Eşsüremli Gökdelen / Ertuğrul Efeoğlu
Tahsin Yücel’in son romanı Gökdelen 2006’da yayımlandı. Gökdelen’in yayımlanışının üzerinden on dört yıl geçmiş olmasına karşın, roman, konusunun 'aşırı güncelliği' ve kimilerini aşağıda açıklamaya çalışacağım özellikleri nedeniyle de okunmaya değer bir yapıt.
Romanın konusunu oluşturan oluntular [Fr. épisode]17 Şubat 2073günü saat 07.40’da başlayıp 17 Kasım 2073 günü Özgürlük Anıtı’nın açılış saatinde bitiyor. Romandaki konunun “aşırı güncel” olması ile oluntuların 2073 yılına oturtulmaları arasında bir örtüşümsüzlük hiç kuşkusuz var. Romanda “bilimkurgu filmlerini düşündüren” (s.181) sözcesine yer verilerek geleceğe ilişkin önemsiz ve yüzeysel bir gönderme yapılmış olsa da, romandaki hiçbir nesne -“mekik” adı verilen özel uçaklar dışında- insanların yaşamına bundan elli yıl sonra girebilecek bilimkurgusal nesne değil. Dahası, güncel yaşamımızdaki yeri daha bugünden küçülmeye başlayan kâğıda basılı gazeteler bile 2073 yılında varlığını çok etkin biçimde sürdürüyorlar ve o nedenle de zaman uyumsuzluğu[Fr. anachronisme] yaratıyorlar. Zaman uyumsuzluğu deyince, ülkemizde 1970’li yıllarda siyasal eylemlerde bulunmuş solcu gençler tipolojisinin yaklaşık olarak 2050’li yıllara yerleştirilmiş olduğunu da anmalıyım. Ama bunlar bir yazın yapıtında “uyumsuzluk” olarak görülemeyecekleri gibi, yapıta derinlik ve genişlik katan yaratıcı buluşlar olarak değer kazanabilirler. Romanın konusunu burada anlatacak değilim. Kaldı ki ülkemizde siyaset, basın-yayın, kentsel dönüşüm, özelleştirme vb. olguları on sekiz yıldır az çok gören ve / ya da yakından izleyen kişiler konu bakımından romanın hiçbir özgünlüğü olmadığını göreceklerdir. Gazeteci-yazarların güncel siyasal ve toplumsal olayları “belgesel yapıt” olarak kitaplaştırmalarında olduğu gibi, Tahsin Yücel de ülkemizde 2002-2006 yılları arasında tanık olunan olay ve olguları romanlaştırmış. Tahsin Yücel’e bu romanı yazma esinini vermiş olan gökdelen, evinin yakınında, Şişli PTT’sine yakın yerde dikilen gökdelen olmalı. Dolayısıyla romanda sözü edilen her nesnenin, her olgunun somut yaşamda bir göndergesi var diyebilirim. Kanımca, romancılarımız ve öykücülerimiz güncel olayları yazınsallaştırma kolaycılığına düşünce ya da “çağına tanıklık etme” görevini(!) yanlış anlayıp yanlış uygulayıncabir kuruluğun, hatta bir kupkuruluğun içine düşüyorlar ve anlatı kişilerini birer kuklaya, cansız varlığa dönüştürüyorlar. Gökdelen’deki anlatı kişilerinin davranış ve konuşmalarında kuklalara özgüözellikler ne yazık ki öyle çok ki, okur, Tahsin Yücel’in ödünsüz öz Türkçesinin tadını bile yeterince çıkaramıyor. Sık sık yinelenen kukla davranışlardan birkaçını yazayım: “elini (dostunun) omzuna bastı”, “(onun) ellerini avuçlarına aldı”, “titredi”, “tepeden tırnağa titredi”, “gözlerini yere dikti”, “gözlerini tavana dikip düşündü”vb. sözceler…Öte yandan anlatı kişilerinin çoğu kez aynı biçimde, aynı tonda, aynı sözce kalıplarıyla konuşmaları da bu durumu pekiştirmektedir... Bunlara ek olarak, Tahsin Yücel akademik dile özgü sözcelerden kendisini kolayca kurtaramadığı için roman dilinin ilerleyişiniçakıl taşları gibi tökezletensözceleri de ne yazık ki kullanmıştır. İşte onlardan birkaçı: “Hiç kuşkusuz kimi yazarların sık sık vurguladığı gibi”, “doğrusunu söylemek gerekirse”, “kolaylıkla kestirilebileceği gibi”, “yani”, vb.Az da olsa akademik dil kokusu verdikleri için roman diline pek de uygun düşmeyen bu tür sözcelere karşılık, Tahsin Yücel’in, akademik bilgi ve yaklaşımını romanına bilinçle işlediği terim ve yöntemler de var: 1.)dikeylik-yataylık, 2.) metinlerarasılık. Akademik terim olmalarına karşın Gökdelen’de adları açıkça geçen ve asal işlev üstlenen iki terim şunlardır: eşsüremlilik, artsüremlilik. Romanın konusu bu iki dilbilim teriminin eksenleri üzerine yerleştirilmiştir. Bu iki terim dilbilimde birbirini dik açıyla tam ortadan kesen iki eksenle görselleştirilir: dikey eksen (eşsüremlilik), yatay eksen (artsüremlilik). Bunlar ne demektir? Bu iki terimi (kavramı) kısaca şöyle tanımlayayım: Belli bir zaman kesiti içinde (eşsüremlilik içinde) birbirlerinin yerlerine geçebilecek gücül öğeler ve eğretilemeler dikey eksen üzerinde alt alta dizilirler, yatay eksen üzerinde ise zamanın ilerleyişi içinde (artsüremlilik içinde) birbirlerinin yerlerini alabilecek ya da zaman içinde değişime uğrayacak öğeler ve düzdeğişmeceler arka arkaya dizimlenirler… Eşsüremlilik (dikeylik) ile artsüremllik (yataylık) terimleri genellikle dilbilim kavramları olarak değerlendirilmiş olsalarda, öbür toplumsal, siyasal ve tutumsal alanlar da bu kavramlardan yararlanılmıştır. Gökdelen romanında bu iki terimle hem görsel çizgilerin (dikey-yatay) varlığı sezdirilmiş hem de onlara siyasal-tutumsal (anamalcılık-solculuk) anlamlar yüklenmiştir. Gökdelen romanında karşıtiki siyasal ve tutumsal anlayışı benimsemiş olan iki kesim vardır: anamalcılar ile solcular. Romanın anamalcı yüklenicisi Temel Diker eşsüremli (dikey) eksen üzerinde çalışırcasına eski yapıları yıkıp onların yerlerine çağın gereği olarak gökdelenler dikmeyi tutkuyla iş edinmiştir. Solcular ya da eski devrimciler ise “tarihselci” anlayışlarına uygun olarak artsüremli(yatay)eksen üzerinde kalıp kentin yatay yapısını korumak isterler… Bu iki kesimden hangisinin üstün geleceğinin izlenimiromanın sonunda sezdiriliyor. Yukarıda, Gökdelen romanında anlatılan oluntuların başlangıç ve bitiş tarihlerini saatlerine varıncaya dek belirttim. Romanda yalnızca başlayış ve bitiş oluntularının gün ve saatleri değil, pek çok olgu tarihlendirilmiş ve saatlendirilmiş olarak anlatılmaktadır. Bu tarihlendirmelerden açıkça ve kolayca anlayabileceğimiz gibi, romanın eski bir eylemci-solcu olan başkişisi ve romanın öbür solcu kişileri de, romanın anlatıcısı da yatay artsürem ekseni üzerinde konumlanan “tarihselci” (solcu) düşünceden yanadırlar. O nedenle, roman boyunca verilen o tarihler, o saatler anlatı kişilerinin siyasal düşünce ve inançlarına birer kilometre taşı gibi yön, inanç ve yüreklilik vermektedirler… Yazar ve Fransız Dili ve Yazını alanının emekli öğretim üyesi Tahsin Yücel akademik uğraşısı boyunca görüşlerini benimsediği Roland Barthes ile Julia Kristeva’nın metinlerarasılık örgüsünü da Gökdelen’de uygulamıştır. Başta Dostoyevski’nin KaramazofKardeşler’indekiSmerdiakof kişisi olmak üzere [Gökdelen romanında “Smerdiakof semptomu” adı verilebilecek bir tinsel bunalım bile var, sonra“Don Kişot’luk” davranışı da var], Fiodor Pavloviç, Thomas More’un Nuskuama’sı, Sokrates, Montesquieu, Danton, Saint-Juste, Vincent de Gournay, Marx, Signora Batholdi, Che Guevara adları roman içinde yer alıyor. Buna karşın, romanda birkaç kez geçen “Burası Türkiye” sözcesine karşın hiçbir Türk yazarının ya da Türk roman kişisinin adı nedense romanda anılmıyor. Anılmıyor ama yazar Tahsin Yücel dil tutumu nedeniyle soğukluk duyduğu bir Türk ozanının-yazarının görüşünü kendi romanının, Gökdelen’in, “sonuç” sayfalarına bir “toplumbilimsel çözüm yasası” gibi koymuş. Şimdi şu sözceleri romandan okuyalım: “(Eski solcu Can Tezcan) Sabri Serin’e dikti gözlerini: ‘(…) Bu böyledir, böyle gelmiş, böyle gider: yapılacak hiçbir şey yok!’ der insanlar. Sonra bir yerlerden bir dip dalgası gelir, (…) İnsanların başkaldırı yetisinden umudu kesmemek gerekir’” (255). Evet, bu alıntıdaki yalnızca “dip dalgası” sözcesi bile bize hemen Attilâ İlhan’ı anımsatıyor. Bu sözcenin, romanın bitmesine yaklaşık yüz sayfa kala kullanılanmış olması ile Attilâ İlhan’ın 11 Ekim 2005’te, yani romanın Ekim 2006’da yayımlanmasından tam bir yıl önce ölmüş olması arasında hiçbir bağ yoktur denebilir mi? Buna bir rastlantıdır diyebilir miyiz? Açıkça söyleyelim: Tahsin Yücel, Attilâ İlhan’ın ölmüş olmasının verdiği bir rahatlıkla onun bu düşüncesini onun adını vermeden kullanmıştır. Bu savımı aşırı bulabilecek kişiler için savımı şöyle sağlamlaştırmak isterim: Attilâ İlhan, Erdoğan ile Gülen işbirliğinin Cumhuriyetimize karşı yürüttükleri yıkıcı saldırılar karşısında sık sık “dağlardaki çoban ateşleri”nden söz eder, “dip dalgası”nın bir gün onlardan geleceğini söylerdi. Attilâ İlhan’ın o yıllarda sözünü ettiği “dağlardaki çoban ateşleri”, Tahsin Yücel’in Gökdelen romanında “dağlardaki yılkı adamları” olarak yer almakta ve o adamlar romanın sonunda dağlardan kente doğru umut verici bir kararlılıkla, bir dip dalgası olarak inmektedirler. Bu arada yeri gelmişken belirteyim: Tahsin Yücel’in Cumhuriyet gazetesindeki “Alıntılar” köşesini –ki o köşede de Türk yazarlarından değil, yabancı yazarlardan alıntılar yapardı– Attilâ İlhan’a karşıt olduğu için bıraktığı savı doğru değildir. Benim Tahsin Yücel’in kendisinden edindiğim gerçek gerekçe başkadır. Bu gerekçeyi konuya ilişkin başka bir yazının geniş sığası içinde damıtarak yazabilirim… Metinlerarasılık bağlamında son olarak romandaki “yazım kurallarına” da değinmek isterim, çünkü yazım kurallarının alıntılanmaları ya da yabancı yazım kurallarının kopya edilmeleri de gene metinlerarasılık anlayışı içinde yer alır… Şu da var ki Tahsin Yücel Can Yayınlarında sözü geçen bir yazar ve çevirmen olduğu için başka yapıtlarında da Türkçede alışılmış yazım kurallarının dışına çıkabilmiştir. Gerçekte Adnan Benk’in de denemiş olduğu, alışılmış Türk yazım kurallarına uymayan söz konusu kimi yazım uygulamaları Fransızcaya özgü yazım uygulamalarındandır. Örneğin dil adlarının ve ulus adlarının küçük harflerle başlatılmaları (türkçe, türklük vb.), iki nokta iminden sonra gelen tümcelerin de gene küçük harflerle başlatılmaları (“Çok eski bir devrimci geleneğini sürdürüyor bizim Rıza: devrimci kitapçıklar yazıp el altından dağıtıyor, 2073 yılında, düşünebiliyor musun?”), ayların küçük harflerle başlatılmaları (24 haziran 2073), sanların küçük harflerle başlatılmaları (bayan Doğan, İnci hanım) vb. yazım biçimleri… Bu konudaki görüşümü şöyle belirteyim: Fransızcanın, İngilizcenin yazım kurallarına göre yazılmış Fransızca, İngilizce yazıları okurken hiç yadırgamadığımız bu tür yazımlar Türkçe yazılarda yer alınca gözümüze toz kaçmış gibi, çöp batmış gibi oluyoruz, kısacası bu yazım biçimleri Türk okurun gözüne yadırgatıcı görünüyorlar... Yazar Tahsin Yücel Gökdelen romanında kendini artsüremciler (solcular) arasında konumlandırmıştır. Ben de bu yazımda “eleştiride artsüremlilik ve metinlerarasılık” anlayışlarından yararlanarak sonuçlar çıkarmaya çalıştım,böyle yaparak kendisini kimi yönleriyle de yakından tanıma onuruna eriştiğim Tahsin Yücel’e de bağlılık göstermiş oldum… Ve işte, gene romana dönüyorum: Yaşadığı bütün güçlüklere ve soruşturmalara karşın solculuğundan hiç ödün vermeyen Gökdelen’deki anlatı kişilerinden Rıza Koç “eleştiri olduğu sürece umut da var demektir” (235) diye konuşsa da, gene romanın başkişisi eski solcu ve eski eylemci Can Tezcan kurumdaki yardımcısı Sabri Şirin’i “eleştirilerini de esirgeme” (141) diye yüreklendirse de, bu anlatı kişilerini yaratan Tahsin Yücel’in kendisi bütün öbür yazın ve sanat adamları gibi yapıtlarının gerçek anlamda eleştirilmelerinden sevinç duymazdı. Bu durumda, ulusal ekin tarlamızın yazın-sanat toprağının bu denli çoraklaşıp çöle dönmesini, Rıza Koç gibi düşünen aydın ve eleştirmenlerimizin azlığına bağlamak kadar, biraz da yapıtları gerçek eleştirinin dikenli tellerinden geçince öfkelenen yazarlara, ozanlara, sanatçılara da bağlamak doğru olmaz mı dersem, çok mu yanılmış olurum?. Son olarak yazacaklarım şunlardır: Tahsin Yücel’in roman türünde gerçek anlamda doruğa ulaşan bir başyapıtı var, o da Bıyık Söylencesi’dir. Gökdelen ise, somut yüksekliğine karşın, Bıyık Söylencesi doruğunun eteklerinde kalmakta ya da olsa olsa onun en çok yamaçlarına ulaşabilmektedir. Ama bu da bütün yazarlarda, bütün sanatçılarda çok sık görülen (hatta hep görülen) bir sanatsal/yazınsal yaratım gerçeği değil midir?. Ertuğrul EfeoğluDİKEYLİK -YATAYLIK
METİNLERARASILIK
ELEŞTİRİDE ARTSÜREMLİLİK
Sözcükler dergisi, sayı 88, Kasım-Aralık 2020
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR