Gülün yakıldığı yer / Mehmet Ercan
Mehmet Ercan'dan güzel bir öykü daha...
Gece yabani kuşların, cırcırböceklerinin ve göldeki kurbağaların sesleriyle yankılanıyordu. Kuşlar ve kurbağalar anlaşmışçasına koro hâlinde birbirlerine eşlik ediyorlardı. Zaman zaman baykuşlar da söylenen bu şarkılara bet sesleriyle katılıyorlardı. Yıldızlar karşılıklı göz kırpmaya devam ediyor, kayan her yıldız, karanlığın içinde kısa bir iz bırakarak bir yerlerde yitip gidiyordu. Yıldızların şavkı, suların aynasına düşerken, gecenin ecesi bulutların arasında, âşıklarını deli edercesine arz-ı endam ediyordu. Uzaktan ay’a uluyan köpek sesleri duyulurken, kimi köylüler bu ulumaları uğursuzluk sayıyor, kimileri de erkek köpeklerin aşk çağrısı olduğuna yoruyorlar-dı. Karanlığın içinden gelen adam, hırsızların sessizliğiyle Hüso Amca’nın bahçesine yaklaşmaktaydı. Çitin üzerinden atladıktan sonra, elini cebine soktu, çakı-sını çıkardı. Hüso’ nun özellikle üzerine titrediği, gözü gibi koruduğu güle doğru yürümeye başladı. Çakıyla gülü dalından kesip aldı. *** Gözleri bağlı iki gündür daracık bir hücredeydi. İşkenceciler hücreye attıklarında hemen gözbağını çıkarıyor, etrafını tanımaya çalışıyordu. Uzun süre gözleri karanlığa alışmıyor, belli bir zaman sonra yavaş yavaş etrafını seçebiliyordu. Bugünü kaba dayakla geçirmişti. Her yanı ağrılar içindeydi. Elleri, yüzül-ecek bir koyunun üflenmiş derisi gibi şişmişti. Şişliklerden dolayı parmaklarını toplayamıyordu. Bir insanın ellerinin bu kadar şişebileceğini hiç düşünmemişti. Daha düşünemediği neler başına gelecekti kim bilir? Kendisi suç işlemediğine inanıyordu. Oysa işkenceciler onu suçlu oldu-ğuna çoktan karar vermişlerdi bile. Hücrede duygusallaşmış, adeta şairleşmişti. “Hangi kuş tutsak olmak ister, hangi orman yağmalanmak…Ya bir halk, bir halka nasıl tutsak edilir, bir insan bir insana? Bırakın bütün kuşlar özgür olsunlar! Bırakın bütün ormanlar, bütün canlılar özgür yaşasınlar!” diyordu içinden. Düşündüklerini bağıra bağıra haykırmak istiyordu. Tam böyle düşüncelere dalmışken, hücrenin kapısı vurulmaya başlandı. Kapıyı vuran işkencecilerdi. Emreden bir ses tonuyla: “Ulan Allah’ın kuyruklusu, hazırlan seni götüreceğiz! ” diyordu. Göz bağını aceleyle gözlerine geçirdi. Bura-da gözbağını çözmek ayrı bir suçtu. İşkence yapanlar tanınsın istemiyorlardı. Çünkü tanındıkları an, yaşamlarının tehlikede olacağını, deneylerinden öğren-mişlerdi. Can yakanın, canının yakılacağını iyi biliyorlardı. Bunun için göz bağına çok önem veriyorlardı. “ Epeydir dinleniyorsun, haydi yürü bakalım! Seni beda-va tayyareye bindireceğiz!” diyordu hırıltılı bir ses tonuyla biri. İkinci işkenceci hiç konuşmuyordu. Konuşanın kıdemli olduğu anlaşılıyordu. Kıdemli varken, kıdemsiz konuşamazdı. Emirleri kıdemliler verirdi. Hırıltıyla konuşan: “Seni biraz uçuracağız! Sayemizde uçmayı öğreneceksin!” dedi. Ses tonunda alaylı bir tavır seziliyordu. Hiç konuşmadı. İki işkenceci arasında Tayyareye bindirilmeye götürülüyordu. Tayyareye bindirilmenin ne olduğunu bilmese de bir işkence türü olduğunu hemen anlamıştı. *** Gülü koparan adam, öfkeyle kendi kendine homurdanıyordu: “ Şimdi göreceksin, senin çıranı yakacağım! Sen beni hiç tanımamışsın! Elinde tuttuğu güle hakaretler yağdırıyordu. Bu öfkeli konuşmayı herhangi biri duysa, bir insan-la tartıştığını sanırdı. Oysa öfkelendiği şey, sade bir güldü. Gülü çalan adam, evine varmak üzereydi. Yalnız yaşıyordu, karanlık bir tipti. Kafadan biraz çatlak sayılırdı. Yapamayacağı kötülük yok gibiydi. İçki, kumar, eroin, esrar; ne deseniz kendisinde vardı. Son zamanlarda da ortamın hassaslığından yararlanmaya çalışıyordu. Muhbirlik yaptığı söyleniyordu. Köylü-ler onun için kendisini sevmiyorlardı. Gül hırsızı evine varmıştı. Merdivenleri çıkmaya başladı. Merdivenin başında durdu; gülü çardakta fırlatıp yere attı. “Nasıl olsa sabah solar gider.” diyerek eve girdi. *** Şafak sökmek üzereydi. Görebilen insanlar için şafak söküyordu. Gözü bağlı insanlar içinse, gün-gece belirsizdi. İşkencecilerin “tayyare” dediği şey, değişik bir işkence türüydü. Çırılçıplak, soyunuk bir hâldeydi. Onu bir sandalyenin üzerine oturtmuşlardı. Başının arkasına, omzunun üzerine bir ağaç koydular. Ürkekçe, bacaklarıyla edep yerini kapatmaya çalıştı. İşkenceciler alaylı bir tavırla: “ Kapatma oranı kuyruklu, aramızda nasıl olsa bayan yok” dediler. Sonra ustalaşmış ellerle, kollarını ağaca sarmaya başladılar. Kollarını iki yana açık bir vaziyette iyice sardılar. Bu şekilde ayağa kalksa, çarmıha benzeyecekti. Korkmaya başladı. İçinden ağlamak geliyordu. Ne ki ağlamayı gururuna yediremiyor; kedinin eline düşmüş fare gibi hissediyordu kendisini. Yüreği göğsünü yırtacakmış gibi atıyor, bir yandan de korkusunu işkencecilere belli ettirmemeye çalışıyordu. Fakat yüreğine söz geçiremiyor, kalbi atıyor atıyordu. O an dağlarda olmayı ne çok istemişti? Ama bu kafesteki bir şahinin dağları özlemesi gibi imkânsızdı. Şu an karanlığın zebanileri güçlüydüler. Kendi-sine zorla istediklerini yapıyorlardı. Devran onların devranıydı. Her zorba gibi, onlar da bunun gereğini yerin getiriyorlardı. Başından aşağıya ansızın su dökmeye başladılar. Islanmıştı. İşkencecilerin ne yapmak istediklerini bir an anlayamadı. Oysa işkenceciler ne yapmak istedik-lerini çok iyi biliyorlardı. Sonra ağır ağır ayaklarının yerden kesildiğini fark etti. Bir şeyle havaya kaldırıyorlardı. Bir karış yerden kesilmişti ki kaldırma işini dur-durdular. Sağ elinin serçe parmağına, sağ ayağının küçük parmağına ince bir tel bağladılar. Yüreği hızlı hızlı çarpıyordu. “Ne yapıyorsunuz alçaklar?” dedi öf-keyle. Bunu söylemesiyle çenesinin altına şiddetli beş altı yumruk yemesi bir olmuştu. Dili dişlerinin arasında kalmış, ağzı kanla dolmuştu. İşkencecilere tükürürcesine ağzında biriken kanı belirsizce savurdu. İşkenceciler: “Tükür Allah’ın kuyruklusu tükür! Birazdan bunun hesabını senden nasıl olsa soracağız!” demekle yetindiler. Tel bağlama işi bitmiş, havaya iyice kaldırılmıştı. Elektrik şoklarının ard arda verilmesiyle birlikte, feryatları işkencehanede yankılanmaya başlamıştı. Ne ki duvarların gözleri kör, kulakları sağırdı. Kimse onu duymuyor, feryadına yanıt vermiyordu. Bayılmıştı. İşkenceciler su döküyor, onu uyandırıyor, elektrik şokla-rına devam ediyorlardı. Aynı anda, vücudunun binlerce yerine sanki iğneler sap-lanıyordu. Vücudu geriliyor, sağa sola sallanıyor, feryat- figan etmekten başka bir şey yapamıyordu. Su dökmenin nedenini daha sonra öğrenecekti. Su, hem işkence göreni uyandırıyor, hem de iletken olduğu için acının artmasını sağlıyordu. Kendisini iyice kaybetmişti. Ne kadar elektrik verdiklerini ve “Tayyarede” ne kadar kaldığını bilmiyordu. Kendisine geldiğinde, çırılçıplak hücrede olduğu-nu anladı. Dilinin kanaması durmuş, kan, ağzının etrafında pıhtılaşmıştı. *** Gün epey ilerlemişti. Gülü çalan, uykudan uyanmış, elini yüzünü yıkıyordu. Kahvaltısını hazırladı. Sabah sabah iştahı yoktu. Bir iki şey atış-tırdıktan sonra kahvaltı tepsisini kaldırdı. Evden çıkınca kahvehaneye gitmeyi düşünüyordu. Giyindi. Kapıyı açıp merdivene çıktı. Ayakkabısını giyerken, gözü güle ilişti. Birdenbire ürperdi. Gül, koparıldığı tazeliğiyle duruyordu. Korkuya kapıldı. Gördüğüne inanmak istemiyordu. Kendisini çimdikledi. Canı acıdı. Demek ki aklı başındaydı. Gördüğü yalan olamazdı. Gül, ne sararmış, ne de solmuştu. Oysa onun çoktan sararıp solması gerekirdi. Neredeyse dalından koparılalı on iki saat olmuştu. Kutsal bir şeye yaklaşırcasına güle yaklaştı. Korkarak elini ona uzattı. Sapından tutarak ağır ağır yerden kaldırmaya başladı. Ürpererek gülün yapraklarına dokundu. Burnuna götürdü. Gülü koklamaya başladı. Gül dalı, yeşilliğinden, çiçeği renginden ve kokusundan hiçbir şey yitirmemişti. Gül, güzel güzel kokmaya devam ediyordu. Bunun her hangi bir açıklaması olamazdı. “ Sihirli midir nedir?” diye kendi kendisine sormaya başladı. Gül başına belâ olmuştu. Ne yapacağını, onu nereye koyacağını şaşırmıştı. Gülü ayaklarının altına alıp ezmek istiyor, gören olur diye kendisini tutuyordu. Zaten adı çatlağa çıkmıştı. Böyle bir şey yaptığını gören olsa, adı artık kesinlikle deliye çıkardı. Gülü ezip, çiğneme işini, geceye bırakmaya karar verdi. *** Tutuklu, günden, geceden habersiz, ağrılar ve acılar içinde inliyordu. Ayakta duracak hâli kalmamıştı. Hücre kapısı ansızın açılmış, içeriye bir şey bırakıldıktan sonra aynı hızla demir kapı tekrar kapatılmıştı. Gözbağını açtı, bırakılan şeye elini uzattı. El yordamıyla biraz aradıktan sonra onu buldu. Bu, bir ekmek parçasıydı. İçine biraz helva konulmuştu. Oysa ekmeği yemek için ağzını açacak hâli kalmamıştı. Çenesi ağrılar içerisindeydi. Dili yaralıydı. Sadece susa-mıştı. Elektrikli “Tayyare işkencesi” vücudunda bulunan bütün suyu almıştı. Bıraksalar, ağzını musluğa dayayarak dakikalarca su içebilirdi. “Su! Su!” diye inlemeye başladı. Sesini duyan olmamıştı. İşkenceciler duysalar bile, duymazlık-tan geliyorlardı. Hücrenin rutubetten pas tutmuş demir kapısını yaralı diliyle usulca yalamaya başladı. Daha yüksek sesle: “Suuu! Suuu!” diye tekrar bağırdı. Bu sefer işkencecilerin duymaması imkânsızdı. Yine ses veren olmadı, Tutuklu, hücrede devrilmemek için kendini zor tutuyordu. Daha fazla dayanamadı, hüc-renin içinde baygın bir şekilde yere devrildi. *** Gün dışarıda kararmak üzereydi. Gülü koparan, gecenin iyice kararmasını bekliyordu. Bu gece, gülden kesinlikle kurtulacaktı. Onu ayaklarının altında çiğ-neyip ezecekti. *** Tutuklunun hücre kapısı birdenbire açıldı. Üzerine bir kova su boca ettiler. Bayılmış olan genç, kendisine gelmeye başladı. “Su! Su!” diye inledi. Hücrede çamura dönen suyu içmeye hazırlanırken, işkenceciler onun ayak-larından tutarak dışarıya çektiler. Tekme tokat giriştiler. İşkencecinin biri sırtına binmiş, habire ağzını, yüzünü yumruklarken, diğeri ise rastgele tutukluya tekme atıyordu. Bir ara gözbağı açılır gibi oldu. Zebaniler bunu gördüler; acele bir şekil-de gözbağını yeniden daha sıkı bağladılar. İşkenceye kaldıkları yerden tekrar de-vam ettiler. Bayılmıştı. Ağzından, burnundan yine kan akıyordu. *** Gül, çardağın dip köşesinde betonun üstündeydi. Ay ışığı, geceyi gün gibi aydınlatıyordu. Hırsız, bir insanı tekmeler gibi gülü tekmelemeye başladı. Duvara çarpan gül, tekrar adamın ayaklarının önüne düşüyordu. Defalar-ca bu şekilde gülü tekmeledi. Sonunda onu ayağıyla iyice ezdi. Kan kırmızısına benzeyen bir şey gülden akmaya başladı. Onu öylece bırakıp evine girdi. Kalbini öfkeyle karışık kin ve nefret dalgası sarmıştı. “Yoksa kafayı mı üşütüyorum?” diye kendisine sormaya başladı. “Yoksa bunlar delilik belirtisi mi?” demekten de kendisini alamıyordu. Kalkıp bir güle baksa mıydı? Ama buna cesaret edemiyordu. Ya güle bir şey olmamışsa; o zaman kafayı oynatması işten bile değildi. Bu durumu sağa sola anlatsa, resmen deliler arasına katarlardı. Bunu hiç yapamazdı. Böyle bir şey, köyde sonu olurdu. Bu ruh hâli içerisinde, olduğu yerde uyuyakaldı. *** Tutuklu, hücrede baygındı. O da gül gibi yaşama direniyordu. Bundan başka elinden gelen bir şey yoktu. Sonucu ne olursa olsun direnecekti. Karanlığın zebanilerine boyun eğmeyecekti. *** Hırsızın sabah ilk işi, güle bakmak olmuştu. Gül, yine ışıl ışıldı. Sanki gece ezilen, tekmelenen o değildi. Hırsız, çıldıracak gibiydi. Evinin kapısını hızla kapat-tı. O gün evden dışarıya hiç çıkmadı. “Kesinlikle deliriyorum” demeye başladı, evinin içinde kendi kendisiyle konuşarak. *** İşkenceciler de delirmek üzereydiler. “Bak şu Allah’ın kuyruklusuna, bayağı yaman çıktı. Oysa çokları bunun yarısına dayanamadan öbür tarafı boylamışlardı.” diyorlardı aralarında. *** Hırsız, buzdolabından otuz beşlik rakı şişesini aldı, kapağını açtı, başına dikerek içmeye başladı. Beş altı yudum içtikten sonra, odanın köşesindeki min-derin üzerine oturdu. Kederli kederli birkaç defa of çektikten sonra; tekrar şişeyi başına dikti. Yarım saat geçmeden şişenin sonunu getirdi. Buzdolabında bu-lunan diğer şişeyi almak için ayağa kalktığında sallanıyordu. Sallına sallına buz-dolabının olduğu yere vardı, şişeyi dolaptan aldı, kapağını açarak kafasına dik-meye başladı. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Köşesine gitmeye çalışırken yere yığıldı. Rakı şişesi elinden yere düşüp halıya aktı. Şişeyi aldığında içinde rakı kal-madığını gördü. Boş şişeyi duvara fırlattı. Şişe duvarda iz bırakarak parçalandı. “Lanet olsun sana! dedi, rakı şişesine öfkelenerek. “Sen de beni anlamıyorsun! Anlamaya çalışmıyorsun!” diyerek, söylenmeye başladı. “ Böyle olmayı ben mi istedim? Böyle olduysam sadece suç benim mi? Ben doğarken suçlu mu doğdum? Kim böyle olmak ister ki? Benim böyle olmamda annemin, babamın, çevremin hiç mi suçu yok? Böyle olmayı ister miydim? Köylüler iğrenerek bana bakıyorlar. Onlara göre ben bir pisliğim. Doğru. Bu durumdaysam kötüysem onların hiç mi suçu yok? Hangisi elimden tuttu da ben hayır dedim. Akrabala-rım bile elimden tutmadılar. Beni vahşi bir kedi yavrusu gibi sokaklara saldılar. Bir ailemin olmasını istemez miydim? Hiç kimse aç mısın, tok musun? diye sor-madı. Annem sevdiğine kaçmışsa, bir hata yapmışsa, cezasını bana niye ödeti-yorlar? Benim bu olayda suçum ne? Ben mi ona kaç git dedim? Bana niye Orospu çocuğu diyorlar? Annemin hatasını neden bana yüklemeye çalışıyorlar? Neden beni hor görüyorlar? Anneme duydukları nefreti benden çıkarmaya çalışıyorlar. Bu haksızlık değil mi? Kötü arkadaşlar edindiğimi söylüyorlar. Ne yapabilirdim ki onlar bana kucak açtılar. Bana sahip çıktılar. Aç kaldığımda ekmeklerini benimle paylaştılar. Ben de onların yanında onlar gibi oldum. Şimdi de beni suçluyorlar. Köylülerin bunda hiç mi suçu yok? Hangisi bana bir gün iş verdi de yok dedim. En kolay şey beni suçlamak. Sadece bunu yapıyorlar. Böyle-ce kendilerini rahatlatıyorlar ” diyordu ağlayarak. Öylece sızıp kaldı. Gülü ezdiği ikinci günün sabahı uykudan kalktığında ilk işi güle bakmak oldu. Fakat gül yine ışıl ışıldı. Hırsız iyicene zıvanadan çıkmış, delirmişçesine evin içinde bir o yana, bir bu yana volta atmaya başladı. “ Yok yok, kesinlikle delire-ceğim! Aklımı zay edeceğim! ” diyordu fısıltıyla. “ Onca insanı ihbar ettin; buda-la adam bunlar cezasız mı kalacaktı?… Haydi onları savunacak kimseleri yok, Allahları da mı yok! Onca insanın canını yaktın. Kimi işkence gördü, sakat kaldı, kimisinin yuvası yıkıldı! Kimisinin çoluğu çocuğu perişan oldu! Bunun bir cere-mesinin olması lazımdır! İşte sen de şu an onu ödüyorsun! Uf Allah’ım, kafayı yiyeceğim! Bir deli doktoruna mı gitsem acaba! ” diyordu öfkelenerek. “ Peki, Hüso’nun oğlundan ne istedin? Onu da sen ihbar ettin! Ben çok kötüyüm, çok! ” diyerek, bir elini yumruk yapıp diğer elinin içine vuruyordu. “ O şimdi işkence-dedir. Kim bilir ona ne yapıyorlardır? Oysa sana çok iyiliği dokunmuştu. İçki ko-masına girdiğinde, o seni alıp ilçedeki hastaneye götürdü. Paran yoktu, o sana ilaç aldı. Sen bu iyilikten de mi utanmadın, gittin onu ihbar ettin. Paran tükenir, gider ondan borç para alırdın, yok demez cebindeki harçlığını sana verirdi. Yok yok ben çok kötüyüm, çok! ” diyordu vicdan azabı içinde. *** Pekiyi kimdi bu Baran? Neyin nesiydi? Muhbir kendisini neden sevmi-yordu? Neden onu ispiyonlamıştı? Kendisi şimdi onu düşünüyordu. Baran Hüso’nun oğluydu. Hüso ise gül hırsızının yakın akrabasıydı. Baran köyde çok seviliyordu. Köyde üniversiteyi ilk kazananlardandı. Ayrıca Baran yurtsever biri-siydi. Ülkede yürütülen siyasete aktif katılmış, özverili çalışmalarda bulunmuştu. Parti meclisi yedek üyeliğine kadar seçilmişti. Partinin birçok il, ilçe örgütlenme-lerinde bulunmuş, bölgede sevilen, saygı duyulan birisiydi. Ayrıca sanata, edebi-yata, kültüre yakın ilgi duyuyor, yer yer kendisi de şiirler, öyküler yazıyordu. Özellikle felsefeden çok hoşlanıyordu. İşte gül hırsızı bunu çekemiyor, için için Baran’dan nefret ediyordu. Baran’ı ihbar etmesinin gerekçesi de buydu. Pekiyi gülü niçin koparmıştı? Hüso, oğlu Baran üniversiteyi bitirdiği za-man, onun anısına bu gül ağacını dikmişti. Köyde bu ağaç Baran’la adeta özdeş-leşmişti. En garibi de gül ağacı senede bir gül açıyordu. Görenleri hayrete düşü-recek kadar, iri mi iri bir güldü. O, Baran’ın gülüydü. Şimdi gül de, Baran da ya-şamak için direniyorlardı. Hırsız, kendisinden geçmişçesine, kendisiyle içten içe hesaplaşıyordu. Öğlene doğru, evine bir arabayla bazı adamlar geldiler. Onu arabaya alarak gittiler. Gelenler ondan yeni ihbarlar istiyorlardı. “Yok artık ihbarcılık yapmayacağım” dedi. Gelenler: “Ya öyle mi? Biz sana yoku gösteririz! Bize yok demenin ne anlama geldiğini sana öğretiriz!” diyerek onu tehdit etmeye başladılar. Başına siyah bir çuval geçirerek, ellerini arkadan bağladılar. Gül hırsızı kendilerine yalvarmaya başladı: “Ne olursunuz, artık beni azad edin! Çok günaha girdim! Gidin başkasını bulun kendinize!” demesiyle, arabanın içinde kendisine yumruk yağması bir olmuştu. Karakolda, gül hırsızını iyice dayaktan geçirdiler. İhbarcılık yapacağına dair söz alınca tekrar bıraktılar. Karakoldan çıkmadan, oranın komutanı, gül hırsızını yanını çağırdı. Ağzı kapalı zarfı kendisine uzattı. Zarf oldukça şişkindi. Eve ge-lince zarfı açtı. İçinde beş yüz milyon lira vardı. Gül hırsızı, gözlerine inanamadı. Bu akşam kafayı iyice çekecekti. Vicdan azabını, ihbar ettiği bütün insanları unutmuş, yeniden eski kişiliğine bürünmüştü. İlçedeki birahaneye gitmek için evden çıkınca, gözü yine güle ilişti. Tekrar tuhaflaştı bir an. “Bu gülden kurtulmalıyım” dedi öfkeyle burnundan soluya-rak. “Bu gülden kurtulmadan bana rahat yok!” diyerek merdivenlerden aşağıya indi. Eski sap harmanın olduğu yere gitti. İki büyük sap tutamıyla döndü. Üstüne sap yapışmasın diye giysilerinden uzak tutuyordu. Bu iki tutamı yeterli gör-müştü. Sapı merdivenin ilk basamağına koydu. Çıktı, çardaktaki gülü aldı. Sapların üstüne yerleştirdi. Cebinden çakmağı çıkarıp sapı ateşe verdi. Arkasına bakmadan yürüyüp gitti. Ateş harlı harlı yanıyordu. “Artık gül-den kesinlikle kurtuluyorum” dedi içinden sevinerek. *** İçerdeki gül, gözaltına alınalı kaç gün olduğunu bilmeden, işkencede direnmeye devam ediyordu. Artık gücünün son noktasına geldiğinin farkın-daydı. Canilerin yapacakları ağır bir işkenceyi kaldıramayacağını çok iyi biliyordu. Bir ara hücrede uyuyakalmıştı. Babasının öldüğünü rüyasında görmüştü. Annesi ağlıyor, ağıtlar yakıyordu. Akrabası kadınlar feryatla göğüslerini yumrukluyorlardı. “Tamam oğlum Baran, bu senin son anların. İşkenceciler bu sefer se-ni kesin öldürecekler!” dedi ürpererek. Rüyanın etkisiyle ağlamaya başladı. Gözyaşları yanağında aşağıya doğru süzülüyordu. Tam o an hücrenin kapısı vuruldu. “Hey hain! Hazırlanasın, seni alacağız!” dediler. Aceleyle gözbağını gözlerine geçirdi. Bir iki dakika geçmeden hücrenin demir kapısı açıldı. Bu sefer üç işkencecinin arasındaydı. Senden bu defa kesinlikle kurtulacağız boclı (*)” dediler. Baran, ilk defa tuhaf bir korkuya kapıldı. Gördüğü rüyanın etkisiyle miydi, yoksa değişen işkencecilerin etkisiyle miydi, bunu çıkaramıyordu. Yeni işkenceciler, yörenin diliyle konuşuyorlardı. Üstelik bu sesleri bir yerden tanır gibiydi. Tanıdık birilerinin seslerine benzetiyordu. Fakat kim olduk-larını bir türlü çıkartamıyordu. “Gördüğüm rüyanın etkisiyle olmalı” dedi içinden. Ne kadar kendisini teselli etmeye çalışsa da öldürülme korkusunu yenemi-yordu. “Senden bu defa kurtulacağız" sözü mıh gibi beynine çakılmıştı. Yeni gelen işkenceciler ise Baran’ı gezici elektrikli işkenceye tabii tuttular. Baran taş kesilmiş, çözülmüyordu. İşkenceciler iyice deliye dönmüşlerdi. “Ya seni şimdi konuştururuz ya da sonsuza kadar susturacağız!” diyerek, Baran’ı korkutmaya çalışıyorlardı. Baran’sa susuyor, konuşmamakta ısrar ediyordu. Baran sustukça, cellatlar daha çok öfkeleniyorlardı. Sonunda Baran’ı gezici elektrikli işkenceden alıp başka bir yere götürdüler. İşkencecilerden birisi: “Bırakın ben onu konuşturmasını bilirim.” diye ısrar ediyordu. İşkencecilerden soruları soran: “Biz yapmadığımız işkence bırakmadık. Sen nasıl bir işkence yapacaksın ki bu kuyrukluyu konuşturacaksın?” diye onu öfkeyle azarladı. Fakat aynı kişi, düşüncesinde ısrar ediyordu. “Bana bir müsaade edin, size gösteririm ne yapacağım mı?” diyordu, papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayarak. “Haydi bildiğin ne ise yap da görelim!” dedi sorgulayan. Baran bacaklarının titremesine bir türlü engel olamıyordu. İşkenceci horoz gibi kabararak “Bak!” dedi arkadaşlarına, “Daha işkenceye başlamadan ayakları titremeye başladı bizim kıronun. (**) Sana şimdi gösteririm.” diyordu kendisinden emin bir sesle. “Sana şimdi gösteririm!” İşkenceci, Baran’ın yanına yaklaştı. Baran’ın saçına başına baktı. Baran’ın saç sakalı, günlerdir gözaltında olmasından dolayı kir pas içindeydi… İşkenceci elini cebine soktu, çakmağını çıkardı. Çakmakla, Baran’ın sakallarını tutuşturdu. Sakalların tutuşmasıyla saçının yanması bir olmuştu. Baran’ın saçı sakalı, bıyık-ları alev alev yanıyordu. Feryatları işkencehaneyi titretiyordu. Bu durum karşısında işkenceciler dahi dehşete kapıldılar. Ne yapacaklarını bir an bilemediler. Sonra kendilerini toparladılar. Baran’ın orada duran ceketini aceleyle başına sardılar. O arada işkencecinin biri, bir kova su getirip Baran’ın başından aşağıya döktü. Baran’ın başındaki yangını, zor belâ söndürdüler. Bir anda her tarafı yanık et kokusu sardı. İnsanı kusturacak kadar kötü bir kokuydu. İşkenceciler dahi kusmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. İşkencecilerden biri, Baran’ın başındaki ateşi söndürmek için sardıkları ceketi açtığında Baran’ı, işkenceciler bile tanıyamadılar. Baran’ın yüzü ucube bir yaratığa benziyordu. O Baran gitmiş, yerine korkunç bir yaratık gelmişti. İşkenceciler ikinci defa büyük bir dehşete kapıldılar. Bu manza-ra karşısında şaşkınlık dolu bakışlarla birbirlerine baktılar. Baran bağırmaya, ağlamaya, inlemeye devam ediyordu. Bir yandan da işkencecilere sövüp sayıyordu. İşkenceciler gördükleri yüz karşısında, Baran’ın kendilerine ettiği küfürleri duymamış gibi davranıyorlardı. Diğer işkenceciler, Baran’ı yakana bağırmaya başladılar. “Yahu sen ne yaptın? Aklını mı oynattın? Biz bunu nasıl amirlerimize açıklarız? Bu adam kısa bir süre sonra mahkemeye çıkacak. Hâkime, savcıya ne diyeceğiz?” diyordu sorgulamayı yürüten. Baran’ın saçı sakalı yanarken gözbağı da yanmıştı. Baran, kendisine bunca işkenceyi yapanları görmüştü. Gördüğü kişiler, yanıklarının acısını unutturmuştu. Çünkü, kendisine bu kadar canice davrananlar arasında, korucu akrabaları da vardı. Özellikle Baran’ı yakan akrabasıydı. Şimdi bu seslerin âşinalığını anla-mıştı. Birisi halasının, diğeri ise dayısının oğluydu. “Siz ha!” dedi Baran. Onlar da bu durum karşısında ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Baran’ın gördüğü rüya, gerçek olmak üzereydi. Ölen babası değil, kendisi olacaktı. Korucular, Baran’ı apar topar hücresine koydular. Kendi aralarında bu olayı tartışmaya başladılar. İlk önce Baran’ı yakana yüklendiler. Sonra bu işe nasıl bir çözüm bulacaklarını araştırmaya başladılar. Baran’ı yakan: “Neden bu kadar telaşlanıyorsunuz ki?” dedi. “Daha önce de böyle bir çok olayla karşılaştık. Bunun diğerlerinden tek farkı akrabamız olması. Bu alçak bizi kesinlikle tanıdı. Onu istesek de sağ bırakmayız. Bu bizim köyde sonumuz olur. Öyleyse yarın akşam onu götürüp bir tenhada kurşuna dizeriz, olur biter” deyince, diğerleri de bu düşünceyi uygun buldular. Karar verilmişti. Baran, yarın bir tenhada kurşuna dizilecekti. Savcıya ise bir yalan uydu-racaklardı. *** İçerideki gül, ağrılar ve acılar içerisinde inliyordu. “Bunların korucu olduk-larını biliyordum. Fakat insan yakacaklarını, bu kadar insanlıktan çıkabilecekle-rini hiç düşünmemiştim. Bunlar insan değil canavarlaşmışlar. Demek ki insan özbenliğini yitirince, her şeyi yapabilirmiş.” diyordu kendi kendine. Baran, akrabalarının yaptıklarını bir türlü kabullenemiyordu.“ Acaba yanlış mı gördüm, in-sanlar çift yaratılmışlardır.” diyordu acılar içinde kıvranırken. Fakat sağduyusu onu hemen ikna ediyordu. “Bu kadar benzerlik olamazdı. Hayır hayır kesinlikle onlardı. Sesleri dahi onların aynısıydı. Hareketleri, tavırları, mimikleri… Her şeyleri onlarınki gibiydi. Kesinlikle eminim, onlardan başkası olamaz ” diyordu ağrılar, acılar içindeyken. Sabaha karşı Baran’ın feryatları, inlemeleri kesildi. Hücreleri kontrol etmekle görevli işkenceci, hemen Baran’ın hücresine koştu. Baran’ın cansız bedeniyle karşılaştı… Baran ölmüştü. Bütün işkencelere dayanmış, fakat ateşin acımasızlığına yenilmişti. *** Uzak köylerin birinde; bir şair, yüzünü ay ışığına dönmüş, şu şiir okuyordu ez-berden: daracık hücreleri tanırım küf ve sidik kokarlar kaldım onlarda bir zamanlar karanlıktırlar soğukturlar ölü yüzleri gibi duvarlarında bakışlarım askılarında çığlığım kaldı saçlarımda yıldızların sevişmesi eseridir o günlerin ne boncuk gözlü çocuklarım ne kadınım şahinleri özlerdim bir de dağları ülkem kadar uzaktılar duymazlardı beni duyardım türkülerini ben onlardım onlar bendiler sevdim renklerin en güzelini tutuldum duyguların şahına umutlar yeşerirdi içimde coplar konuşurken tenimde tükürüğümle ovdum morluklarımı her işkence dönüşünde okşanmaya hasret tenimde yaralı bir ceylanın tablosu mıh gibi çakılırdı gözlerime sevinmediler hiçbir zaman sevinebilirsin sen koca bilge halk ustam tara bıyıklarını sonra bur… / … afili çek tespihini saçlarını arkaya savur sigaranın dumanını yandan sal yaralarımın gözyaşları kırmızı aktı lağıma karıştı ciğerlerim mem gibi sevdim seni uğulda ey büyük orman sevdamıza kâr etmediler bulup yolunu her seferinde baykuş renklerine inat güneşini yüreğimde sakladım umudumuzun etrafında duvarlar boynumuzdan darağaçları yorulur yorulmaz karanlıklar her çiçek ister toprağını her sevda vatanını kuşlarım göğüne hasret ölür sevda tanımaz barut öfkesi sülün boyunlar kırılır gökyüzü mavi kalır gözlerinde ölüm, zar tutar aşkımıza bilirim, her sevda yüreğinden sorulur çağırın yanıma bulutlar gelsin yağmurları çağırın, rüzgârları işvesini sevdiğim baharı fırat’ı çağırın, dicle’yi, murat’ı sularıyla yumak istiyorum kanla lekeli sokaklarımı bunca yalanla nasıl yaşarsınız nasıl sevişirsiniz sevgilinizle karanfili nasıl koklarsınız nasıl el sallarsınız bulutlara nasıl açarsınız kapağını kitapların onca kan bulaşmışken ellerinize nasıl dolaşırsınız sokaklarda sevdamızın yüreği böyle kanarken daracık hücreleri tanırım duvarlarında bakışlarım askılarında çığlığım kaldı *** Nöbetçi, sevinç içinde diğerlerine müjdeli haberi vermeye gitti. Diğerleri de Baran’ın hücresine geldiler. Bir hayvanı sürükler gibi, bacaklarından tutarak hücreden çıkardılar. “Tamam!” dedi işkencecilerden korucu olan biri, “infazdan kurtulduk. Şimdi bu leşi götürüp bir yol kenarına atalım. Böylece olur biter bu iş.” diyerek işi kolayladı. Çünkü bu işler onlar için sıradan sayılıyordu. *** Gül hırsızı, sabah bir arabayla ilçeden zil zurna sarhoş durumda evine döndü. İlk işi gülün yanıp yanmadığına bakmak oldu. Evet, gül yanmıştı. Artık rahat uyuyabilirdi. *** Üç gün sonra Baran’ın ölüsünü buldular. Ölüyü, babası Hüso sırtındaki benden teşhis etti. Baran’ın yüzü tanınmayacak haldeydi. Hüso’nun evi taziyeye gelenlerle dolmuştu. Köylü kadınların ağıtları yeri göğü yıkıyordu. Baran’ın cenaze namazı caminin önünde kılınacaktı. Namazın ön safında, Baran’ı yakarak öldüren korucu yakınları yer alıyorlardı. En yüksek sesle onlar ağlıyor, Baran’a yapılan insanlık dışı bu olayı, en çok onlar kınıyorlardı. Kulu / Zincirlikuyu 2007 ………………………………. (*): Kuyruklu. (**): Eşek sıpası. Mehmet Ercan
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR