Sizlere Fecr-i Âti'nin adından bahsetmiştim. Belki edebiyatçıları alâkadar eder diye -“ilgilendirir” diyebilirdim, buna alışmaya başladık biraz da- bazı taraflarını, toplanma ve toplantı yerlerini, şusunu busunu anlatayım:

Kurulma toplantısı -yazmıştım galiba- Hilâl Matbaası üstünde geniş bir odada ve Faik Ali'nın reisliğinde oldu. Bu matbaayı kuranlardan, vaktiyle Servet-i Fünun matbaasına da ortaklık etmiş olan Asım Bey, Ahmed Samim'in amcası yahut pek yakın akrabası idi; tiyatro münekkidi Müfid Ratib'ın babası adliye memurlarından İbrahim Bey de hissedardı. Bizden sonra, bu matbaa ilk muhalif topluluğu Ahrar Fırkası'nın umumi merkezi olarak kullanılmıştır ve Samim'in cenazesi de o binadan alınıp götürülmüştür; tam Bâbıâli mescidinin karşısında idi.

Cemiyetimiz resmi şekilde kurulunca, Ahmed İhsan (Servet-i Fünün gibi yeni edebi gençliğin belirtisini sezerek) matbaasında bize bir oda ayırdı; gazetesini de Celâl Sahir'in kontrolü altında bu topluluğa bıraktı. Eğer Servet-i Fünün kadar - cemiyet bakımından, edebi kıymet olarak değil- uzun ömürlü olamadıksa sebepleri şunlardır:

FECR-İÂTİ'NİN ÖMRÜ NEDEN KISA OLDU?

1. Başımızda bir Recaizâde Ekrem ve Tevfik Fikret yoktu.

2. Üyelerden bir kısmı yazı, düşünüş, değer bakımlarından öbürlerini fersah fersah aşıp çarçabuk şöhrete erişmiş, istiklâlini ilân etmişti.

3. Memleket vakaları (hele 31 Mart kargaşalığından sonra) Abdülhamid zamanındaki gibi tam istibdat şeklinde olmamakla beraber, ondan daha istikrarsız, politik hadiseler ve fikir ayrılıkları ile kaypak bir hâlde idi.

Nitekim Servet-i Fünün'u da bırakmak zorunda kalmıştık; çeşitli gazete ve mecmualara kapılanan veya memurluklara yamanan kalburüstü Fecr-i Aticiler darmadağın hâle gelmişlerdi. Ahmed İhsan Matbaasındaki odamızdan atıldıktan sonra, Beyoğlu tarafında, İngiltere Sefarethanesi karşısındaki bir apartman içinde oda tuttuk. Bir müddet gelip gittik; nihayet onu da bıraktık. Fecr-i Âti artık bir isim olarak kalmıştı; hatta uzun müddet ismi de pek anılmadı. Edebiyat tarihine geçinceye kadar!

Yerini Milli Edebiyat, Sade Türkçe ve İttihat ve Terakki baskısı altında Türk Yurdu almıştı; sonunda da edebiyat Ziya Gökalp'ın parti umumi merkezi binası altında kurulan Yeni Mecmua'sında tünedi ve bu, kısa bir devre oldu, Birinci Dünya Harbi'nde ve sonuna kadar.

Günün edebiyatı, Fecr-i Âti'den arta kalan beş-altı muharririn, yeni yetişenlerin eseriydi. Yeni Mecmua'da muharrirlere mesnet, memuriyet, hocalık vesair dağıtılırdı. Telif hakkı devede kulaktı ama bir defasında ve o kıtlık içinde -Allah razı olsun- tahrir heyetine birer teneke Urfa yağı da ihsan buyurulmuştu; bana da bundan pay çıktı; fakat memurluk, hocalık vesaire nevinden bir lütufta bulunulmadı. Ancak Ziya Gökalp yeni kurulan bir bankada bana küçük bir vazife vermesi için Cavid Bey'e bir şeyler söylemişti, amma netice çıkmamıştı.

Hâlbuki eskiden gitmediğim bir Adana Sultanisi Türkçe muallimliğim vardı. Bereket, dostum ve mektep arkadaşım İ. Hikmet vasıta olmuştu da Hüseyin Bey'in yardımıyla Robert Kolej'e Türkçe hocalığıyla kayırılmıştım. Hükümet -yine Ziya Gökalp'ın himmetiyle bu tayine göz yummuştu...

Üzerimde hâlâ umumi affa kadar mahut mütebâidin damgasını taşımama rağmen!

Yine o damga sayesindedir ki İstanbul'a izinle dönmekle beraber beni askere çağıramadılar. Bizim edebi nesilden çoğu, askerlik vazifesini hocalık mocalık bir şeyler elde ederek yaptılar; fakat bu durum ateşli vatansever olmalarını önlemediği gibi, ateşli vatan muharriri, vatan hatibi yahut harp taraflısı kesilmelerine de engel teşkil etmemiştir.

Ahmet Haşim'i ayırt etmek lâzım, zira Çanakkale savaşlarında bile bulunmuştu.

Bana gelince, önce zamanın kanunlarına uyarak elli sarı altın yatırıp üç ay, tam gördüm askerlik yaptım. Sonra tabiatıyla askere alınacak, Umumi Harbe katılacaktım. Bu şereften beni hocalık mocalık değil, sürgün oluşum ve orduya sokulduğum takdirde, hükümet kafasınca, bir şeyler çeviririm endişesi mahrum etti!

Vakta ki Birinci Dünya Harbi'nin yedi yılını sürgün geçirip sonuncu aylarda Ziya Gökalp'ın lütfuyla ve izinle İstanbul'a geldim; sürgünlük hükmü ihtiyaten uhdemde kaldığı için yine askerden ve askerlikten uzak tutulmuştum.

Neden çağırmadılar?

Zira mütebâidin arasında, harp çıkınca affa uğrayanlar müstesna, geri kalanların orduya katılması tehlikeli, şüpheli adamlardı. Hatta bizlerin asker topluluklarından uzak tutulmamız için ilgili dairelere emirler verildikten başka elimize bir de “askerlikten muafiyet” vesikası tutuşturulmuştu. Vesikada -şimdi rakam hatırımda değil “bilmem kaç numaralı defter mucibince askerlikten tecildir” cümlesi yazılı idi; başka sarahat yoktu. Esrarlı bir rakam idi bu.

Hatta o yüzden başıma hayli tuhaf bir vaka gelmişti:

Harbin en son yılındayız. Ortanca biraderim Niyazi, dövülüp başı yaralanan Rıza Tevfik'i parti adına ziyarete gidişini ötede yazmıştım. Yeldeğirmeni'nde oturuyor. Bir gün, öğle üzeri idi. İskeleden indik, sinirlerimiz bozuk, maneviyatımız kırık ve bu sebepten, ağlanacak bir vakayı konuşurken gülüyoruz; sanki fevkalâde neşeliyiz. Olurdu öyle acayiplikler.

Tam karakolun önünde imişiz, meğerse, Komiseri de meğer o yalancı. Kızdırmışız ki, cam vuruldu ve sert suratla bir işaret: Gelin uraya!

Girdik, huzurundayız. “Oturun!” falan demiyor; kendi de ayakta.

“Maşallah beyler! Keyfiniz pek yerinde, dünya kan ağlarken?”

“Sinirden gülüyorduk, âsâbımız bozulmuştu.”

“Düzeltiriz şimdi. Veriniz bakalım askerlik vesikalarınızı?”

Birader uzattı; malülen muaftı zira. Kışlıktan yazlığa taşınıldığı gece yere yatak sermişler, o da geceleyin karanlıkta uyanmış, kendini karyolada sanıyor, ineyim demiş ve -asıl tuhafı karyoladan düşmesi değil yere serilmiş şilteden yanlış bir hareketle atlamaya kalkınca da sağ kolunu omuz başından kırmış, sakat kalmış. Ben sürgünde iken aylarca hastahanelerde yattığını, ağrılarım morfinin bile dindiremediğini anlatmışlardı.

“Sizinki?”

Mahut vesikayı uzattım. Komiser baktı, okudu; “mütebâidin”. Şaşırdı. Bilmem kaç numaralı defter mucibince muaf! Nedir, ne ola? Bu defter herhâlde mühim bir şeydi; mühim bir vazifede idim, mühim ve gizli! Belki de Enver Paşa'nın yakın adamı, gözdesi, akrabası, öyle bir şey! Zaten komiserin tabiriyle dünya kan ağlarken gülerek  o dünyayı pespembe görüşüm de mutlu olduğuma işaret değil mi idi? Bir elim yağda, bir elim balda. Hâlbuki yağı Yeni Mecmua'nın hediyesi tenekeden, balı da Kadıköy'deki Hindenburg helvacısından bir nebze alabildiğim saray helvası kırıntısından tadabildim bal niyetine! Belki ağabeyimin malüliyet vesikası da bir gizli iş için verildi! Komiserin vaziyeti değişti. Diyor ki:

“Buyurunuz, oturunuz beyler! Hakikaten hepimizin âsâbı bozuk, ağlayacak şeye de güldüğümüz oluyor. Fakat inşallah “zafer-i nihat” yüzümüze güler Can ve gönülden güleceğimiz günler de elbette göreceğiz, Siz işin sonuna bakın.”

O “zafer-i nihai” yani “sonunda gelecek zafer” baştakilere yaranmaya çalışan şahıslarla gazetecilerin bulduğu ufak bir oyalama tabiri idi; yani devlet yenilecek, ne varsa, neresi varsa kaybedecek, sonunda parlak şekilde zaferi sağlayacaktır. Doğrusu bu da olmadı değil; fakat Enver Paşa'nın askeri dehâsı ile mi? Ne gezer?

Komiser bey: “Tolunuzamânı olmayayım, dedi. Müşerref olduk, güle güle beyler?”

Evet, güle güle! Bu söz -dil pelesengi olmakla beraber hiç de yerinde değildi ve bizim demin işlediğimiz suçu belirten bir taşa benziyor: Gülerim, ağlanacak hâlimize!

Şimdi düşünüyorum: Acaba bir Mustafa Kemâl zuhur edip de milli şuur ve şerefimizi tazelemese idi, bugün bu satırları yazarken göründüğüm kadar işi mühimsemez, yarı alaycı bir lisan kullanabilir miydim? Atatürk ömrümüz boyunca bizleri kan ağlamaktan kurtarmıştır. Kısacası bu. De Gaulle de sonradan Fransa'da ona az çok benzer bir başarıya erişmiştir, ama tek başına değil, başka milletlerin ordusuna katılarak. Biz ise sadece kendi eserimiz, kendi gücümüzle.

Asıl “Türk malı” odur; Milli Mücadele!

Refik Halit Karay
(Bir Ömür Boyunca, İş Bankası Yayınları, s. 133-137)
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)