Saatine baktı, on bire geliyordu. Dükkânı kapatma vaktiydi. Bu saatten sonra kimsenin geleceği yoktu. Zaten evlerin çoğunda ışıklar sönüktü, mahalleli Zekeriya Bey’in kızının düğününe gitmişti. Düğün evi küçük, davetliler ise kalabalık olduğundan sandalyeler ve masalar sokağa yerleştirilmişti. Çalgıcıların şamatası buradan bile duyuluyordu.
Düğüne davetli olmalarına karşın gidememişti oraya. Karısı, iki gün önce temizlik yaparken belini sakatlamış, bel fıtığı nüksetmişti. Doktor bir hafta kıpırdamadan yatmasını tavsiye etmiş, ağrı kesiciler vermişti; ama midesine dokunduğundan ilaçları kullanamıyor, yatakta acılar içinde kıvranıyordu. Üst kattan gelen iniltilerini dükkândan bile duyabiliyordu.
Bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Hayatta tek lüksü buydu işte; içkiyle arası pek yoktu, kalabalıktan sıkılır, eğlenceden uzak dururdu. Başka kentlere gidip gezmek gibi hevesleri de olmamıştı. Askerliğini yaptığı İzmir’i saymazsa yaşantısı hep burada, Mersin’de geçmişti. Bakkal dükkânı ile üst kattaki evi arasında geçen durgun, tekdüze bir yaşamdı bu.
Mahalleli gözünde iyi bir koca, fedakâr bir babaydı. Dükkânının kazancıyla üç çocuğunu da okutuyordu. Kızı Serpil Çukurova Tıp Fakültesinin üçüncü sınıfındaydı, oğlu Kemal de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanmıştı geçen yıl. Küçük oğlu Burhan ise henüz lisedeydi. Çocuklarıyla gurur duyuyor, komşuların onları kendi çocuklarına örnek göstermesi koltuklarını kabartıyordu. Hakkı Bey görevini yapmış bir baba olarak görüyordu kendini çoğu zaman; ama yine de bomboş bir yaşam sürdüğü duygusuna kapıldığı oluyordu bazen. Hiçbir şey anlamamıştı bu dünyadan; yaşantısı bir dolap beygirinkini andırıyordu; başkalarının anlattıkları yanında kendi yaşantısı pek sıradan kalıyordu. İnsanlar ülke ülke dolaşırken kendisi daha bir sınır taşı bile görmemişti. Görücü usulüyle evlendiği, çoğu zaman hasta olan karısıyla cinsel yaşantısı biteli de yıllar olmuştu, iki eski dost gibi sürüklüyorlardı yaşantılarını. Evet; acısız, sorunsuz ama tatsız tuzsuz bir yaşamdı bu.
Kapıyı kilitleyip kepengi indirdi. Bir an eve girip yatmayı düşündüyse de bundan vazgeçti. Karısı şu anda uyuyor olmalıydı, onu uyandırmaktan çekindi. Kendisi de zaten uyuyamazdı bu gürültüde. En iyisi deniz kıyısına doğru bir yürüyüş yapmaktı.
Deniz kıyısı yerine ayakları onu müziğe doğru sürükledi. Pek kalabalıktı düğün, bütün mahalleli buradaydı. Eskiden böyle toplantılarda kadınlar ve erkekler ayrı ayrı otururlarken her şey gibi bu adet de değişmişti. Herkes masalara karışık olarak oturmuştu. Gençler de günün moda türküleri eşliğinde oynuyorlardı. Tam oradan ayrılacaktı ki bir el koluna yapışıp onu durdurdu.
“Vay, Hakkı Bey gelmiş! Bize şeref vermiş.”
Bu, gelinin babası emekli posta memuru Zekeriya Bey’di. En küçük kızını evlendiriyordu. Pek mutlu görünüyordu, çakırkeyifti.
“Ben oturmayacağım,” dedi Hakkı Bey. “Hanım hasta, evde yatıyor.”
“Buraya kadar gelip de dönmek olur mu? İlla bir kadeh içeceksin.
Onu boş bir sandalyeye oturttu, doldurup getirdiği bir kadeh rakıyı eline tutuşturdu, sonra da diğer konuklarla ilgilenmeye koştu.
Hakkı Bey kendisine selam veren bazı tanıdıklara karşılık verdikten sonra çevresine isteksizce bakındı. Dört kişilik orkestra sonuna kadar açılmış bir hoparlörden gümbür gümbür ötüyordu. Genç kızlar öylesine işveli oynuyor, oynarken öyle ayartıcı edalar takınıyorlardı ki gençliğinde seyrettiği dansözlerin bunların yanında pek amatör kaldığını düşünüp gülümsedi. Orkestranın uzun boylu, çopur yüzlü solisti gür sesiyle bağırıyordu.
Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu?
Gönderdiğim çoraplar ayağına oldu mu?
Saçma sapan bir türkü! Kadehinden bir yudum aldı. Bu türküleri kim uyduruyordu acaba?
Tabakası aynalı, şu kızı kaçırmalı,
Yârim çok güzel ama anası olmamalı.
Ne diye gelip takılmıştı buraya? Kadehini bitirip kalksa iyi olacaktı. Bir sigara yakıp rakıdan bir yudum daha aldı.
Bir ara, yanındaki kadına gözü takıldı. Mahalleden biri değildi, onu ilk kez görüyordu. Mahallenin esmer, siyah saçlı kadınları arasında sütbeyaz cildi ve sarı saçlarıyla hemen dikkatini çekmişti. Yeşil gözleri ve küçücük kulaklarıyla pek hoştu, bazen geriye atıp dalgalandırdığı saçlarının altında zarif boynu görünüyordu. Otuz beş yaşlarında olmalıydı, o da oynayan gençleri seyrediyordu dalgınca.
Çalgıcılar şimdi yeni bir şarkıya başlamıştı. Rakının verdiği gevşeklikten olmalı, şarkıcının sesi artık ona pek batmamış, şarkının sözlerini de daha içli bulmuştu.
Sen kalbimin mehtabısın güneşisin
Sen kalbimin vazgeçilmez bir eşisin
Kadın, çağla yeşili, ipek bir bluz giymişti, bunu göz rengine uysun diye özellikle seçmiş olmalıydı. Arada bir saçlarını düzelttiğinde koltuk altları görünüyordu. Parmaklarında alyans var mı diye baktı, yoktu. Bir ara bakışları karşılaşınca Hakkı Bey şaşırdı, gözlerini hemen başka yöne çevirdi. Gençler şimdi oynamayı bırakmış, hüzünlü bir şarkı eşliğinde dans ediyorlardı.
Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek
Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek
Rakıdan bir yudum daha aldı. Aç karnına içtiğinden olacak, hafifçe başı dönüyordu. Gözlerini kapayıp müziğin tadını çıkarmaya bıraktı kendini. Bir ara gözlerini açıp tekrar kadına bakınca yine göz göze geldiler; bu kez bakışları daha uzun bir süre kadının üzerinde kaldı, ama sonunda utanıp yine gözlerini kaçırdı. Ancak aklı hala ondaydı. Kendisine böyle ısrarla neden bakmış olabilirdi? Genç bir adam değildi, çok yakışıklı da sayılmazdı. Üstelik tepesi hafiften açılmış, şakaklarına da kır düşmüştü. O halde gösterdiği bu ilgi nedendi? Kendisini birine mi benzetmişti? Gülümsedi. Bir kadının dikkatini çekmiş olması gururunu okşamıştı doğrusu. Orkestra başka bir şarkıya başlamıştı şimdi.
Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım
Bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı
Hiç de fena söylemiyordu şarkıcı, hele şarkının sözleri çok dokunaklıydı. Gitarist gitara değil de sanki Hakkı Bey’in kalbine kalbine vuruyordu. Gözleri buğulandı, kadehinden bir yudum daha aldı.
Hani o saçlarına taç yaptığın çiçekler
Hani kuşlar ağaçlar, bin bir renkli çiçekler
Acaba hala kendisine bakıyor muydu, yoksa gözlerinin iki kez karşılaşması yalnızca bir rastlantı mıydı? Kadın da şarkıcıyı dinliyordu. Ama Hakkı Bey’in kendisine baktığını hissetmiş olmalı ki, döndü, yine göz göze geldiler. Hakkı Bey bu kez kararlıydı, utangaç bir çocuk gibi sıkılıp başını çevirmeyecekti; o kadife yumuşaklığındaki güzelliğine gözlerini dikip bakacak, kadın suratını asıp öfkeyle yüzünü dönünce de kalkıp gidecekti. Ama beklemediği bir şey oldu: Kadın hafif bir gülümseme ile çantasını açıp dudağına bir sigara yerleştirdi ve gözlerini kaldırıp ‘sigaramı yak!’ der gibi kendisine baktı; ona da çakmağını çıkarıp sigarasını yakmak düştü.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadı kadın.
Hakkı Bey cesaretini toplayıp sordu: “Bu mahalleden değilsiniz. İlk defa gördüm sizi.”
“İstanbul’da yaşıyorum, damadın ailesiyle eskiden komşuyduk. Annesi Pakize Hanım pek ısrar etti anneme gelmesi için. Ama annem yaşlı, gelemedi. Onun yerine ben geldim. Aslında böyle yerlere yalnız gelmeyi pek sevmem.”
Hakkı Bey, sormakla fazla mı ileri giderim diye bir an tereddüt etti, ama merakını yenemedi: “Eşiniz yok mu?”
Kadın, Hakkı Bey’in endişesini boşa çıkaran rahat bir tavırla, iki yıl önce boşandığını söyledi. Yaşlı annesiyle beraber yaşadığından, bir ortakla kuaför dükkânı çalıştırdığından söz etti. Hakkı Bey çocuğu olup olmadığını sorduğunda, mutsuz bir evlilik yaptığını, neyse ki çocuğu olmadan o evliliğe son verdiğini anlattı. Bekârlığın sultanlık olduğunu böylesi bir evlilikten sonra şimdi daha iyi anlamıştı.
Kadının rahatlığı, sorduğu sorulara tedirginlik göstermeden içten karşılıklar vermesi Hakkı Bey’in tutukluğunu gidermişti. Uzun zamandır birbirlerini tanıyormuşçasına teklifsiz bir söyleşiye dalmışlardı artık. Kadın pek konuşkandı; sohbeti hoştu. Gözlemlerinde ince bir mizah duygusu vardı. Yeteneksiz solistin taklidini yapıyor, sesinden ötürü ona “Bedses” adını takıyordu. Gelinin sarsak sarsak ortalarda dönen annesi, acemi çalgıcılar, kimseye aldırmaksızın göbek atan yaşlı başlı kadınlar onun yergi oklarından payına düşeni alıyorlardı. Hakkı Bey gülümseyerek dinliyordu onu. Uzun zamandır olmadığı kadar keyifliydi, eğlenceli buluyordu olanları. Bir ara, yine onun sigarasını yakarken, kadının bu kez elini Hakkı Bey’in elinin üzerine teklifsizce koyduğu dikkatinden kaçmadı.
“Bedses” oynayanları iyice coşturmuştu. Orkestra öylesine bir gümbürtü çıkarıyordu ki Hakkı Bey kadının söylediklerini duymak için ona yaklaşmak zorunda kaldı ve sürmüş olduğu hoş kokuyu fark etti. Uzun zamandır duymadığı bu kadın kokusu içini gıdıkladı ve artık hiç çekingenlik duymadan adını sordu. Kadın, iri yeşil gözlerini Hakkı Bey’in gözlerine dikip: “Ferhunde,” dedi. Hakkı Bey kendi adını söyleyince de, kuğu kanadını andıran narin, beyaz kolunu uzatıp: “Memnun oldum,” dedi.
Hakkı Bey, avucunun içinde kayboluveren bu ince, küçük eli gerektiğinden daha uzunca bir süre tuttu. Ferhunde de elini çekmekte nedense pek acele etmedi. Bu Hakkı Bey’in cesaretini, kendine güvenini arttırdı. Kadının kendisine yakınlık duyduğu açıktı; Hakkı Bey onu kollarına alıp sıkmak, ipek gibi kaygan boynunu öpmek için dayanılmaz bir istek duydu birden. Dünya nimetlerinden onun hiç payı olmayacak mıydı? İşte çocuklarını yetiştirmiş, görevini yapmıştı. Kazancı iyiydi, ailesini rahatça geçindirebiliyordu. Sağlam yapılı, sağlıklı bir adamdı; bu yaşta karısı gibi cinsel perhize neden girsindi? Bir rastlantı bu dünya güzeli kadını karşısına çıkarmış, kader, herkesin can attığı dünya nimetine onu da buyur etmişti. İçinden bir ses: “Aptal olma!” diye fısıldıyordu. “Bu güzel kadın senden hoşlandı. Buradan çıkıp deniz kenarında bir yerde oturur, sohbete devam edersiniz. Belki birkaç gün daha Mersin’de kalacaktır. Karşı çıkmazsa onu bir otele götürürsün. Daha sonra mal alma bahanesiyle sık sık İstanbul’a gider onunla beraber olursun.” Ama öte yandan, kısık bir ses, ona çocuklarını, hasta, bakıma muhtaç karısını, mahalledeki itibarını hatırlatıyor, böyle bir serüvenin hayatını altüst edeceği konusunda onu uyarıyordu.
“Peki, siz ne işle meşgulsünüz?”
Hakkı Bey bir dükkânı olduğunu, babasından kalan bu dükkânı işletmekle yıllarını geçirdiğini anlattı. Ama artık bir bıkkınlık gelmişti üzerine, dükkânı satıp çarşıda toptancılık yapmayı düşünüyordu, böylece hem daha az yorulur hem de daha çok kazanırdı. Ferhunde onu sessizce dinliyordu. Sonunda: “Ala, çok güzel,” dedi yalnızca. Hakkı Bey, onun evli olup olmadığını soracağı endişesine kapıldı bir an, sorsa yalan söyleyemezdi. Neyse ki, bu konu hiç açılmadı.
Daha sonra, konuşacakları tükenmiş gibi uzun bir sessizlik oldu. Ama rahatsızlık veren bir sessizlik değildi bu. Sanki sözler gereksizdi ve sözcükler olmadan da anlaşabiliyorlardı. Ferhunde arada bir Hakkı Bey’e bakıp hafifçe tebessüm etmese onları gören biri yan yana oturmuş iki yabancı sanabilirdi.
Ferhunde bir ara sigarasından derin bir nefes çekip kül tablasında söndürdü. “Hakkı Bey, geç oldu. Ben artık gideyim,” dedi. Sonra kalkıp elini uzattı. “Tanıştığımıza memnun oldum.” Bir an göz göze geldiler. Ferhunde bir şey söylemek istiyor gibiydi, ama sonra nedense yürüyüp sokağın sonunda gözden kayboldu.
Hakkı Bey bir süre ne yapacağına karar veremedi. Peşinden gidip yetişse uygun olur muydu? Ona ne söyleyecekti? Masada bir rastlantı ile yan yana oturup konuşmuşlardı, bu açıklanabilir bir şeydi. Oysa şimdi koşup onu durdursa sokakta iki yabancı gibi karşı karşıya kalmayacaklar mıydı?
Ama ayrılırken gözlerinin içine bakıp duraksaması ne anlama geliyordu? Yoksa buradan ayrılıp daha rahat konuşmak için bir fırsat mı vermek istemişti kendisine? Belki de Ferhunde deniz kıyısındaki kafelerden birinde oturmayı, sohbeti derinleştirmeyi ve kendisini daha yakından tanımayı istemişti. Eğer böyleyse Hakkı Bey bu tutuk davranışıyla kadını düş kırıklığına uğratmış olmalıydı. Evet, budalaca davranmıştı, koşup ona yetişmeliydi. Ona deniz kıyısına doğru gittiğini söyler, birlikte bir kahve içmeyi teklif ederdi. Hemen ayağa kalkıp Ferhunde’nin gittiği tarafa yöneldi. Karşısına çıkan sokak iki ayrı yöne açılıyordu, biri mahalle içine girerken öteki ana yola, Silifke Caddesine çıkıyordu. Ferhunde Silifke Caddesine çıkmış olmalıydı. Caddeye gelince sağa mı yoksa sola mı dönmesi gerektiğine bir türlü karar veremedi. Cadde üzerindeki bütün dükkânlar kapanmıştı, yolda kimse görünmüyordu. Acaba geçen bir taksiye mi binmişti?
Hakkı Bey yeniden mahalle içine yöneldi. Bütün sokaklara girip çıktı ama sanki yer yarılmış da kadın içine girmişti. Neden masadan kalkar kalkmaz peşinden gitmemişti sanki? Gereksiz bir tereddütle altın gibi değerli dakikaları heba etmişti. Şans kırk yılda bir tekdüze yaşamından sıyrılması için ona elini uzatmış, ama bu fırsat, tutukluğu, beceriksizliği yüzünden elinden kayıp gitmişti. Bundan böyle hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Eskiden yüksünmeden sürdürdüğü hayatına yeniden dönerken artık hep bir şeyin eksikliğini duyacaktı. O eksikliği bir yük gibi sırtında taşıyacaktı.
Sedat Erden
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR