tepkisi anlamama yönünde oldu; “Nineymiş?” dedi. “Saçlarınız diken diken oluyormuş da ondan!” yanıtını verdim tereddütsüz. Önce bir sessizlik oldu. Kötü bir şey mi söylemiştim? İyi niyetle, belki de anlamadı diyerek, “O zaman da berber rahat rahat tıraşını yapıyormuş” diye ekledim.”

Yazısının sonlarına doğru, gazeteciliği sorguluyordu. Gazeteciliği tanımlamaya, neden gerek duymuştu:

“Birilerinin karşısında ceket ilikleyip yalakalık yapıyor; başka birine ise tepeden bakıp alay ediyorsa, o kişi asla gazeteci değildir. (…) her gelen hükümetin ‘kucağına oturmaya’, ‘sahibinin sesi olmaya’, ‘dönem ar dönemi değil, kâr dönemi dönemidir’ diyerek kredi alıp iş takibi yapmaya, evlerde köpek beslemek moda oldu diye patronu adına çevrelerine havlamaya başladılar da onun için! İşin kötüsü bunlar giderek üreyip artıyorlar...” diye yazmıştı.

12 Eylül cuntasının ardından, 1991-1994 yıllarında SHP’nin grup danışmanlığını yapmış, TİP’nin bile sokamadığı TBMM’ye, Kral Marx’ın resmini asmıştı. Üzerine yürüyenler olmuş, ANAP’lı Sanayi Bakanı soru önergesi vermişti. Odasına astığı resim, öldürülen İsveçli Başbakan Olaf Palme tarafından, imzalanıp Hasan Uysal’a hediye edilmişti. 

DÖNEKLER VE KÖÇEKLER 

Sonraki yıllarda, yayın hayatına başlayan gazetelerimiz de oldu. Ne yazık ki ülkemizin yüz akı olan değerlerine, sırtlarını dönmüşlerdi. Belki de Uysal’ın en kötü yanı buydu, kimsenin eşiğini aşındırmaz, kapısını çalmazdı.

Emeğin Avrupası söylemleri… Parti kongrelerine davet edilen, Avrupa Birliği temsilcileri… Murat Belge’nin Radikal gazetesinden devrimci partilere, “Daha liberal, daha liberal!” çağrıları… Böyle bir dönemden geçiyorduk.

“Hasan hocam” diye başlardım, e-postayla yazı rica ederdim. Yanıtlamakla kalmaz, söz verdiği tarihi de hiç aksatmazdı. İlk kitaplarını romanları izlemiş, Kurtlu Kokteyl ve Saray Havuzunda Kadrolu Melekler'i yazmış, bazı yayınevlerinde editörlük de yapmıştı.

Dergiye gelen öykülere ilişkin, karınca kararınca düzeltilerde bulunur, kimi zaman saldırgan yanıtlar alırdım. Yazısındaki bir yeri değiştirdiğimde, “Hasan hocamla da kötü olacağım” dediğimi de anımsıyorum, “teşekkür ederim” diye yanıtlayışını da. 

Dergi çıktığında, Mülkiyeliler Birliği’ne uğrardım. Oktay Etiman, Ulus Baker… İkisi de yok artık, Ankara beton yığını, ıpıssız bir bozkır. Arşivime bakıyorum, Hasan Uysal’ın yazıları… İmzasını hASAN uYSAL olarak atmış hep. Yazılarında ilk göze çarpan, hiciv, mizah ve tarihsel bir sorumluluk…

“Köşe Yazılarından Sıkılanlara Balon!” başlıklı yazısında, Joseph Fouche’yi anlatmıştı. Kimdi Fouche? Dünya siyasal tarihinin, en ünlü döneğiydi:

“Onun dönekliği aslında kişiliğinden çok, siyasetin doğasıyla ve belli güç odaklarının kirli işlerini yaptırmak için hep onun gibilere duyduğu ihtiyaçla daha çok ilintilidir.” derken, Napolyon’un “Bütün ömrümde ihaneti yüzde yüz başaran tek bir insan olarak Fouche’yi tanıdım” demesini aktarıyordu.

 Fouche, bakanlık, başbakanlık yapmış, devir değişince Jakobenlere bile katılmıştı. Hem Kral 16. Louis hem de Napolyon iktidarında, gizli polis teşkilatının başına geçmişti. Üç ay içinde iki bin Fransız’ın öldürülme emrini verirken, kılını kıpırdatmamış; Otranto Dükü unvanına, Lyon Celladı ismini de katmıştı. Papaz okulunda yetişen Fouche, kiliseleri yağmalaya gidenlere yol göstermişti.

Hasan Uysal yazısını sonlandırırken şöyle demişti:

“Peki bu yazıyı niye yazdık ya da nasıl bitirmeli? Mesela yazıyı, Fouche, Hasan Cemal’den, Ertuğrul Özkök’ten, Mehmet Barlas’tan, Cengiz Çandar’dan 200 yıl önce yaşamıştır… diye bitirebilirdik. (…) Ancak ben yazımı öyle bitirmiyorum. (…) Başka bir şeye yormaya ne gerek var?”

Bir yazısı için, Fransa’da yaşayan uluslararası sanatçımız Selçuk Demirel’e ulaşarak karikatürünü yayınlamış, Paris’teki adresine dergi göndermiştim. Parmağıyla karikatüre bir fiske atmış, gülümsemişti. Çoğu zaman, ayaküzeri laflardık, masası hep dolu.

PENNSYLVANİA’NIN İMAMI

MEMLEKET CAMİ DUVARI 

Gönderdiği son yazısının başlığı:

“Benim Camim Sizin Okulu Döver!”

Mardin, Savur, Dargeçit, Kızıltepe, Dara, Nusaybin gezisini, Kılıt’ı terk etmek zorunda bırakılan Süryani köyüne yaptırılan camiyi anlatıyordu. Camiye atanan imamın işi şuydu:

“Tek müşterisi olmayan camide tüm gün tek başına, oturuyor, yiyor, içiyor, çamaşır yıkıyor. (…) 343 kişiye bir cami düşüyor, 61 bin kişiye bir hastane düşüyor. Alt yapısı eksik, hekim açığı olan bu hastane ve sağlık ocaklarında 870 kişiye 1 doktor düşüyor. (…) “Ne var, ne olmuş? Avrupa’da da durum böyle… Niye bu durum sizi rahatsız ediyor” diyen dümbüklerle de karşılaştım… Yanıtı hazır: Almanya’da 70 bin sağlık kuruluşuna karşı sadece 8 bin kilise, Fransa’da ise 60 bin sağlık kuruluşu ve 9 bin kilise varken, 72 milyon nüfusu olan Türkiye Cumhuriyet’inde bu sayı 1.435. Devlet Tiyatrosu sadece 13 ilde var ama Diyanet’e bağlı kuran kursu sayısı 82 ilde mevcut olup sayısı 3 bin 852. (…) 14.403 tane cami yaptırma derneğinin bulunduğu ülkemizde, sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneğinin bulunduğunu da işaret etmeliyim” deyince, hedef gösterilmişti.

Suçlama tanıdıktı, camiye saldırmak! Yavuz hırsız, eski bir imam olduğunu söylüyordu. “Laikus Kemalikuslar”“aşırıya kaçan öztürkçeci”, gibi kelime ve tanım üretmeye soyunmasına karşın, yazısı yazım yanlışları ile “antipati”, “afiş”, “laikçi histeri”, “fonksiyon” gibi, yabancı dilden kelimelerle doluydu. Bediüzzaman’ı anan eski imam, keşke siyasal değerlendirmelere kalkışmamış olsaydı. Demokrat Parti döneminde yaşanan 6-7 Eylül olaylarını, Milli Cephe’li yıllarda gerçekleşen Maraş katliamını, hatta AKP iktidarındaki “Hrant Dink’i vurduran”ı da, “Kemalist çeteler”e bağlıyordu. İmama uyacak olursak, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Necip Haplemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu’yu da Kemalistler öldürmüştü…

“Ordu göreve!” pankartları açılmış, liberal korolar anti militarist şarkılar söylemeye başlamıştı. Türk Solu dergisi dayanak gösteriliyordu ama, dergi sahibi Gökçe Fırat Culhaoğlu ile Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın kumpas kardeşliği ortaya çıkacaktı. “Şecaat arz ederken, sirkatin söylemek” tam da bu olsa gerekti. İmam efendi, “Bu ülkede açılan eğitim ve sağlık kuruluşlarının ezici çoğunluğunu bugün dindar kesimler açıyorlar. Ne haber?” derken, o övgüyle bahsettiği dini bütünler, 6 yıl sonra darbe yapmaya kalkışacak, “alnı secdeye varanlar” halka ateş açacaklardı.

Trajikomik bir durumdu. Zaman gazetesi sahibi Alaaddin Kaya, yargılandığı mahkemede, “Acı çektirdiğimiz herkesten özür ve af diliyorum” diyecek, “Fatih camii bombalanacaktı” diye başlıklar atan The Taraf gazetesi ekibinden ise, ufacık bir özeleştiri duyulmayacaktı.    

 Hasan Uysal “dümbükler” derken, haksız mıydı?  

Son karşılaştığımızda, hedef gösterildiğini söylemiştim:

“Öyle mi...” dedi, “haberim yok, kimmiş?” diye sordu.

“İslamcıların alıp okuduğunu sanmıyorum, yasal zorunluluk gereği, dergi Emniyet’e gönderiliyor ya!” dedim.

Önce aklında bir tartı, aynı kanıya varmış olmalıydı ki:  

“Doğru söylüyorsun, F tipi polislerden biridir!” dedi, gülüşmüştük...

O zamanlar Fetö denmiyordu, “F tipi” diyorduk.

İşsizdi, parasız kalmıştı ama, kaleminden ödün vermedi. Tek kişilik gösterisinin adını boşuna mı koymuştu:

“Parasızlıkta ilk satılacak anılar.”

Annesi Sevim hanımın rahatsızlığı nedeniyle, Ayvalık’a yerleştiğini duymuştum. 11 Mart 2018 tarihli gazete haberiyle sarsıldım, 61 yaşındayken aramızdan ayrılmıştı.

Uysal’ı yıldızlara uğurlayalı iki yıl oluyor... Bu dünyadan Hasan Uysal geçti, ne eğildi ne de büküldü. Hayatı, Eyüboğlu’nun dizesiyle aynıydı:  

“Ekmek kadar temiz, su gibi aydın.”

Ali Yıldız

GERCEKEDEBİYAT.COM

areyildiz@hotmail.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)