1973’de Âşık Veysel aramızdan ayrıldığında halk şiiri dostları, “Halk şiirimizin son halkasını da kaybettik,” demişlerdi.

Âşık Veysel, halk şiirimizdeki zincirin son halkası mıydı da o zincir tükenmişti. Tartışmasız doğru muydu bu söz?

Oysa Anadolu’da yaşayan âşıklık geleneğiyle gerek başka şairlerin deyişlerini, gerek kendi deyişlerini çalıp söyleyen yüzlerce halk ozanı vardı.

Öyleyse Âşık Veysel’in kaybı üzerine halk edebiyatı dostlarına bu sözü söyleten gerçek neydi? Bu zincire eklenmek için halk şiirimizde aranan özellikler neydi?

Kendi deyişlerini Âşık Veysel’den sonra çalıp söyleyen halk ozanlarımızda bu özellik yok muydu da bu zincir sona ermişti?

Elbette bu söz Âşık Veysel’in kendi şiirlerini, deyişlerini, yine kendine özgü bir yorumla çalıp söylemesinden kaynaklanan bir gerçeği vurgulamak için söylenmiş bir sözdü. Deyişlerinin özgünlüğünden, düzeyinden, farklılığındandı.

Zira Âşık Veysel’in şiirlerini okuduğumuzda ya da dinlediğimizde o şiirin, o sazın, o yorumun Âşık Veysel’e ait olduğunu hemen anlarız. Bu durum geçmişte yaşayan diğer bütün usta halk ozanlarımız için böyleydi, bundan sonra da böyle olacaktı.

Zaten şairini kalıcı kılan öge de bu olmalı değil miydi? Diyelim Dadaloğlu’nun bir şiirini okuduğumuzda, dinlediğimizde, daha şiirin ilk dörtlüğünü okurken, dinlerken o şiirin Karacaoğlan’ın, Dertli’nin, Emrah’ın, Seyrani’nin bir şiiri olmadığını halk şiirine biraz yakınlığımız varsa çoğu kez hemen anlarız.

Yunus Emre’nin bir iki dizesini duysak hangimiz bu şiir Yunus Emre’nin demeyiz. Sözgelimi Kazak Abdal’ın, Nesimi’nin o kendine özgü yergi taşıyan deyişlerini de başka bir halk ozanının deyişleriyle pek karıştırmayız.

Görevim gereği uzun yıllar Anadolu’nun kırsal kesimlerinde, köylerinde, kasabalarında bulundum.

Oralarda âşıklık geleneğiyle, kendi deyişlerini, kendi özgün yorumlarıyla çalıp söyleyen birçok halk ozanıyla karşılaştım, onlarla dostluklarım oldu. Kayıt altına alamadım ama oldukça güzel söz, saz, ses, yoruma tanık oldum.

Oysa onların hepsi kendi hallerinde çalıp söyleyen, ünlenme dertleri olmayan, hatta ünlenmeyi pek düşünmeyen ozanlardı. Hiçbiri deyişlerini, şiirlerini bir kitapta bile toplamamıştı. Kendileri bu dünyadan göçtüklerinde belki de yazdıkları, söyledikleri de kendileriyle birlikte yitip gidecekti.

Birileri ellerinden tutup radyoda, televizyonda, sosyal medyada çalıp söyleme olanağı tanısa kuşkusuz onlar da göz önünde olur, tanınıp bilinirlerdi.

Oysa onlar sadece evlerinde, köylerinde, kasabalarında, yaylalarında, dost toplantılarında, yöresel şenliklerde çalıp söyleyen, sonrasında işine- gücüne koşan insanlardı.

Sözün tam burasında Âşık Veysel’in elinden tutan, ona yol gösterip yardımcı olan Ahmet Kutsi Tecer’i anmadan geçemeyiz.

Anadolu’nun birçok kentinde, kasabasında, beldesinde, hatta köyünde sık sık geniş katılımlı sazlı sözlü şiir şenlikleri, şiir geceleri düzenlenir. Anadolu’nun hemen her yöresinden halk ozanları davet edilir, ellerinde bağlamalarıyla gelir, çalar söylerler.

Onlar genelde hece ölçüsüyle yazan, söz- sohbet sahibi ozanlardır, Anadolu’nun içtenlikli, doğal sesleridir. Şimdilerde hâlâ geziyorlar mı bilmem ama yetmişli seksenli yıllarda kentlere, kasabalara, beldelere, hatta köylere, sazları omuzlarında gezici halk ozanları gelir, kahvehanelerde çalıp söyler, orada bulunanlar ise büyük bir ilgiyle ozanların çalıp söylediği deyişleri dinlerdi.

Kuşkusuz ki halk şiiri dostları, “halk şiirimizin son halkasını da yitirdik,” sözünü Âşık Veysel’in sazına, sözüne, yorumuna olan sevgilerinden dolayı söylemişlerdir.

Öyleyse sorun nedir?

Sorun elbette özgünlük ve elinden tutma sorunu. Günümüz halk ozanları kendi özgün şiirlerini, deyişlerini yine özgün bir yorumla çalıp söyledikleri ve de ellerinden tutan birileri olduğunda, kuşkusuz bu zincire ekleneceklerdir.

Hem o zaman halk şiirimiz daha bir durulup varsıllaşacaktır.

Ramazan Teknikel
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)