Güvenlik Görevlisi / Ahmet Yıldız
Kollarımı masanın üzerinde kavuşturup, başımı da ellerimin üzerine koyup tek gözüyle uyuyan bir köpek gibi gözetliyorum şimdi kapıyı.
Panjur panjur
panjur panjur panjur
panjur panjur panjur panjur
Aragon
Para çuvallarını da bana taşıtıyorlar. Görevim aslında çuval çuval parayı korumak. Ama hamal gibi taşımaya da katlanıyorum. Liseyi bitirdikten sonra böyle bir yerde, böyle bir iş bulmak az şans değil. Eniştem sağolsun. Özel bir güvenlik şirketinde tanıdığı varmış.
Hatta cam bölmenin arka tarafına geçmeden, aslında müşterilerin hal ve hareketlerini karşıdan gören yerde, hep ayakta beklemem gereken o köşede küçük bir yer yaptılar bana. Beni de bir bankacı gibi çalıştırdılar uzun süre; bankanın banka olduğu zamanlar. Elektronik bir paket yapma makinesi koydular önüme. Bankonotları saydırıyorlar. Hepsini birer milyarlık desteler haline ben getiriyordum. Sema Hanım’a ben teslim ediyordum her saat başı. Bankacı mıydım, güvenlik görevlisi mi, belli değil. Ama memnundum ben bu durumumdan, şikayetçi değildim. Müdürümüz Bahadır Bey her sabah odasına girerken bana selamını esirgemiyordu, seni de bankacı yapacağız bu gidişle, dediydi bir gün gözlerime bakarak. Para makinesinde tırrııt diye saydırıyordum, bankanın ismi yazan kağıt bantı üzerine geçiriyordum, bir kenara yığıyordum. Sonra onarlık desteler halinde balya makinesine koyuyordum. Bilimkurgu filmlerindeki tehlikeli robotlar gibi uzanıyordu beyaz bantlar ve kavrıyordu banknotları. Yüz milyar dediğim balya, öyle hafif bir şey değil. Ağır üstelik. Gerçekten ağır. Birisinin kafasına bu balyayla vurmak bir taşla vurmakla aynı etkiyi gösterir. Her sabah Merkez Bankasından gelen para çuvalları un çuvallarından az ağır değil. Taşıyoruz mecburen.
Gül Hanım her gün pembe yanaklarla geliyor. O inşaat müteahhidi kalantorun piçiyle altı ay önce tanıştı. Neler döndüğünü biliyorum burada ben. Umutlanmıştım ilk girdiğimde ama hepsinin bir sahibi var bunların. Boşta değiller. Bahadır Bey hepsini sıraya dizdi bence. Sema Hanım’ı geçen gece üst katta mesai sonunda kucağında görmüş veznedar Lütfü. Doğrudur. Yalan söylemez Lütfü, yoksa veznedar yapmazlardı değil mi? Niçin yalan söylesin. Müdüre yağ çekmeyenin -vermeyenin!- iş durumu her an sallantıya gidebilir.
Bahadır Bey daha süt bir çocuk, kocaman bankanın başına getirmişler. Aile, vatan, millet sorumluluğu nedir bilmeden, bir para hangi zorluklarla kazanılır bilmeden getirip koymuşlar milyonların başına.
Bu kadar milletin kanına giriyor da evli barklı kadınların kanına girmekten niçin çekinsin? Haklı patron elbet, böyleleri olmasa nasıl yapacaktı alçaklıklarını. Valla bunların hepsini almıştır odasına Bahadır Bey. Yakışıklı da çocuk. Kısa sürede öğrendim dümenlerini. Aslında haksızlık etmek istemem, kolaylamıyorum onlara da. Akşama kadar bunca ince iş, virman yapmalar, repolar, havaleler, çek yazdırmalar, üç kuruş faiz için üç kuruş paralarının ne kadar faiz alacağını hesaplattıran kocakarıların inatçı isteklerini sabırla yerine getirmeler, telefonda efelenen devlet soyguncusu öküz müşterilerin kahrını çekmeler. Çoğu müşteri açıkça istiyormuş kızlardan, verirseniz anlamında yemeğe çıkarsak birlikte, hesap açarım sizin bankaya diye. Zaten akşama da ancak o iş kurtarır bizimkileri. Az yüklensem ben de alırım nasibimi. Ama ekmek kapım burası. Korktum hep. Müdür beyin sağı solu belli olmaz. Herkesin sinirleri gerili son aylarda zaten. Daha çok bankaların sahiplerinin bankalarını dolandırmasıyla sonuçlanan ekonomik krizde biz de battık... Daha doğrusu borca soktuğu bankasını devlete kakaladı patron. Şimdi sinek avlıyoruz neredeyse. Eskisi gibi değil. Bir yıl öncesi gibi bile değil. Devletin bankasıyız ya artık...
Banka patronumuz bütün kasayı kendi şirketlerine aktarmak suçuyla içeri atılalı beri karışık işler. Benim kafam da karışık. Karışık demek yanlış, önceleri karışık olan koca kafam açıldı demek daha doğru olur.
Nedendir derseniz, sabırlı olun her şeyi anlatacağım. Ben hep kapıdan girip kasaya silahı doğrultacak soyguncuları gözettim durdum, onlardan korumaya çalıştım bankayı. Oysa koruduğummuş esas soyguncu. Savcının bütün suçlamalarını doğru buluyorum ben; doğru olduğunu biliyorum iddialarının. Çok düşündüm savcıya başvurup patronun diğer şirketlerinin arabalarına buradan torbalarla akşam alacalarında euro, dolar taşıttığını anlatmayı. İsterlerse güvenlik kamerasına baksınlar. Ama işte ekmek parası, ne kadar çalışırsam kârdır. Otur oturduğun yerde Nazmi, diyorum otobüslerde her gece. Otobüslerde dediğim iki otobüsle ancak varılıyor bizim gecekonduya. Gece altı buçukta çıkıyorum, dokuzda evdeyim. Dikkatli olmak akşama dek kolay değil. Bir de bu angarya işler. Güya bankacı olacakmışım. Gerçi Bahadır bey de artık pek inandırıcı olmadığını kendisi de anladığı için yalnızca selam vermekle yetiniyor ya, bilgisayarın başına geçmekte her şey. Bilgisayarı öğren, bankacılığı da öğren. Bireysel pazarlamacılar hariç hepsi iki tuş, tık tık tamam. Bir de müşteri kapma işi var. Bu kızlar yıllardır birbirlerine bile sezdirmiyorlar müşteri durumlarını. Müşterilerine göre bu bankada çalışabildiklerini biliyorlar. Ne çekemezlikler, ne stresler, ne dedikodular yaşanıyor burada.
Batacak burası. Batacak dediğim zaten battı, patron alacağını aldı, içini kuşa çevirdi, banka şimdi devletin kucağında kaldı. Başbakan yardımcısının kardeşinin şirketlerinin bütün paraları buradan fonlandı, bu bankayı kullandılar. Niçin? Nereden bu ilişki? Hepsi birbirine bağlı bunların. İhaleyi başbakan yardımcısı kazandırıyor, kardeşi bizim patronla içli dışlı, patron parayı bankadan kullandırıyor.. Off. Neyse bunların dümeni bile kafa karıştırıcı, çözülmesi zor bilmeceler. Kısacası devleti sövüşlemek için bankadan iyisi yok. Sonuçta olan mudilere değil devlete oluyor. Al buyur bu piç çocuğu emzir ne yaparsan yap diye kucağına atıyorlar devletin. Devlet güvencesiyle dümen çevirmek dünyada nerede var? İşte bunu çözdüm burada ben.
Çözdüm de olan bana oldu. Tam evlenme hayalleri kuruyorduk Ayten’le. Komşumuzun kızı. Çocukluktan beri beraber büyüdük. Liseden de arkadaşım. O da kazanamadı, bir pastanede çalışıyor şimdi. Patron yakalanalıberi selamı sabahı kestiler ailece bizle. Banka kısa zamanda.kapanırmış onlara göre. İşsiz bir Nazmi’nin ne değeri var? Gerçekten ilginç. Bak sen ilişkilere. Patronun, devletin, başbakan yardımcısının bu ilişkileri bizim gecekondulara, gariban güvenlik görevlisi Nazmi’ye kadar uzandı.
Bunları gördüm, yaşadım ve öğrendim işte ben!
*
Ne hayallerle gelmiştim buraya. Güvenlik şirketinin verdiği Kırıkkale yapımı 7.65’i taşımak gücüme gitmişti önceleri. İlle kolt alacağım diye tutturdum. Siyah pantolonum, gri gömleğim, siyah kravatım, siyah kayışım üzerinde o gümüş metalik kolt başka duracaktı. Hele sol yakamda güvenlik görevlisi yazan parlak armayla birlikte. Üniversiteyi kazanmış liseden arkadaşlarıma iyi hava atacaktım. Geceleri uyuyamadım. Ben çalışıyorum, ben ödeyeceğim, size ne dedim babama. Üç ay silah için çalışacağım, parasını ödeyeceğim. Benim işim, benim hevesim, benim kararım, dedim. Kocaman bankanın parasını bana emanet ediyorlar, hırsızı var arsızı var, dedim. Mahallenin bekçiliğine benzemez bu, çuvallarla para, boru değil, sorumluluk istiyor bu iş, sıkı olmalıyım, tam donanımlı olmalıyım dedim. Kardeşlerimle birlikte gittik yeni bir silah almaya. Atış poligonunda denedik, kurşun attık. Evlenecektim, belki banka memuru olacaktım. Her sabah bankanın kapısını açınca, kambiyo, bireysel vs. elemanları, Sabahat Hanım, Gül Hanım, veznedar Lütfü bir ağıla girer gibi benim denetimimde girerler kapıdan. Akşama dek benim korumam altında, bana güvenerek çalışırlar, beyaz metalik koltum her adım atışımda belimde onlar için titrer, kalbim onlara fedakarlık için atar; böyledir.
Ama hepsi yattı şimdi. Kocaman, süslü bir ağırlıktan başka bir şey değil bu belimdeki. Engel olamadım soyguna; içimi aylardır yakan işte bu. Bunun için bozuldu dengelerim, eve gitmez olmalarım bundan. Beceremedim görevimi. Günlerdir, gecelerdir uyku yok gözlerimde. Gül Hanım, ben onun gözlerine bakmaya cesaret ettiğim bir anda, gözlerin kanlanmış senin Nazmi dedi geçen gün. Gözlerimin kızarıklığı Süreyya yüzünden elbet, ama bütün bankanın geleceğini tehlikeye atan, çalışanların geleceğini karartan, iş güvencelerinin, eski mutlu günlerinin yok olmasına neden olan benmişim de hepsi beni suçluyor diye günlerce önüme baktım hep. Her sabah bankanın kapısını açtığımda, onlar gelince bir kenarda kayboldum, gözlerine bakamadım hiç birinin. Görevini yapamamış bir adamım ben, verem oldum, kanser oldum, özür dilerim Gül Hanım, diyemem ya.
Nereden bilebilirim ön kapıyı kontrol ederken arka kapının açık olduğunu Gül Hanım!
Kanser dedim de üç yıldır buradayım, tabancanın taksidi bitince rahatlarım sanırken Erzincan’dan ninem geldi hastaneye yattı. Üç yıldır maaşım onun tedavisine gidiyordu. Tek düzgün maaş alan benim evde. Diğer kardeşlerim, işportada, demircide, sanayide tamircide çalışıyor. Ninemin sigortası yok elbet. Köyde, tertemiz havada, Munzur’un görkemli eteklerinde akciğer kanseri oldu kadın. Üstelik ağzına tek sigara koymadan. Seksen yaşında iyileşeceği yok ya bir kaç gün daha fazla yaşaması bile bir iş işte. Sanki benim işe girdiğimi anladı. Ayten’le evlenmemizi bu yüzden erteleyip durduk. Şimdi de banka battı. Ninemi filan bırakıp evi terk etmeyi önceleri de düşünmüştüm çok kez. Ama her gece şişmiş vücuduyla inleyerek, gözlerime gözlerini çivileyerek öyle bir bakıyordu ki valla anında anlıyor ne düşündüğümü; bırakamıyordum.
Ülkenin, bankanın boktan durumu, evin cenaze evi gibi her gece hüzünlü hali, geleceğimin belirsizliği elle tutulur tek bir umut bırakmadı bende. Hani diyorum, birisi çekse silahını dalsa içeri, tek bir hareket yapmak içimden gelmez valla. Alsa, doldursa torbaya paraları, itiraz etmek bile geçmez aklımdan diye düşünüyorum. Bu da beni takatsiz bırakıyor işte: Ben ne işe yararım ağbiler?
Kollarımı veznenin cam bölmesinin üzerinde kavuşturup, başımı da üzerine koyup tek gözle uyuyan bir köpek gibi gözetliyorum şimdi kapıyı. Veznedar Lütfü’nün kel kafası burnumun dibinde. Artık soyguna gelecek bir aptal yok ya benimkisi yalnızca pineklemek. Zengin müşteriler tek tek çektiler paralarını. Gelenler yalnızca uzak bankaya gitmek istemeyen çevrenin esnafı; batacak paraları da yok gariplerin. Ya da, elektrik, su, doğalgaz, telefon faturalarını yatırmak isteyen, kocaman soru gözlü, birbirleriyle konuşmayan, sıraları geldiğinde mırıldanarak ancak dertlerini anlatabilen, resmi bir dairede bulununca pısırığın pısırığı haline gelen pestil bir güruh! Nerede o paralı günler, insanların paranın enerjisiyle kıpır kıpır olduğu, paraların elden ele dolaştığı, destelerin o çuvaldan bu çuvala dans ettiği, tırrt diye saydığım, destelediğim zamanlar! Emekli kılıklı birisi, Sabahat Hanım’la arkasında kuyrukta bekleyen onca insan varken kablolu TV faturasının tatildeyken niçin ödenmediğini tartışıyor. Muhtemelen emekli albay filandır. Ödenmemiş işte. Bunun geri dönüşü yok. Öde ve git be adam! Milleti canından bezdirme!
Bu sıcakta kuyruğa girmiş, ellerindeki banka cüzdanlarını, bozduracakları çek sayfalarını, ödeyecekleri faturaları yelpaze yapıp sallayan bunca insanın terini koklamaktan bunaldım. Kendisini yakışıklı sanan bir delikanlı iyi bir eğlence bulmuş, Gül Hanım’ın dekoltesine, çıplak kollarına, sonra da gözlerine gözlerini kene gibi yapıştırmış yiyip duruyor. Diğer erkekler de çevrelerini, kuyruktakiler dahil bütün kadınları, kızları kesiyorlar akıllarınca. Yalnızca bir genç, kuyrukta bekleyeceğini bildiği için bir gazete getirmiş onu okuyor başını kaldırmadan. Tanıyorum onu. İki sokak ötedeler, edebiyat dergisi çıkarıyorlarmış. Çoğu kez elinde bir küçük kitapla gelir, onu okur, bugün gazete okuyor. Hesapta da paraları olmaz bir türlü gariplerin. Bahadır Bey’e son üç sayılarını hediye olarak getirmişler, onun için çek defteri verdi Bahadır Bey. Pek duygusal davranmaz ama nasılsa; temiz çocuklardır, dedi; kendisi de lisede duvar dergisi mi ne çıkarmışmış bir zamanlar. Onlar da yazdırmadılar bugüne dek çeklerinin arkalarını, ama hep son dakikada yetiştirdiler parayı. Diğer aptallar da ayak değiştirip onun okuduğu gazeteye uzaktan boyun uzatıyorlar şimdi. Otobüste de öyleler, o uzun sarsıntılı saatlerde tek kişi bir şey okumaz, öyle leylek gibi kafaları havada, ne düşünürler bilemem; belki de çoğu bir şey düşünmez; bunun böyle olduğundan şüpheleniyorum uzun süredir. Ben ise Bahadır Bey’in odasındaki bütün gazeteleri koltuğumun altına kıstırırdım, öyle çıkardım buradan. Onlar da bilirdi gazetelerin akşam altıdan sonra artık benim olduğunu, elleşmezlerdi. Uzun otobüs yolculuğum iyi bir gazete okuma keyfine dönüşürdü o zamanlar.
Aşağıdan büyük kasadan bir çuval yeni para gelecekmiş. Gidip ana kasadan aldım. Veznedar Lütfü ayaklarının arasına koydu. Kocaman, kırmızı mühürlü kendir ipi makasla kesti. Merkez Bankası etiketli hepsi. Gıcır gıcır. Hani o kokusu yok mu? Ben parayı hiç sevemedim. Hiç para tutmayı beceremez, ne olacak bu saf oğlumun durumu der durur annem. Bankada, kıyıda köşede, cüzdanımda, bira içip geldiğim gecelerde açıp bir yerlere fırlattığım ve unuttuğum pantolonlarımın ceplerinde, ninenim harcamalarından kurtardığım yastık altı bir kaç yüz lirayı bile anımsadığımda ne yapar eder onları harcarım. Bir yerlerde paramın olması rahatsız eder beni hep. Ancak iyi taksit öderim. Böyle zorlayarak alabildim çamaşır makinesini.
Sevemedim parayı gerçekten. Hele burada parayla çok içli dışlı olunca hepten soğudum. Atatürklerini aynı tarafa getirme hastalığımdan ise çok zor kurtuldum. Çok zaman alıyordu ve herkes dalga geçiyordu. Hayat insanın ne alışkanlıklarını törpülüyor? Bir şey dayanmıyor mübarek hayatın karşısında. Ancak kokuları, ellediğim bunca kağıt paranın kokuları beni sarhoş ediyor. Kirlilerinin, kullanılmışlarının bile bir araya gelmesi beni etkiliyor. Merkez Bankası’ndan gelenler, el değmemişlerin kokusu mis gibidir. Küflenmiş bir zamk kokusundan çok yeni formül bir parfüm gibidir; yapışkan bir yan var bu kokuda. Hiç bir yerde duymadığımız bir kokudur bu.
Şimdi veznedar Lütfü çuvalı açınca aşağıdan yukarıya doğru kokmuş bir çorap gibi, hele de bu bunaltıcı sıcakta iki kat daha şiddetli bir biçimde koktu paralar. Yine başım döndü, gözlerim karardı.
Dışarı çıkmak istedim birden. Kusmak istemek gibi bir şey. Belki gerçekten kusmak da istedim. Midem bulandı. Ayaklarımdan başıma doğru hareket eden köpüklü bir şelale harekete geçti. Kuyruğu yararak kapıya geldim, dış kapıya gelmeden küçük ATM odasının kapısına yapıştım, sendelediğimi kimse anlamasın diye. Dışarısı da sıcak ama yine gizliden gizliye esen yelin etkisindeki havayı ciğerlerime doldurdum. Otomobiller birer altın gibi parıldayıp hızla geçiyorlar yoldan.
Üç yıldır parayla yatıp parayla kalkıyordum; babam beni gözetliyordu her ay başı, ninem daha çok. Bir gün daha yaşamasının nedeninin ben olduğunu kavramıştı çoktan. Annem pazar parası için beni gözetledi, Ayten, annesi babası ne kadar beyaz eşya aldığımı, alabildiğimi sabırla gözetlediler... Barış Bey kapı kapı, firma firma dolaştırdı bireysel pazarlamacı kızları para için, patron bu kocaman bankayı para için satın aldı ve para için batırdı, televizyonlar bant geçiyorlar artık, para bilgileri, borsa filan. Başbakanın ağzından para eksik olmuyor ama ülke parasızlık yüzünden batıyor. Oysa ben hiç sevemedim parayı. Annem saf oğlum benim diyor bana her Allahın akşamı. O bile kavradı önemini paranın, ben kavrayamadım. Başım ağrıyor. Maaşlara zam durdu o bereketli günlerden sonra. Üç kuruş para için o bunaltıcı ortamda nefes kokusu dinliyorum. Klima arızalandı ama eski parlak günler yok artık; yaşlanmış bakımsız bir orospu gibi oldu banka, klimayı tamir ettirmek kimsenin aklına gelmiyor, geliyordur ama tamir parası harcama yetkisi alacak kimseyi bulamıyor.
Simitçi çocuk Süleyman iş hanının kenarına çökmüş yine. Ben kapıdan belirince, nasılsın Nazmi Ağbi dedi, kenarları şekerli yiyeceklere bulaşmış kir yüzünden kapkara dudaklarını yayıp gülümseyerek. Mahalleden getirip ben yerleştirdim bu köşeye, bir nevi işe aldım yani. Karşı kaldırımda, burnunu o gülünç böbrek hastası maskesiyle kapayıp, pijamayla gezinen dolandırıcı dilenci çift de duvara yaslanmış, tasını uzatmış. Vızır vızır geçip gidiyor herkes. Gülen, gülerek konuşan, kahkaha atan bir tek Alahın kulu yok. ATM odasının camına yasladım yüzümü. Güneş camdan geçince daha da yakıyor beynimi. Ter içinde kaldığımı anladım birden.
Asıl acı koyan akşam Süreyya’nın yaptığı pislik. Ayten’le evlilik hayallere suya düşünce her akşam Ayışığı Bar’a uğramaya başladım. Bar dediğim, batakhane. Bira ucuz, kızlar ise on sekiz yirmi yaşında. Önceleri tek başıma bara oturunca ve saç tıraşıma bakınca beni polis sandılar. Kulağıma çok özel bir dostluğumuz varmış ve çok özel bir şey söyleyecekmiş gibi dikkatle ve saygıyla eğilerek, bir emrin var mı ağbi, başka bir emrin var mı ağbi, diyerek garsonlar, patron olduğunu sandığım doğulu tipler gidip geldi. Masalarda tek tük kızlar oturuyordu. Sahnede Çingene tipli, burnu patlıcan gibi, sivilceleri epey ütülenmiş, kıvırcık saçlarından bir perçem alnına bırakılmış, yalnızca sinirden olma, küçücük bir kıçı bile olmayan değnek gibi bir genç şarkı söylüyordu. Yanında oturan kızlardan biri, olmayan kıçını elledi. Bir sen ellememiştin kız dedi mikrofonda, o zaman anladım ibne olduğunu. Çaldığı o şimendifer motoru gibi zorlanan org denen aletten yüz kişilik bir orkestra varmış gibi müzik çıkıyordu. Sahnede çıtır beş on kız abuk sabuk dans ediyordu. Orada tanıdım Süreyya’yı. Kapıdan, habire bir yerlere giden ve geri dönen nereye gittiklerini sonra öğrendim- kızlar, orada kalmamı ve çevremi izlememi çekici bir oyun haline getirmişti. Sahnede tepinen ve denizden dönmüş, yanmış, pırıl pırıl, incecik, güzelim süt vücutlarıyla kıvrılan bu bedenleri izlemek içtiğim biradan daha da sarhoş ediciydi. Ancak kalkık burunlu, geniş yüzlü, gamzeli, siyah etekli -belki eteğinin bir kenarından sarkan küçük çocuksu püskül hoşuma gitmişti- ince kırmızı saten üst giysisi iplerle arkadan bağlanmış, göbeğini açıkta bırakan, avucumda bir civciv yavrusu gibi tutabileceğim sutyensiz küçük göğüsleri zıplamaktan hiç yorulmayan kızdan bakışlarımı alamıyordum. Gerçekten etkilendim. Kulağımın dibine uğrayıp duran garsonlardan birine, şu kızı çağırsana, deyiverdim. Sanki sıkı duruyordum, bir içki içip kalkacaktım. Adamlar bizim gibilerin ciğerlerinin içini biliyorlar meğer. Ondanmış yanıma uğrayıp durmaları. İşte Süreyya’yla böyle tanıştım. Ninenim tedavi masraflarını, annemin pazar paralarını, babamın elektrik, su faturalarını Süreyya’ya yatırıyordum artık. Burası taşra illerinden kaçıp gelmiş küçük kızların fahişelik yaptığı bir merkezdi. Meğer ne kadar çoklarmış. Anlaşıp bir otele gidiliyor ve bir saate iş bitiyordu. Sonra taksiyle yuvaya, buraya dönüyorlardı. Süreyya’ya para dayanmıyor elbet. Otel paraları, giysi talepleri; kendisi de bir kaç kez parasız verdi, hakkını yememek gerek, gerçi zamanında alacağını da aldı. Bir ara beni sevdiğini bile sandım. Ama dün gece parasız olmaz, dedi. Bir zamanlar başımdan ayrılmayan lavuk baş garson bile beni görmezden geldi. Garsonlar hepten yanıma uğramaz oldular iyi mi. İçkimi komi gibi birini çağırıp somurtan suratına söyleyerek zorla ısmarladım. Herkese bir şeyler oldu. Bankanın battığını bunlar da mı anladı? Bu nasıl iştir, bu nasıl dünyadır.
Bankanın içindeki kuyruk birden buraya, ATM odasına, sonra caddeye kadar uzadı. Bugün Cum öyle ya. ATM’ye gelip üç beş kuruş paralarını çekenler var. Güneş daha da bunaltıcı olmaya başladı. Caddeye çıktım. Kapıda dikildim. Elimi belime koyarken kolta değdi parmaklarım. Çoğu kez onu unutuyorum belimde. Tırnağımı acıttı. Süreyya yüzünden uyuyamadım gece boyunca. Şeytan diyor Lütfü’nün önünden kap çuvalı, gece el değmemiş Merkez Bankası etiketli banknot demetlerini o pislik garsonların ve Süreyya’nın boğazından içeri, o sahnede ibnenin şarkıları eşliğinde sok. Ama işte korumam gereken paralar bunlar. Bana emanet. Ninenim bağırışları arttı. Benden para kesilince belki de uyuduğum odamdan duyayım diye hepten bağırıyor, inliyor. Babam konuşmuyor, annem gece geç saatlere kadar benim dönmemi bekliyor, uyuyor görünüp burnunu çekerken gizliden gizliye ağladığını anladım. Hepsi para yüzünden. Bankada işler iyi gitseydi şimdi Ayten’le mutlu bir yuvam olurdu. Orospu Süreyya’nın, o yılan Süreyya’nın peşinden koşmazdım.
Şu yürüyüp giden insanların da benim gibi bir öyküsü var. Lütfü’nün önünde duruyor o kocaman çuval. Daha eritmemiştir.
Başımdaki ağrı bitmişti. Yeniden doğmuş gibi dingindim. Hızla içeriye girdim. Koltu çıkardım, üç el havaya ateş ettim. Silahı Lütfü’ye çevirdim. Torbayı ver Lütfü, dedim. Bahadır Bey camekanlı odasından çıkmıştı. Herkes yerinde kalsın, karışmasın, karışma Bahadır Bey, diye haykırdım. Karışmayın ulan! Yavaşça çuvalı ver Lütfü!
Kuyruktaki koyunlar duvara büzüşmüşlerdi. Ses çıkarmadan diz çökmüş titriyorlardı. Çuvalı yerde sürüyerek dışarıya çıktım. Arkamdan kapıyı kilitledim. Onlar orada kalsındı; bu paraya layık değiller. Sokağın gürültüsü yüzüme vurdu. Torbaya elimi daldırıp banknotları yoldan geçenlere dağıtmaya başladım. Alın kardeşlerim, bu parada sizin de hakkınız var, sizin paralarınız bunlar. Alın dedim. Hah hah ha!
Başta, uzattığım banknotlu elimden yılanmış gibi korkarak yanından dolaşıp giden aptallar oldu. Ama orta yaşlı bir kadın iştahla bir deste kapıp -nedense yalnızca bir deste- çantasına atıp hızla uzaklaştı. Çocuklar etrafımda toplanmıştı. Hepsi aldı hakkını! Hah hah ha! Salak bir emekli memur tip burnuyla uzaktan bakarak geçti gitti. Başkaca da kimseyi göremedi gözlerim. Çünkü etrafım para isteyen azgın tiplerle sarılmıştı. Uzaktan polis sirenlerini duydum yalnızca. Sabahat Hanım ayağının altında polise bağlı alarm düğmesine basmıştı anlaşılan.
Torbada daha para vardı. Polisler akbabalar gibi üzerime çullanmadan son banknotları da kalabalığa konfeti gibi fırlattım. Bir kaç işgüzar polis paraları alanların peşinden koşup kovalamaca oynadılar. Komiser başımdan aşağıya basıp polis otosuna sokarken bir kahkaha daha attım. Pişmanım komiserim, dedim, pişmanım Sabahat Hanım, pişmanım Gül Hanım, valla pişmanım, niçin yaptım bilmiyorum, ama mutluyum, çünkü paranın ne olduğunu anladım ben biliyon mu, hah hah ha!..
Ahmet Yıldız
Gercekedebiyat.com
Sınıf arkadaşlarımın çoğu üniversiteyi kazandı. Liseyi bitirince üç yıl denedim kazanmayı. Ama lise yıllarımda karate kurslarına gitmiş olmamın, kazanmam için bir yardımı olmadı elbette. Babam üniversiteye hazırlık kurslarına gönderecek para bulamadıydı. Yedi kardeşiz. Erzincan’dan gelmiş babam. Kolay değil herkesi dershaneye göndermek. Keyfimden değil kursa gitmemem yani. (Dershaneye gitmeden kazanmış babayiğiti bana gösderin.) Okuyup da ne olacak dedi kahveden abilerim. Babana yük olursun yalnızca; kızlarla gezip tozmalar tek artısı, sonra yine işsiz güçsüzsün, dediler. Kızsa en âlâsı burada, bankada da var gerçekten. Hepsi, lise sonların hayali olan siyasal, iktisat mezunu filan üstelik.
YORUMLAR