Hanau Kıyımı Dolayısıyla: Avrupa’da ayrımcılık yabancı karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı / Alp Hamuroğlu

news-details
Eleştiri

 

 

Toplumsal bencilliklerle örülü, ırkçı alışkanlıkların yönlendirdiği ve kendilerinden olmayanları horgören ve dışlayan Avrupa anlayışları, 60’lı yıllarda yaşanan büyük Akdeniz Göçü'nün Avrupa‘ya sağladığı yararlardan çok, göçün Avrupa ülkelerinde ortaya çıkardığı "sorunları" görmeye ve göstermeye elverişli, hevesli ve yatkındır.

Bu göç elbette bazı sorunları ve yükleri beraberinde getirdiği gibi, sonradan da bazı sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştı. Ancak ekonomik bunalım gibi, varlıklarıyla ilgili olmayan sorunlardan bile sorumlu tutulan yabancı kitleler, tepkiler ve zorluklar içinde çalışmış ve yaşamışlardır.  Zamanla "yabancı düşmanlığı"na dönüşen tepkiler en çok, Avrupa’da (özellikle Almanya‘da) en büyük yabancı nüfusu meydana getiren ve „en yabancı“ olan Türklere doğrultulmuştur.

Bütün bunlar, resmi ve gayri resmi yabancı düşmanlığı politikaları (örneğin, ayrımcılık; örneğin, yabancıların seçimlerde malzeme olarak kullanılması; örneğin, dinsel ayrılıkların ele alınış biçimleri vb.) yanı sıra, örneğin, Almanya’ya özgü uluslaşma sürecinin doğal sonuçları olan devletin yabancılarla ilgili uygulamalarına da, asimilasyon ve entegrasyon (özümseme ve uyum) anlayış ve politikalarına da yansımaktadır.

Bugünkü olgulara bakıldığında yabancılar, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, son derece belirgin şekillerde olmak üzere Almanya’da ayrımcılığın olumsuz sonuçlarıyla karşı karşıyadırlar. 

Yabancı işçiler arasında işsizlik oranı, göç almış bütün Avrupa ülkelerinde işsizlik oranlarının çok çok üstündedir.  Yabancı gençler arasında yüksek öğrenime varabilme ve yüksek öğrenim görebilme oranı, yerli gençler arasındaki yüksek öğrenime varabilme ve yüksek öğrenim görebilme oranından çok çok düşüktür.

Yalnızca bu iki alanda ele aldığımız bu oran farklılığı, başka alanları da ele alma gereği olmaksızın, gerçeği net olarak göstermektedir.

ALMANYA'DA ÖZEL DURUM

Avrupa’nın bazı toplumlarında uluslaşma sürecinde ırkçılığın oynadığı rol, örneğin Almanya’da, yabancı olmamanın ancak kökenle mümkün olabileceğinin düşünülmesi vb’nin, Almanya’da yabancı kavramı ve yabancılık kavrayışı konusunda ortaya çıkardığı anlayışlar, ırkçılığın Almanya’da özel bir durum kazanmasına yol açmıştır. Diğer Batı ve Avrupa ülkeleriyle farklar vardır, şöyledir: Örneğin, komşu ülke Fransa’da Yahudi kökenli ve Macar asıllı bir sağcı politikacı (Sarkozy) lider ve yönetici olabilmekte, hatta devlet başkanı seçilebilmektedir.

Oysa Almanya’da Alman olmayan herkes yabancı olduğu gibi, yabancı asıllı, üstelik (Sarkozy gibi) Yahudi kökenli birinin bırakınız devlet başkanı seçilmesini, politikada fazla yükselme şansı bile bulunmamaktadır.

Yabancıların, özellikle Türk kökenlilerin Alman politik sahnesinde son yıllarda artış göstermesi, Türk nüfusun ağırlığının doğal ve kaçınılmaz sonucu, Türk kökenli politikacıların şartları zorlayan „başarıları“ olduğu gibi, aynı zamanda Alman politikasının ve toplumunun bir ihtiyacıdır da, "vitrinlere süsler lazımdır." (Bu konuda siyasal sahnede yükselmiş Türkiye kökenlilerin Alman politikalarına uyumlu ve beklentileri karşılayan özellikler taşıdıklarını da belirtmek gerekir.

Bu en tepeye yükselmiş politikacılar, esas olarak "zararsız"dırlar; örneğin, parlamentoda Türkiye’nin mahkum edilmesi anlamında olan Ermeni soykırımı yalanı konusunda firesiz bir şekilde Alman devletinin yanındadırlar; örneğin, Almanya’nın Türkiye’ye yönelik "resmi" suçlamaları konusunda Alman devletiyle tam olarak hemfikirdirler.)

Göç ülkesi olduğunu kabul etmek istemeyen ve bunu açıkça ifade etmekten kaçınmayan Almanya’da durumlar, Avrupa’nın geneline oranla daha belirgindir.

Almanya’da yabancı, kendinden olmayandır.  Kendinden olmayana karşı bütün toplumlar aynı davranışta değildir. Refah toplumları yabancı ile ilgili olarak refahın paylaşılacağı kaygısını taşır.  Bu, kapitalizmin ve çağımızın bireyciliğinin ve bencilliğinin bir sorunudur. Bunun yanı sıra esas yabancı karşıtlığı örnekleri Avrupa toplumlarına aittir ve bu olgu hem üstünlük „alışkanlıklarıyla“ ve hem de tarihleriyle ilgilidir. Kaynağında ise Avrupamerkezcilik ve ırkçılık bulunmaktadır.([i])

Yabancının belirlenmesi ile ilgili bu çarpık anlayışlar dışında bir toplum kesiminin haksızca suçlanması gibi "yararlı" yollar da, her yerde olduğu gibi, Almanya’da da kullanılmaktadır.

Kendini yüceltme için bir grubu dışlama ve kötüleme Alman tarihinin yaralarından biridir. "Yabancı" olarak tanımlanan grupların reddedilmesi ile kendilerinin yüceltilmesi birbirinin bütünleyicisidir aslında. "Kendinde ve kendi grubunda bulunmasından korktuğu nitelikleri dış[ladığı]grupların sırtına yükler. Eski çağlarda, dinsel tören yapan Yahudiler, din adamlarının duası ile günahlarını bir keçiye yüklerler ve keçiyi çöle salıverirlerdi. Çölde yitip giden keçi, topluluğun günahlarını da birlikte götürürdü."([ii])  "Günah keçisi"nin bu çıktığı nokta, hiç bir toplumun ve aile gibi en küçük insan biriminin bile bundan kurtulamadığı dünyasal yayılmaya uğramış, çağımızda biriken düşmanlıkların ve denetlemeyeceklerinden korkulan dürtülerin yansıtılma şekli olmuştur.

Yabancıyı beğenmeyen Batılı birey, günümüzün seyahat kolaylığı ve akışkanlığı sayesinde kendisi de her an yabancı olabilmektedir.  Açıktır ki, kendi toplumunuzda yaşadığınız ve oturduğunuz yer dışında yakın veya uzak dünyanın her yerinde yabancısınız.

Son on yılların demografik hareketleri içinde Kuzey Afrika’dan ve Asya ülkelerinden Avrupa’ya kapağı atmak isteyen kitlesel göç, özel bir anlam taşımaktadır.  Avrupa ülkelerinde panikle karışık bir durdurmaya çalışmaya, duvar çekme önlemlerine yol açmıştır. Gayriinsani ve acımasızca yollar aranmış ve ne yazık ki uygulanmıştır, uygulanmaktadır.([iii]) Avrupa kamuoyları, bu süreçte İslama karşı yürütülen propagandayla da şekillendirilmiş, Avrupalı toplumlar korku, kaygı ve tepkiler içine itilmiştir.

DÜŞMANLIK ve IRKÇILIK HANAU’DA İNSANLIK DIŞI BİR EYLEME İMZA ATTI!

Şubat ayının 19’unda Almanya’nın Hanau kentinde üç Türk işyerine aynı kişi tarafından üç ayrı saldırı yapıldı. Ateşleyici silahla yapılan saldırıda dokuz kişi öldürüldü, başka yaralananlar da oldu. Öğrenildiğine göre katil tek kişiydi ve saldırıdan hem sonra evinde intihar etti. Öldürülenlerin dörtü Türktü.

Hanau kentinin özelliği, Almanya’da yabancı oranının en yüksek olduğu kentlerden biri olmasıydı.

Olayın hemen ertesinde Almanya’nın en önemli olayı haline geldi. Aynı gün ve arkasındaki günler hem Hanau’da, hem de Almanya’nın başka kent ve kasabalarında gösteriler, mitingler ve anmalar yapıldı. Sanşölye Merkel, saldırının “içimizdeki zehir” olduğunu söyleyerek kıyımı kınadı. Her sorumlu siyasal kişilikcinayetleri protesto etti. "Irkçılık virüsü”nün Almanya’ya yayıldığında anlaşıldı. Sonunda Hanau kıyımı Alman tarihine bir utanç olarak geçmiş bulunuyor.

Olayın karakteristik taraflarını, olguları ve herkesçe kabul gören yönlerini belirlersek:

Bir, saldırı yabancı düşmanlığındandır.

İki, yabancılar arasında Türklere yöneliktir.  Hem hedefler Türk işyerleridir, hem de öldürülenlere Türk olduğu varsayılarak ateş açılmıştır.

Üç, son zamanlarda yabancılara ve yabancılar arasında da özel olarak Türklere, kuruluşlarına çok sayıda saldırı yapıldı.  Saldırıların, sataşmaların, olay çıkarmaya yönelmelerin giderek artmakta olduğu bir dönemde herkes yabancı düşmanlığının artmakta olduğunu düşünüyor.

Dört, yabancı düşmanlığı bir terör halini almıştır.

Beş, bu yabancı düşmanlığı olaylarının çoğunlukla “aşırı sağ”, NAZI özentisi “faşist” gruplarca yapılıyor.  Yabancı düşmanlığından sorumlu görülen ve yeni bir parti olan AfD, yükseliş gösteriyor, kitle desteğine sahip oluyor.

Altı, Alman devletinin yabancıları hedef alan saldırılarla ilgili olarak sorumluluğu olduğu yakın zamanlardaki olaylarda ortaya çıkmıştı.

Yedi, Alman toplumu önemli bir çoğunlukla Türklerin sorumlu olduğu İslamlaşma süreci yaşandığına inanıyor. 

Sekiz, Alman medyası bu konuda sürekli yayın yapıyor ve en çok Türklerin sorumlu olduğu bu sorunu işliyor, İslam korkusunun yaratılmasına ve güçlenmesine hizmet ediyor.

Şimdi bu gerçekler karşısında bu tür olayların artık olmayacağı düşünülebilir ve beklenebilir mi?  Almanya Orta Çağ dönemlerinden beri Türk korkusuna ve düşmanlığına itilmişti.  Almanya Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslam-Türk tehlikesi propagandasıyla yaşadı.  Kökü tarihte olan bir kaygı ve düşmanlık var. 

Dolayısıyla bugün Alman toplumunun Türk karşıtlığına ve İslam korkusuna hoşgörü göstermesi gerekiyor!  Nefret toplumu Almanya’nın huyundan vazgeçmesi isteniyor!

 

YABANCIYA KARŞI OLMANIN HOŞGÖRÜYLE İLİŞKİSİ

İmparatorluklar bir bakımdan “toleranslı” olur, olmak zorundadır. Ancak imparatorluklarda görülen bu tolerans özel bir toleranstır, daraltılmıştır, sınırları bellidir. Esas olarak inanç dünyasıyla ilgilidir. Yoksa baskıyı hafifleten, mutlak itaati geçersizleştiren, merkezin otoritesini zayıflatan insani bir toleransla ilgili olabileceği düşünülmemelidir. İmparatorluğa itirazda bulunmamak ve karşı çıkmamak şartıyla herkes istediği inançta olabilir. Bu “özgürlük”, imparatorlukların yönetimini ve sürekliliğini sağlamaya yöneliktir. 

İmparatorluklarda olması gereken tolerans dışında da düşmanlıklara açık olmayan başka bir özellik vardır. Bir toplum, farklılıkları kabul etmiş olan ve ona göre şekillenmiş bir toplum olabilir. Bu toplum şekli, farklı inanç, kök, etni gibi ayrılıklarla birlikte var olabilir. Anlamı, bir arada yaşama kültürüne sahip olmasıdır. Doğu toplumları esas olarak bu özelliktedir.  Bir arada var olma ve bir arada yaşama, tolerans gerektirmez. Yani buna ilişkin bir tolerans olmazsa da bu bir arada yaşama durumu devam eder gider.

“Katlanma” anlamındaki toleransın bir arada var olma ve bir arada yaşama kültürüyle bir ilgisi yoktur, çünkü tolerans, beğenilmeyen, istenmeyen, karşı olunan bir şeye mecbur kalınmış bir şekilde “katlanmak”tır. Tolerans, benimsemek değil, tam tersi benimsememek, ama razı olmaktır. “Nefret ediyorum, ama sesimi çıkarmıyorum”un, güzelleştirilmiş ve kabul edilebilir duruma getirilmiş ifadesidir.

İlkel toplumlarda farklılıklar olmaz, her tür farklılık dışlanmayla el eledir. Örneğin, kabile toplumunda bütün mensuplar benzer özelliklerde olduğu gibi, aynı inanıştadırlar.

Hepsinin tanrısı, tanrıları, totemleri, inanışları aynıdır. Bunun dışında bir de, sınıflı ve gelişmiş toplumlarda farklılıklarla bir arada olamama durumu söz konusudur. Örneğin, sonradan Batılılığın kaynağı olan Roma’nın sonrası Avrupa, “uygar” ve gelişmiş toplumlarda olması gereken bir arada var olma ve bir arada yaşama özelliklerine sahip değildir. Bu, Avrupalıların tek-dinli olmalarıyla başlamış, o tek dinin de insanları ve toplumları dinsel merkeze itaat amacıyla bir örnekleştirmesiyle ilerletilmiştir. Avrupa’nın tek-dinli olması, Avrupalıların isteği, seçimi ve kabulü ile değil, onlara dayatılması ile gerçekleştirilmiştir.

Tek-dinlilikle birlikte farklılıkların istenmez ve kabul edilmez oluşu, bir arada var olma ve bir arada yaşama kültürlerinin ortaya çıkamamasına yol açmış, yabancı sayılan toplumların ötekileştirilmesini doğurmuştur. Ötekileştirilen insanlar eğer fiziksel bakımlardan da farklılıklar taşıyorsa, bu, ırkçılığın yolunu döşemiştir.

Bu noktada toleranstaki eşitsizliği görmemiz gerekiyor. Taraflardan biri tolere etmekte, diğeri tolere edilmektedir (“tolerans” sözcüğü yerine “hoşgörü”yü koyarak okuyunuz). Yani taraflar eşit özelliklerde, güçlerde değildir. Tolerans gerekmeksizin bir arada olma ile toleransa ihtiyaç duyularak bir arada olma arasındaki fark, işin esasıdır. George Washington, işin esası olan bu farkı çok güzel ve yerinde bir şekilde şöyle ifade etmişti (mealen): “Toleranstan söz etmeyelim, bu, bir insan grubunun müsamahası sayesinde diğerleri ‘doğuştan gelen doğal haklarını kullanabilmektedir’ demektir.” Yani, “hakları” olmadığı halde mazur görülmektedirler.  Bunun yerine “karşılıklı saygı”nın bir anlamı vardır. Bu anlamda gizli olan, saklı olan şey, eşitliktir.

Batılıların hoşgörüden artık söz etmeyeceğini temenni ederek, insanlığın gereğini yerine getirmeyi ve barışı sağlamayı karşılıklı saygı ile savunmanın zamanı gelmiştir.

Ancak bugün bütün dünya Avrupa’da ırkçılığın yayıldığını ve sürekli şiddet artırımında bulunduğunu görüyor, ve bunun aşırı sağın eseri olduğunu düşünüyor.  Oysa Avrupa’nın şiddetten çekinmeyen, tahammülsüz, nefret duygularına yatkınlık içindeki toplumlardan oluştuğu gözden kaçırılıyor.

Gene de bu Hanau kıyımından sonra Almanya’nın (ve elbette bütün Avrupa’nın) bir sarsıntı geçirmiş olabileceğini düşünüyor, yabancı düşmanlığına, Türk karşıtlığına, İslam korkusunakaygılı ve sorgulayan bir gözle bakmasını bekliyoruz.

Hanau katliamından sonra teröre ve düşmanlığa karşı birleşen Türkler ve Almanlar ırkçılığı birlikte mahkum ettiler.  Bundan daha somut bir umut yoktur. 


NOTLAR

[i] Bu konuya ilişkin olarak “Kölecilik ve Köleci Sistemin Evrenselliği ile Avrupamerkezcilik” başlıklı yazımıza bakınız (Bilim ve Ütopya, sayı 302, Ağustos 2019, s. 49-59 ve sayı 303, Eylül 2019, s. 63-71).

[ii] Türker Alkan, Saldırganlık, Önyargı ve Yabancı Düşmanlığı, Hil Yayın, İstanbul 1983, s. 133.

[iii] Avrupa’ya Kuzey Afrika ve Asya’dan göçmen gelmemesi konusunda politikalar ve yapılanlar konusunda bir değerlendirmemiz için bkz. “Denizde Durdurmak! ‘Akdeniz Cinayetleri‘“, dagarcikturkiye.com aylık internet dergisinin Ekim 2015 tarihli sayısında.

Sosyal Medyada Paylaş

author

Alp Hamuroğlu

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..