Giden güzel insanların filmi: Rüzgârlar / A. Özlem Kalkan
Bu dönemi, İmroz'un Gökçeada oluş hikayesini, nedense 6-7 Eylül olaylarından daha fazla irdeleme ihtiyacı duymuştum; çünkü Eylül olayları, bugünü hazırlayan bir laboratuvar aşamasıydı. Yüzlerce yıl süren iki kadim halkın iç içe geçmesi, anlattığımız ya da anlatacağımız olaylara kelebek etkisi ile do...
"...Türkiye'nin en batısında bir ada varmış. Bu adada peynirden zeytinyağına, şaraba kadar çeşit çeşit fabrikalar varmış. Tarım desen gani, meyveler bolluktan hayvanlara yem olurmuş. Küçükbaş hayvancılık en önemli geçim kaynağı, oğlaklar adanın gözbebeği imiş. Toprağı bereketli, insanı çalışkan bu adanın kimseye ihtiyacı yokmuş. Kendi yetiştirir kendi yer, gömleğini kendisi dokur, kahvesini dibeğinde kendisi dövermiş. Yaz kış demeyip çalışan, yorulmak nedir bilmeyen bu insanların tek molası panayırları imiş. Aziz/azizelerine adanmış günleri doyasıya eğlenerek, kazan kazan kaynattıkları yemeklerle köy meydanlarında neşe içinde kutlarlarmış...'' (Feryal Tansuğ/ İmroz Rumları - Gökçeada Üzerine, Heyamola Yayınları, 2012) 2012 yılında basımı yapılan kitabı elime ilk aldığımda hüzünleneceğimi biliyordum. Yukarıda girizgâh olarak kullandığım bu paragraf, kitapta en sevdiğim bölüm oldu; devamı gelsin ya da bitsin istemedim. Bir 1001 gece masalının mutlu sonu olsun istediğim bu paragraf, ne yazık ki artık tarihin tozlu raflarında, bir daha hiç indirilmemek ve hayata geçirilmemek üzere kilitli kalan bir dönemin anlatısı. Yaşandı mı? Evet, acısı, tatlısı, hüznü ve çilesi ile dibine kadar yaşandı ne yazık ki.. Bu dönemi, İmroz' un Gökçeada oluş hikayesini, nedense 6-7 Eylül olaylarından daha fazla irdeleme ihtiyacı duymuştum; çünkü Eylül olayları, bugünü hazırlayan bir laboratuvar aşamasıydı. Yüzlerce yıl süren iki kadim halkın iç içe geçmesi, anlattığımız ya da anlatacağımız olaylara kelebek etkisi ile dokunmuştu. O dönemi anlatan ve tarihin yarasıyla hesaplaşan bir filmin neden çekilemediğini hep çok merak etmiştim. Türk sinemasında Tomris Giritlioğlu'nun çektiği Varlık Vergisini anlatan ''Salkım Hanımın Taneleri” ve 6-7 Eylül olaylarının resmedildiği, devlet baskısı ile sermaye gruplarının el değiştirdiği bir düzeni anlatma çabası içindeki iki filmden çok büyük hazlar alsam dahi, sinemada ticari kaygılara ve aşırı milliyetçi tepkilere neden olacağı düşüncesi ile yeteri kadar önü açılmamış yapımlardı onlar. Bana bütün bunları yazdıran, yine İmroz Rumları gibi kenarda köşede unutulmuş ve hak ettiği yeri bulamamış yapımlardan biri olan ''Rüzgarlar' adlı film oldu. Ne tesadüf ki film ve kitabın çıkış yılı da aynı tarihe denk gelmiş. Kitabı bildiğim için, filmi de büyük bir heyecanla izleme kararı aldım; ancak aylardır görüntü kalitesinin kötü oluşu nedeniyle uygun bir site bulamadığım için bir kaç gün evvel izleyebildim. Kitap gibi bilişsel ve duygu dünyamı sarsacağını düşündüğüm film beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Filmin künyesinde kısa filmlerin yönetmeni Selim Evci var; senaryoda ise yazar olarak çok beğenip saygı duyduğum bir kalem olan Murat Yaykın. Gelelim filme. Murat, filmleri için ses ve görüntü kaydeden genç bir adam olarak Gökçeada' yı turlarken çıkıyor karşımıza. Sessiz ve derin bir gezintinin içinde fotoğraflarını çekip görsel belleğe kaydettiği Rum evlerinin hüznünün genç adamı da sarstığını hissediyoruz. Bu gezinti sırasında tesadüfen evinin önünden geçerken tanıştığı Madam Styliani ile aralarında gelişen kısa bir sohbet sonrasında, genç adam yaşlı kadının sesinden onun hikâyesini de belleğe aktarıyor. Kısa bile olsa anlatının altının dolu olduğunu ve devamının geleceğini düşünüyoruz. Buraya kadar sıkıntı yok; ancak kamera hemen bir başka kareye ışınlanıyor ve biz Murat karakterini tekrar Madam Styliani'nin demir kapısında gördüğümüzde, yaşlı kadının öldüğünü öğreniyoruz. Murat' ın, Ada görseli ile Madamın sesini birleştirip, toplumsal bellek oluşturma amacıyla bir çalışma yaptığını ve bu sohbetlerin iki yıl gibi geniş bir zaman dilimine yayıldığını tesadüfen öğreniyoruz. İki yıl süren bu ziyaret, sohbet ve aralarında oluşan ana-oğul ya da dostluk ilişkisi seyirciye hiç geçmiyor. Hatta ne zaman 2 yıl geçti? gibi bir boşluğa asılıp kalıyoruz. Daha önce ne yazık ki herhangi bir filmini seyretme imkanı bulamadığım Evci'nin, kısa filmlerinde kullandığı minimalizmi, 1 saat 57 dakikalık dramada kullanarak bir hataya düşmüş olduğunu hissettim.. Minimalist sinemayı var eden gerçekçilik, nesnellik, işlevsellik ve sadecilik 'Rüzgarlar'a katkı sağlamadığı gibi; senaryo ile kadrajın önünü eşzamanlı buluşturamıyor... Bu durağanlık iki iyi oyuncunun da önünü kesip, filmin temposunu düşürüyor. İki iyi oyuncu, yani Styliani'de Rüçhan Çalışkur; Murat karakterinde de Yusuf Nejat Buluz. Neler olduğunu anlayamadan, Madam Styliani'nin torunu olarak ve de filme ne kadar katkı yaptığı şüpheli bir karakter yine ışık hızıyla dalıyor kareye: Madam' ın Fransa'dan cenaze dolayısı ile adaya gelen torunu Eleni! Murat' la buluşan Eleni'nin, ninesinin sesinden dinlediği anıları ilk defa duyup duymadığını çok anlamamakla birlikte dün ve bugünü ya da geçmişi ve köklerini kendince yorumladığını, duygulandığını düşünüyoruz. Keşke bu buluşma finale doğru ve kısa olsaydı da, Styliani ve Murat' ı uzun uzun konuşurken yaşasaydık demeden edemedim. Ancak Eleni karakteri, tarihle arasına ve köklerine mesafe koymuş olan üçüncü kuşağın umarsızlığını hissettiriyor. Bu, oyuncunun başarısından çok, bu tarz bir karakterin gerçek hayatta karşılığı olduğunu bildiğimden dolayı geçiyor bana. Yönetmen, Eleni ve Murat'ın Ada içinde yaşadıkları içsel değişimi anlatırken sanki seyirciyi bayacağını fark ederek, (filmin temposunu yükseltme amacıyla olsa gerek) adanın sükunetinden koparıp şehrin kakafonisi ile buluşturmak istiyor seyirciyi. Bunu da kamerayı şehre taşıyarak değil, Murat' ın boşanmak üzere olduğu problemli eşi ile kavgalarını kısa kısa serpiştiriyor filme. Yeterli mi dersek hayır değil, bir şeyler hep eksik ve havada kalıyor. Bu eksikliği Eleni- Murat aşkıyla taçlandırmak, Murat' ın şımarık ve alkolik karısına tezat iyi eğitimli ve dürüst bir Rum kızını ön plana çıkarmak da mümkündü. Bu aşk hikayesi filme farklı bir diyalektik katabilir, senaryodaki çatışmanın eksikliğini kapatırdı diye düşünürken, yine aklıma 2020 yapımı Ömer Faruk Sorak' ın ''Aşk Tesadüfleri Sever” filmindeki umutsuz Selma ve Niko' nun aşkı geliyor. 1964'de İstanbul' u terk eden Rumlardan biri olan Niko ve ailesinin dramı bu filmde anlatılmıştı, lakin film politik değildi. Rüzgarlar'a tekrar dönersek, İyi düşünülmüş bir senaryo ile politik içerikli çekme amacıyla yola çıkılıp kotarılamadığı belli olan filmi yine de sevdiğimi söyleyebilirim. Finale doğru Madam Styliani'nin 1964'de yaşanan göçe değinmesi ve o anlatısı olmasa, bu filmi yazma gereği duymazdım. Rüçhan Çalışkur'un o usta oyunculuğu ve gizemli sesinden kısa da olsa bir şeyler duymak, yine de mutlu ediyor; ama daha önce de değindiğim gibi, reji hatası olarak belirtmek istediğim, Yusuf Nejat Buluz ve Rüçhan Çalışkur'u uzun uzun karşılıklı seyredememek, üzüyor beni. 1964'de başlayıp, 74 yılı itibariyle iyice kızışan ve dönüşü olmayan bir yola giren Kıbrıs sorununun uzantısı olarak, MGK'nın çıkardığı 35 sayılı kararların sonuçlarını anlatabilmek için bulunmaz bir fırsatı kaçırıyor film. Yönetmen, devlet eliyle uygulanan ''Eritme Politikasını'' eksik bırakarak, sanki korkak ve kaçak dövüşmüş; politik bir filmden isteyerek ve bilerek teğet geçmiş.. Film bittikten sonra arka planı ile ilgili öğrendiklerim daha da üzüyor beni. Senaryodan çıkarılan bazı bölümlerden dolayı filmin amacına ulaşamadığı ve set ekibinin Gökçeada' daki çekimlerde aşırı milliyetçi tepkilere maruz kalabileceklerini düşünerek hırsız gibi çalıştıklarını duyuyorum. Amacına tam ulaşamamış olsa bile, tamamen görmezden gelinecek bir yapım olmadığını düşünerek; bu yakın dönem tarihini ilgi alanı yapmış olan sinemaseverlere tavsiye ediyorum. En azından içinde Türk-Azınlık aşkını merkeze almadan tamamen politik bir film yapma gayretleri bile takdire şayan. İç savaştan tam 80 yıl sonra, sol hükümetin baskısı ile tarihsel bellek yasası çıkarıp Falanjist rejimin korkusunu yenen İspanyollar geliyor yine aklıma. Bu dönemleri anlatan; gidenleri ve kurşuna dizilenleri cesur filmler üzerinden anlatıp geçmişle yüzleşme çabaları, büyük bir demokratik bir adımdı. Bugün naftalin kokan sandıktan 'Rüzgârlar' filmini çıkarmama vesile olan da geleceğe bu tür inançla bakabilme isteğim Toplumsal bellek, sadece bir kesime yapılan, haklı bir vatansever eylem olarak görüldüğü sürece ortak acılarımız hiç bilinmeyecek; bir kuşak daha yaşananlardan habersiz, tarihin önünde set olacak. Son olarak şuraya değinmek istedim: Acı geçmiş kendini saklamak istediğinde, aslında görünürlüğün en dibini yaşar; tıpkı Madam Stilyani'nin sesinde ve yüz çizgilerinde olduğu gibi. Yaşanmışlığın fazlası, bir hikayenin erken sonudur; tıpkı Gökçeada' nın (İmroz) bırakıp gidenleri, gitmeye zorlananları gibi. Tüm gidenlerin ve dönemeyenlerin anısına saygıyla. A. Özlem KalkanKAYBOLAN ORTAK BELLEĞE ve EKALLİYETE SAYGI DURUŞU
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR