-Ne iş yaparsınız?

-Yazarım

-Öyle mi, hangi gazetede yazıyorsunuz?

Yolculukta, kahvede, meyhanede bu budalaca soruyla karşılaşmayanımız var mıdır acaba? Ortalama Türk, gazetede yazanların dışında yazar olamayacağına karar vermiştir bir kere, değiştirebilirsen değiştir. Üstelik, gündelik basın onun bu yanlış kanısını düzeltmek için kılını kıpırdatmaz; belki de tersini yapar, edebiyatın ve edebiyatçının yerini ve önemini ulusun gözünde azaltır, küçültür. Yalan mı söylüyorum, bakın gazetelerimize, ne göreceksiniz: Bu ülkede futbol vardır, sinema vardır, tiyatro vardır, siyaset vardır, edebiyat yoktur, edebiyat actualité'si yoktur! Meğer ki zaten kıl üstünde yaşayan sanatçılarımızdan birisi daha dehre yuh çekip dünyasını değiştirmeye. O zaman da ne, bir resim, iki satır yazı, görüp göreceği rahmet işte bu. Böyle olunca okuyucunun, yazarı gazeteciden ayrı düşünememesini nasıl ayıplamalı? Hele Cumhuriyet okullarının Türkçe kitaplarında kendilerine yarım kıçlık yer bulamamış, kapıda kuyruk bekliyorsa!

Bunun üzerimizdeki bir acayip etkisini hanidir gözler dururum! Hepimiz, gizli ya da açık, kapağı bir günlük gazeteye atmak dileğiyle yanar kavruluruz: Artık tefrikayla mı olur, "çok derin" fikir yazılarıyla mı olur, neyle olursa, gündelik basının zincirine takılmak; meyhanedeki ya da yolculuktaki iyi niyetli fakat budala meraklıya şöyle bir kasılarak: - Milliyet’te efendim diyebilmek. Kolay da değildir bu iş.

Hatta insanın eli sahiden kalem tutuyorsa, bayağının ve siyaset dalaverelerinin dışında bir şeyler çiziktirebiliyorsa, bütün bütün olası yoktur. Edebiyatçı "milletinden'_' oldumbittim "hazzetmeyen" gazeteciler daha da zorlaştırırlar işi, bayağı set çekerler.

Neden mi diyeceksiniz, bir değil iki neden sıralayacağım ben buna: Birincisi, edebiyatçının ya sorumsuz, başıboş, ikide bir kafayı çekip çekip gelen, yarı serseri; ya da, genellikle tavşan tersi gibi ne kokar,“ ne bulaşır, iyice "sinâmeki" bir tip olması; gazetenin ve gazeteciliğin ne olduğunu, nasıl işlediğini kavramamakta direnmesi, bu işte ille bir günlük edebiyat dergisi niteliği araması.

Gülmeyin, bu' saplantı aramızda öylesine yaygındır ki, zavallı Vatan gazetesine edebiyatçılar üşüşür üşüşmez, aman zaman demeye kalmadan, batırmışlardır. İkincisi, daha da bir hoş: Bizdeki gazetecilerin, spor yazarından militant fıkra yazarına kadar, toptan eski ve kötü edebiyatçılar olması. Arasıra düşünür kıs kıs gülerim: Muzip ve sabırlı bir incelemeci son yirmi beş yılını sanat' dergilerini, hele "Okuyucularla Başbaşa" sayfalarını iyice bir kurcalasa ne eğlenceli bir günümüzün ünlü  gazetecileri listesi elde ederdi? Ne dersiniz, şipşak yayımcılık ustalarının ağzının suyunu akıtacak bir antoloji çıkmaz mı ortaya? Ünlü gazetecilerimizin şiir güldestesi, olmadı mı, parmak hesabından milli gelir hesabına şiirler kervanı, efendim? Nâzım'ın neredeyse nüfus kağıdının fotokopisini basıp satacaklarına, pekâlâ cafcaflı bir kitap olur bu, fiyat da kaldırır, öyle ki, hiç kimse çıkıp da ilerici aydınlarımızı sosyalizm kündesine getirip bir güzel yoluyorsunuz diyemez. Bu sözlerimde kınama mınama yok, kimse alınmasın; ama, çoğu gazetecimizin şiirde, oyunda, öyküde, bir güzel knock-out olduktan sonra gazetecilik cevherini keşfettiği gizlenir şey değildir. Eh ister istemez, arada bir soğukluk bulunacak.

Bir de bu dediklerime çok daha ciddi, önemli, çok daha kökü derinlerde bir complexe'i eklerseniz!.. Türkiye'nin ölüm-kalım, sorunlarında edebiyatçılar daima gazetecilerin önünde gitmişlerdir. Bunu bilmeyen yok. Bugün basının dilinden düşürmediği "akla durgunluk veren, acı" gerçekler; bizim mahkeme mahkeme sürünmüş, erken ihtiyarlamış o yoksul yazarlarımızın en az yirmi yıl önce yazdığı gerçeklerdir. Kendi hesabıma, 1950'lerde yazdıklarımı nice gözde fıkracımızın kaleminden Allahın günü okuyup duruyorum, ben; Gün'ün, İnsan'ın, Varlık'ın, Yücel'in ve Ufuklar'ın fikir çizgisine basınımız ancak, o da el yordamıyla, bugün gelebiliyor. Burada sakın Menderes baskısının deliklere tıktığı gazetecilerden söz açmayın bana, zira, biraz belleği olan her sanatçı kodese düşmek işinde de önceliğin edebiyatçılarda olduğunu acı acı anımsar; üstelik, aynı gündelik basının kendini tutuklayanlara o zaman ya alkış tuttuğunu, ya da şaşılacak bir vurdumduymazlıkla olup bitenleri görmezlikten geldiğini kızgın şişler gibi yüreğinde bembeyaz duyar!..

Onun için, edebiyatçının basından uzak durmasını yeğlemek belki de daha doğru. Dışarda, sözgelişi Fransa'da, zaten böyle bu: Siyasi haftalıklarda bir Mauriac'a, bir Dutourd'a rastlarsınız, olabilir ama, gündeliklerde olağanüstü bir durum olmadıkça, zinhâr! Nasılsa tanıdığım bir yazarın; Montparnasse'da bir kış kahvesinde grog'unu yudumlarken bizdeki basın düşkünlüğünü benden öğrenince ne kadar şaştığını ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim: Fikrince basının ve basıncıların toplumsal yaşantıdaki yeri, eski çağlardaki dedikoducuların yerinden mek parmak yukarda idi, oysa edebiyatçı, gittikçe karmaşıklaşan bir dünyada yerini yadırgayıp duran insanoğlunun tinsel röntgenlerini çekmekle görevliydi.

Bireycinin biri demeyin, bu tanımlamasına toplumsal öğeler de eklesek, bizi götürse götürse gazetecilerden çok felsefecilere, fıkra yazarlarından çok toplumbilimcilere, siyaset bezirgânlarından çok tarihçilere götürür gibime geliyor. Hem böylesi daha da iyi olmaz mı? İş, onu da ağzımıza burnumuza bulaştırmayalım! Zira bin dokuz yüz elli bilmem kaçta, pekâlâ aklıbaşında bir Milli Emniyet Müfettişi bana, Godot'da hiç çaktırmadan aslında Bolşevik ihtilalinin beklenildiği, piyesin de zaten bu yüzden yasaklandığını söylemişti; o iç huzuru içindeydi, ben hem utanmış, hem gülmüştüm; ne kadar gafilmişim, sonradan aynı şeyi pek kallavi, pek çetrefil bir sanatçımızdan işitmeyelim mi?

Kolay değil bu işler.

Attilâ İhan
(Varlık, sayı: 655)

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)