Devrim gazetesinin 50. Sayısında yazan farklı yazarları şöyle sıralayabiliriz: 4. Sayfada İlber Ortaylı, Cevat Geray’ın “Halk Eğitimine Giriş” isimli kitabının tanıtımını yapıyor. Yine bu sayfada Zihni Küçümen, “Orhan Kemal ve Helva ile Halva” başlıklı bir yazı kaleme almış. 5. Sayfada “Anadolu Yollarında” başlığı altında Güngör DilmenDin Bezirgânları”,  Adalet Ağaoğlu ise “Doğu Anadolu’yu Gezmek” başlıklı birer yazı dizisine başlamışlar.

 

Ankara’dan doğuya doğru giderek başladıkları bir seyahati anlattıkları bu yazı dizilerinin ilk bölümlerinden söz ederek 1970 Türkiye’sini kısmen de olsa anlamaya çalışalım.

 

Güngör Dilmen, yazısına “Türk Malı” bir Türkiye Karayolları haritası bulmakta ne kadar zorlandıklarını anlatarak başlıyor. Burada önemli olan ilk buldukları TCK haritasının Alman malı olması. Nevşehir’den başladıkları gezide kendilerine yabancı muamelesi yapılmasından duydukları rahatsızlığı anlatan Dilmen, Kaymaklı’da olası bir atom savaşına karşı kayaları oyarak yapılan sığınaklardan söz eder ve NATO’nun “esnek savunma” stratejisinin Türkiye’ye bir savaş halinde ne kadar pahalıya patlayacak sonuçlar yaratacağına değinir.

 

“…Adını bile koymuşlar, esnek savunma, demişler. Devler arasındaki nükleer çatışmanın peşrev faslında bizim yurdumuz yakıp yıkılır, milyonla insanımız duman olur. Bu deneyimin sonuçlarına göre taraflar ateşi kendi ülkelerine sıçratmamak için belki tırmanma savaşını durdururlar. ‘Esnek’ sözünün anlamı budur.

 

Savaşlarda müttefiklerimizin bizi nasıl hep kullandıklarını, omzumuzu okşayıp kendi savunmaları için bizi nasıl ateşe sürdüklerini biliyoruz. Birinci dünya savaşında başımıza gelen felaketler bu yüzden olmuştur. Son Kore savaşını, kendi basınımızın bize zafer diye yutturduğu Kunuri felaketini ansıyalım. Biz hala bilinçsiz kahramanlıklarımızla öğünürken, başta Amerikalılar, müttefiklerimiz bizim bu saflığımızla alay ediyorlar.”

 

Üçhisar, Göreme ve Ürgüp’e giden gezginler Ürgüp’te üretilen şaraptan tattıktan sonra Kayseri’ye varırlar varmasına ama bezirgânların duvarlarına çarparlar. Tarihi bir camiyi ziyaret etmeye kalkışırlar ama daha caminin avlusuna girerken cami cemaati ısrarla ayakkabılarını çıkartmalarını ister. Caminin içine değil, avlusuna girmek isteyen iki kadına karşı kalabalığın koro halinde “pabuçlar, pabuçlar” diye karşı çıkışlarıyla Gezi direnişi sırasında Başbakan’ın “Camiye ayakkabılarıyla girdiler” bağırtısı arasındaki fark, günümüzde politikanın, en baştaki politikacılar tarafından nelere alet edildiğinin somut olarak ortaya çıkmış olması ve ne kadar avamlaştırıldığıdır. Politikacılar da politikalar da iyice ayağa düşürüldü, pespayeleştirildi.

Konumuza dönelim. İkisi kadın olan üç gezgin, kalabalığın bağrışmasının sürmesi karşısında camiyi gezmeden ayrılmak zorunda kalırlar. G. Dilmen’in bu konuyla ilgili değerlendirmesi sanki bugünleri görür gibi.

 

“Kayseri’deki TÖS kongresinde öğretmenlere saldırılması, zavallı bir kadının (öğretmen sanılarak sokaklarda sürüklenilmesi bir rastlantı değildir. Kayseri, inançları kendi çıkarları için yozlaştıran sömürü düzeninin kalesi olmak üzere. (abç)

 

Bu ilimizin ilerici devrimci halkından özür dilemeyi gereksiz buluyorum, çünkü… kendimi onlardan ayrı tutmuyorum.”

 

Günümüzde çoğu insanın hatırlamadığı, bilmediği Kayseri Olayı’ndan burada yeri gelmişken kısaca söz edelim: 7-8 Temmuz 1969’da meydana gelen Kayseri Olayı’nın başlangıcı, 1970’li yıllardaki faşist kalkışmaların provalarından biri gibi olması bakımından önemlidir. Söz konusu günlerde Kayseri’de TÖS’ün Genel Kongresi yapılacaktır. Bu kongrenin burada yapılmasını fırsat bilen ya da yapılmasını istemeyen gerici güçler, 7 Temmuz gecesi bir dernek, iki cami ve imam hatip okulu yakınında bomba patlatarak gericilerin ayaklanması için gerekli tahriki yaparlar. “Allahsız komünistler camileri bombaladı” yalanını hızla yayarlar. Adeta bu işareti bekleyen gericiler TÖS kongresinin yapıldığı Alemdar Sinemasını basarlar. Önce sinemayı taşlarlar, sonra sinemayı ateşe verirler. Bu arada aralarında TÖS Başkanı Fakir Baykurt’un da olduğu birçok kişi yaralanır. Bu olaylar olurken ortalıkta ne polis, ne de asker vardır. Saldırganlar ise “tekbir” getirerek şehir içinde de saldırılarını sürdürürler. TİP il merkezi olarak kullanılan büroyu, Avukat Mustafa Tok’a ait yazıhaneyi, TÖS şubesini,Tok ve Emin Kitabevi’ni tahrip ederler.Bazı otelleri ve barları da basan gericilerin bu saldırıları nedeniyle 20’ye yakın insan yaralanır, bazı işyerleri yağmalanır. Sokaklarda yakaladıkları başı açık kadınlara da saldırırlar… 6 saat süren bu ayaklanma üzerine Vali, TÖS’ün Genel Kongresinin Kayseri’de yapılmasını yasaklar, Komando ve Toplum polisi çağrılır. Öğretmenler ise, Orduevine sığındıktan sonra askeri araçlarla şehir dışına çıkarılırlar ve sonra Ankara’ya giderler.

 

TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt bu gerici kalkışma hakkında hükümeti sorumlu tutar ve Valinin TÖS’ün önceden yaptığı uyarıları dikkate almadığını belirtir.

 

Bu olayları yönlendirenlerin, olayların olduğu sıra Kayseri’de bulunan AP Senatörü Haydar Dikeçligil ile AP Kayseri Milletvekili Mehmet Ateşoğlu olduğu belirtilir. Ateşoğlu, olaylardan sonra verdiği demeçte şunları söylüyordu:

 

“Türk milleti, milli varlığını ve imanını korumak için meşru müdafaa hakkını kullanarak, Moskof kini ve intikamıyla şahlanacak ve mutlaka satılmış kızıl Moskof uşaklarını köpekler gibi gebertip yok edecektir...” (10.7.1969, Milliyet)

 

Bu şahıs Eylül ayında yaptığı bir açıklama ile nasıl bir kafa yapısına sahip olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu:

 

“Komünistlerin kafalarını ezeceğiz. Endonezya olayları hiç kalacak” diyordu. (Cahit Kayra, s.309)
 

Kayseri’de Valinin, polisin saldırganların provokasyon ve saldırılarına engel olmamasının nedeni sol, sosyalizm düşmanlığıydı. Solculara karşı yapılacak böyle bir saldırı onlar için normaldi ve hatta gerekliydi. Soğuk Savaşçıların kafalarına göre, öğretmenler bu tür saldırıları dünden hak ediyorlardı. Başbakan Demirel’in The New York Times gazetesinin sahibine söylediği sözler bu tür saldırıların gerisindeki nedenini ortaya koymaktadır:

 

“Başbakan Demirel’e göre, Türkiye nüfusunun %42’si 15 ve daha aşağı yaşlardadır. Bu ülke gençlerin çoğunlukta olduğu bir ülkedir. Ve bu gençleri eğiten öğretmenler, Amerika’ya karşı oldukları taktirde yarının kuşaklarının Amerika’dan nefret etmesi doğaldır. Onun için çok geç kalmadan probleme bir çözüm yolu aranmalıdır.” (13 Ağustos 1968 tarihli Cumhuriyet’ten akt. Çağlar Kırçak, Türkiye’de Gericilik 1950-1990, s.199, İmge Kitabevi)

 

Kayseri’de saldırılar bittikten, öğretmenler şehirden çıkarıldıktan sonra, kentte geniş güvenlik önlemleri alınıyordu. Bu arada saldırıya yer veren gazetelerin satışı da yasaklanıyordu.

 

TÖS Kongresi 10 Temmuz'da Ankara'da tamamlanır. Kongreye çağrılan CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit'i öğrenciler ve öğretmenler yuhalarlar. Tepkiler, CHP'nin bu olaylar yaşanırken sessiz kalması dolayısıyladır.

 

Anadolu yollarında yürüyüşüne devam eden Güngör Dilmen ve arkadaşları Adana’ya varırlar. 1970 yazının Adana’sının nasıl olduğunu yazardan okuyalım. Yazarın gördüğü Adana’nın, 12 Mart döneminin de etkisiyle, 1970’lerin ikinci yarısına kadar faşistlerin önemli bir üssü haline sokulduğunu biliyoruz. Bu gidişi kısmen de olsa anlamak için yazarın değerlendirmesine göz atalım:  

 

“On yıl var görmeyeli, Adana kendini Çukurova emekçilerine iyi bir yaslamış, gelişip gidiyor. Hallerinden pek memnunlar, bir de şu soldaki kıpırdanışlar olmasa.

 

… Vardığımız gece, şehirde gezerken, caddelerde sokaklarda her yirmi adımda bir halkı komünizmle savaşa çağıran duvar ilanları gördük (abç)… Sağcılar bu tür propagandalarında ‘sosyalizm’ sözünü kullanmaktan dikkatle kaçınıyorlar. Belki de kavram karışıklığına yol açmamak için. Sosyalizm, sosyalist sözcükleri artık gericiler için de etkisini yitirmiş, kullanışsız deyimler. Türkiye’nin hiçbir yerinde sosyalizmi eleştiren kınayan kişilere rastlamadık. İlle komünizm. Din düşmanlığı, servet düşmanlığı ile eş anlamlı bir öcü-kavram olarak ellerinde bir ‘komünizm’ damgası var. Bir gün onu da yitirecek olurlarsa kompradorlar cephesinde tam bir bozgun başlayacak.”

 

Midas üçlemesinin ve Yıldız Kenter’in isteğiyle Ben Anadolu oyununu da yazan Güngör Dilmen, anlatısını “Küfe Demokrasi” başlığı altında sürdürüyor. Bu anlatı, ülkemizin kırk yılda nerden nereye getirildiğinin çok isabetli bir kanıtı. Zamanında siyasetin kötü örneklerini gözler önüne seren bu yazıdan hareketle özelleştirme saldırısıyla üretimin özel sektörün insafına terk edilişinin köylü için ne anlama geldiğini ve Başbakan’ın ağzından düşürmediği “sandık” demokrasisinin geçmişini görebiliriz. Son kırk yılda ekonominin teslim alınışına, siyasetin gericileştirilmesine hep birlikte tanık olduk.

 

“Küfe demokrasisi sandık demokrasisinin Gaziantep yöresinde uygulanış biçimidir. Küfe, üzüm küfesidir. Ünlü fıstığının yanı sıra Gaziantep’in üzümü de önemli. Kilis yollarında yemyeşil bağları gördükçe seviniyorduk. Çorak toprakların ağır baskısından sonra bu yeşillik insanı umutlandırıyordu. Oysa bu ürün değerlendirilemiyor, çoğu heba olup gidiyormuş.

 

Üretici üzümünü Tekel’in rakı fabrikasına satmak derdinde. Başka alıcı yok. Oysa Tekel fabrikası ürünün ancak onda birini satın alacak kapasitede,…, ürünün çoğu tehlikede. Tekel fabrikası o yıllık işleme kapasitesine göre köylere üzüm küfesi gönderir, ‘sizin köyden bundan fazlasını alamam’ dermiş. Küfe demokrasisi işte burda işe yarıyor. Milletvekili adayları seçim kampanyalarında köy köy dolaşıp: ‘Beni seçerseniz Tekel fabrikasına aracı olur, sizin köye helalinden şu kadar küfe göndertirim’ diyor, köylüler de vaat edilen küfe sayısına göre oylarını kullanıyorlar, bu arada: ‘Bey, söz verdiğin sayıda küfe gelmezse bir daha bizim köye uğrama’ diye işi sağlama bağlamaya çalışıyorlar.

 

Ama küfeler hep eksik gelir, köylü çürümeye yüztutan üzümüyle baş başa kalırmış…”

 

Güngör Dilmen yazısının devamında, köylünün satamadığı üzümünü pekmez yaptığını, pekmezi kaynatmak için yakılan onca ağaca rağmen pekmezden de para kazanamadıklarını anlatır. Antep’te kaldıkları otelde beş kez sabah ezanı dinlemek zorunda kaldıklarını da belirtir ve bu bölümü bitirir.

 

Yazıyı uzatmak pahasına Adalet Ağaoğlu’nun gözlemlerine de yer vermek istiyorum. Böylece 1970’de Doğan Avcıoğlu’nun gazetesinde yazan Adalet Ağaoğlu ile ikibinlerde “yetmez ama evet”çi olan Adalet Ağaoğlu’nun o yıllarda bazı sorunlara yaklaşımını görmüş oluruz.

 

“… Doğu Anadolu insanımız ile en uzun ve içten konuşmaları otobüs ve minibüslerin içinde koyulaştırıp o yürek dağlayıcı yabancılaşmanın bir ölçüde otobüs ve minibüslerin içinde ortadan kalkabildiğine tanık olmak. (Otobüs ve minibüs içleri, Türkiye’de kendi ulusumuzla altı ya da sekiz saat için olsun aynı koşulları paylaşabildiğimiz tek ortam. Bunun bile aynı şey demek olmadığını nerdeyse unuttuğumuz dakikalar var.) İkincisi ise sıcağa, toza, kokuya bağışıklık kazanmak. Bir çeşit öz-eğitim. Öte yandan otobüs ve minibüslerin ter, soğan, deri, tulum peyniri, benzin, gazyağı, hıyar, lahmacun, saman, koyun ve sürekli toz kokan içleri olmasa bence doğulunun sesini çok az duyabilecektik. İnsanlar yolculukta daha bir özgürleşir. Korkularından, komplekslerinden, çevresinin güdümünden sıyrılır. Cemaat camide, ağa köyünde-kentinde, devlet memuru dairesinde kalmıştır. Güzelce bir dili çözülür dilini tutmak zorunda bırakılan vatandaşın…

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)