Geyik Efsanesi / Azad Karadereli
Efrayil bey* için
Anne geyik kafasını kaldırıp bulutların arasından bakınan ayı seyretti ve vucudunu bir sızı kapladı. Ay et rengindeydi. Hayır, sadece et renginde olduğunu söylemek de yeterli değildi, düşman kovalamacasından kurtulamayan, soluk-soluğa koşturan bir geyik etinin rengindeydi göklerin meleği.
Ayı seyretmekten vazgeçti, fakat vücudunu kaplayan sızı bir türlü sakinleşmedi.
Geyikler ayı seviyorlardı. Zira bu gökler meleği geceleğin onların yollarını aydınlatır, karanlık ormanları, geçit vermeyen vadileri geçmelerini sağlar, geyiklere kılavuzluk yaparlardı.
Bir de sakin, insanı korkutan sessizlik içinde kaybolmuş bu ormanda kafanı kaldırdığında ışıklı, canlı bir varlık görmekten daha güzel ne olabilirdi ki? Dilini çıkarıp onun ışığını yalamak, kendisiyle konuşmak bir ömre bedeldi.
Peki, Ay ne diye bugün anne geyiğin kalbini kırmıştı? Kırmış mıydı? Buna kırmıştı söylememiz pek te doğru olmazdı. Aslına bakılırsa, Ay anne geyiği bazı gerçekler karşısında sadece ikaz etmeyi düşünmüştü. Zira, anne geyik ihtiyar geyiklerden hep duymuştu, eğer Ayın rengi koşturmaktan soluk soluğa kalmış geyik etinin rengindeyse, bu asla hayra alamet değil diye. İşte, bu yüzden anne geyiğin uykuları kaçmıştı.
Dönüp hemen yanıbaşında yalaşıp koklaşan yavrularına bakındı. İkisi de ay ışığında kırmızımsı renktelerdi. Kırmızımsı mı? Hayır, hayır, aslına bakılırsa, onlar da Ayın rengindelerdi, koşturmaktan soluk soluğa kalan geyik etinin reginde…
Kafasını kaldırıp tekrar o semadaki meleği seyretti. Öyle bir seyretti ki, sanki Ay dünyanın en azılı suçlusuydu.
Vücuduyla Ay ışığını engellemek istedi; bu rengin, bu ışığın yavrularına temas etmesini istemiyordu. Ama ne yazık ki mümkün değildi. Ayın ışığı Anne geyiğin koltuğundan, apışından, boynuzlarının arasından akarak usul usul ikiz kardeşlerin üzerine yayılıyordu.
Anne geyik ay ışığından kendisini saklarken ansızın bir ses, bir soluk duydu. Hem bu sesin, bu soluğun pembemsi bir renkte, soluk soluğa koşturan geyik etinin renginde olduğunu düşündü.
Kulaklarını kaldırıp etrafa bakındı ve bu zaman yavrularının da koşmaya hazır durumda beklediklerini farketti. Henüz anne eğitimini tamamlamamış olsalar bile, bünyelerinde istemdışı bir sezgiyle korkulu anların yaklaşmakta olduğunu anlıyorlardı. Onların bu korkulu anlardan korunmaları için sadece bir silahları vardı: ayakları! Bu ayaklarla koşmak, koşmak, hatta gerekirse, uçurumlardan uçacakmış gibi kanatlanarak kurtulmak... Ama ara sıra bu silahın da pek bir işe yaramadığı oluyordu: düşman daha hızlı davranarak bir kere zıplamakla geyiği yakalıyor, yerlebir ediyor, kanlı kanlı, sıcak sıcak etini yiyordu. Zıplayarak geyiği yakalayan düşmanın ismi kaplandı. Bu vahşi hayvanın güzel derisi, kuş tüyü misali tüyleri vardı, ama ne yazık ki, geyik etine duyduğu ilgi onu geyiklerin düşmanı haline getirmişti.
Fakat geyiklerin asıl düşmanı kaplan değildi. Onun geyiklere saldırması ender vakalardandı. Hem bir özelliği daha vardı, asla sürüyle uğraşmazdı. Pusuya yatarak ansızın ortaya çıkar, avlanabilirse avlanır, avlanamazsa da küskün bir tavırla naralar atarak uzaklaşıverirdi.
Geyik sürüsünün en önemli düşmanı kurttu. Bu gri, siyahımsı tüylü, korkunç hayvan geyik sürüsünün etrafından bir an bile olsun ayrılmazdı. Kimi zaman geyiklerin uyuduğu tümsekte uyur, koku alma yetisi zayıf olduğu için onların varlığı haberi bile olmazdı. Azacık dinlendikten sonra ansızın saldırdığı sürüyü durmadan kovalardı. Uzun uğraşlardan sonra iyice yorulan geyiklerden birisini yakalar, ıssız bir köşeye çekilip sessizce yerdi. Hem kurtun tek bir derdi vardı: yakalayacağı geyiğin soluk soluğa kalması, etinin de kan renginde olması. İşte öyle bir geyik yakaladı mı, kurdun keyfi yerine geliyordu adeta.
Geyikler de alışmışlardı artık kurtların yanıbaşlarında bulunmalarına. Yani kurtların bulunduğu yerde geyiklerin olması şarttı, geyiklerin bulunduğu yerdeyse kurtların. Bu geceyle gündüz gibi bir durumdu… O yüzden kurtlar ortalarda gözükmediklerinde geyikler sıkılıyorlardı sanki. Hayır, bunun ismi sıkılmak ta değildi… Sisin rüzgarı, buzun güneşi beklemesi gibi bekliyorlardı kurtları. Hem kurt geyiklerin eceli, ölümüydü de bir nevi. Kurdun ağzıysa geyiklerin mezarıydı. Daha hiçkimse geyiklerin öylesine, kendi ecelleriyle öldüklerine tanık olmamıştı. Ve geyikler için en büyük dert hastalıklarla mücadele ederek ölmekti. Geyikler hastalandıklarında ölüme doğru yürüyorlardı. Ecelleri de hemen peşlerinden geliyordu, kovalıyordu onları!
Ama anne geyiğin bildiği, bu civarda ara sıra gözüken bir korkulu düşman daha vardı. Bu, kurtun değişik bir türü olan yalkuzaktı. Yalkuzak sürünün içine daldı mı, birkaç geyik yakalıyor, öyle sakinleşiyordu. Yakaladığını parçalar, kanını emer, öylece ortalarda bırakıp diğerlerini kovalama derdine düşerdi.
Anne geyik şimdi algıladığı sesten, soluktan onun yaklaştığını anlamıştı…
Döndü, yavrularına bakındı. Daha çok küçüklerdi. Ayaklarını yere bile doğru düzgün basamıyorlardı. Onlardan az ötedeyse geçen seneki benekli yavrusu az önce doğurduğu ahuyu usulca yalıyordu. Küçük ahu koşmak istese bile, daha rahat rahat adımlarını atamıyordu. Eğer o ses, o soluk gerçekten de yalkuzağa aitse, o zaman bu zavallı ahunun durumu ne olacak? Sürüde daha kaç tane yavrulamamış gebe hayvan var; peki ya onlar? Koşup kurtulmayı başaracaklar mı? Ya? Belki de? Ama, hayır, bu onun en son silahıydı?
Kim bilir, belki de başka bir çıkar yol bulunuyordu?! Bilerekten kendini ateşe atmak anlamına geliyordu bu. Ama yapacak başka birşey var mıydı ki?
Ansızın yer gök inledi. Yalkuzak anne geyiğin yavru ahularını gözden çıkardığı için direk o yöne doğru saldırmıştı. Anne geyik ayaklarını hızla toprağa vurarak ormanın derinliklerine daldı bir anda. Yavruları da bir ok misali fırlayarak peşisıra uçuverdiler.
Bu sıradan uçuş değildi. Can havliyle koşuyorlardı. Tüm gücünü ayaklarında toplayan anne geyik sadece kendi canını korumanın derdinde değildi, o, şimdi tüm sürüden sorumluydu. Bir ara kafasını çevirip arkaya baktığında yüreği hopladı yerinden: yavrularından birisi iyice yorulmuştu, tökezliyordu. O, hızla uzaklaşan sürüden ayrı düşecek olursa, yalkuzak onun yorulduğunu anlayacak, peşine takılacaktı. En kötüsüyse eğer körpe ahu peşine kurdun takıldığını anlarsa kesin yorulacak ve kesin kısa bir süre sonra herşey son bulacaktı.
Zaman iyice daralıyor. Birşeyler düşünmek lazım. Ama ne? Belki?
Kendi öz annesi de yavrularını kurtarmak için böyle yapmadı mı? Canını kurban etmedi mi yavruları için?
İşte, artık ahunun ayak sesleri duyulmuyor. Büyük olasılıkla yalkuzak onun peşinde. Peki, yavrusunu nasıl kurtaracaktı?! Dahası sürünün de kaderi tehlikede. Bu yalkuzak, kurt değil, tuttuğunu koparacak, başka çıkar yolu yok!
İhtiyar geyik annenin söylediklerini anımsadı. Annesi, “Bizim sadece bir silahımız var: son anda sürüyü yalkuzaktan kurtarmak için göbeğimizden mis denen güzel kokulu bir sıvı yayıyoruz. Bu koku göbeğimizden çıktığında duruyoruz ve kurdun ağzına düşüyoruz. Misin kokusu göz açıp kapayıncayadek tüm dünyaya yayılıyor. Bu koku etrafa yayıldıkça tüm geyik sürüleri dehşet dolu düşmanın tekrar ortalıkta dolaştığını anlıyorlar. O yüzden de olanca güçleriyle koşuyor, kurtulmak için çaba sarfediyorlar. Yalkuzaksa mis kokusu yayan geyiği yakaladıktan bir süre sonra o kokudan kendini kabediyor, avlanmaktan vazgeçiyor…” demişti.
Ne yapmalı? Başka çare de yok…
Anne geyik azacık duraksadı, kafasını çevirip uzun uzun pembemsi Ay`ı son kez seyretti. Sonra hızla yanından geçip giden ahuların peşinden bakındı huşu içinde…
Az sonra ormanı insanı baştan çıkaran bir koku kapladı.
Arılar gökyüzünde donakaldılar.
Güller boyun büktüler kadere.
Bülbüller de sustular kısa süreliğine. Anne geyiği yakalamış yalkuzak da bu kokuyla kendinden geçmiş, ne yapacağını bilemez hale gelmişti…
Uzaklardaysa geyik sürüleri uzayıp giden ovalar boyunca hızla koşuyor, koşuyorlardı.
Çeviren Oktay Hacımusalı
*Efrayıl bey Hüseynov – eski bir KKB albayı, öykü kaleme alınandan bir kaç yıl sonra vefat etti
Azad Karadereli
GERCEKEDEBİYAT.COM
YORUMLAR