Eski fotoğraflar’dan izlenimler / Şükran Farımaz

news-details
Kitap

 

Şiirin tanımlanamadığını tanımlanamayacağını okuruz birçok kaynaktan.

Şiirin, şairine özgü olduğu denli, okurunu da doğrudan o şiire özgülediğini mi anlatmak istiyor bu tanımlanamama durumu doğrusu bilemeyeceğim.

Ne ki kitaplığımda bulunan iki yüzü aşkın şiir kitabının yanına Fulya’nın birkaç ay önce yayımlanmış Eski Fotoğraflar‘ını da ekledim ya,  şiiri tanımlayıp tanımlamama takıntısı hepten kayboldu.

Sonuçta onlarca şairden, yüzlerce şiirden değil, kendi seçimimizden söz ediyoruz; birini öbürüne yeğleyemeyeceğimiz, birini öbürüyle kıyaslayamayacağımız öznel bir seçimden.

Öyle ya: Edip Cansever mi, Gülten Akın mı, Cemal Süreya mı? Atilla İlhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca mı yoksa, Ahmet Muhip Dıranas mı?

Şiirimizin seçkin örneklerini bir yana koyacaksak bile, hepi topu üç beş dizelik  bir haikunun anlamlar yumağından sağ salim çıkanımız var mıdır hiç sanmıyorum. Bütün bunların ayırdında olan  Fulya Çelik Çetintaş,  haikular denli öz, haikular denli etkileyici bir  öndeyişle başlıyor kitabına:

Bir gün öyle biri çıkıp gelir ki/ sen, tüm gidenlere teşekkür edersin*

Öyle böyle derken bütün defterleri kapatıp kendini tenhaya bırakan ozanımız (29. Sayfa) unutulur her şey dese de hiçbir şiirinde kendisiyle hesaplaşmaktan kaçınmaz.

12 Eylül karabasanının bugünlere savurduğu ülkemizin acılı tarihinde gezinirken de, Hindistan’dan İspanya’ya, oradan sırılsıklam Paris’e (19. Sayfa) uzanırken de aynı dil geçerlidir.

Şiirin her koşulda kucaklayan, sarıp sarmalayan lirik dili. Eski Fotoğraflar hemen her sayfada yaralarımızı yeniden kanatıp yeniden onararak başarıyla yerine getiriyor işlevini.

 Baskınlar yapılır evler aranırdıbir ihbar aldıkdiye gelen ekiplercekitaplar toplanırdı, mutfaktaki bıçaklar, suçlu mu gerek; yaratılırdıevde olmayan bir suç unsuru bulunuverirdi birden  (33. sayfa) dese bile, çabucak aynı evin öbür odasına götürüyor sizi: Geceleri yumak yumak dantel. / Gündüzleyin/ çarşı pazar annem/kardeşime gözüm gibi bakmamı/ derslerime çalışmamı, işleri yapmamı tembihlerken/………../ne çok anne.

Kayıtsızlığa, boş vermişliğe  geçit vermek istemeyen Fulya Çetin anılarım en büyük zenginliğim dercesine  babasını, babaannesini, abisini de konuk ediyor şiirine. Bu ortak yolculukta hiçbirini yalnız bırakamayız elbet. Peşinden gidemesek de izinden hiç ayrılmadığımız aşk da, acılar da bizim değil miydi zaten? Unutulmasın ki insan doğduğu yere benzer. O yerin suyuna o yerin toprağına benzer* 1972 Mayıs’ını imleyerek Yıldızlar masumdur, yıldızlardan bir  yıldız/ sonsuzluğa üç bulut taşıdı gördüm diyen ses, hiç kuşkusuz ki bizim de sesimizdir;  denizlere şarkı’ da bizim de gözyaşımız gizlidir.

İpinceydi boynunuz/uzun ve cesur boyluydunuz (sayfa 40)

O yıllarda  her eve,  her köşeye sinmiş korkunun, yılgınlığın üstesinden gelmeye hazır birileri de vardır elbet. Belki bir abi, bir arkadaş, belki de bir baba. Babam sabah çayı./ taze demlenmiş kokusunda bardağını çınlatan…./ kitap babam gazete babam şiir babam/ cumhuriyet/ akşam, vatan. ./…/ ekonomi, hukuk, siyaset. muzaffer erdost,/ ilhan erdost sol yanım babam,/ ne çok behice boran. (35. Sayfa)

Şiir, şiiri izlerken  anne, baba, babaanne  derken ağabeyi atlamak olur mu. Üstelik ozanımız bilincinde olduğu bir tercihle “Ahmet Abi,  güzelim bir mendil niye kanar” diye sormaktan çekinmez. Ama onun sorusu  iyiden iyiye içselleşmiş, yeni sorular üretmiştir:  Abim Mamak/söküldü bir gün daha günlerimizden,yaşamadığımız. /hüzün mü yakışırdı yüzümüze , yoksa ne./……/ bak kuşlar da gittiler/…/gecikti leylaklar, sardunyalar gecikti bu bahar./…/sokaklar yasak.

Dedim ya yaralarımızı hem kanatıp hem de onarıyor bu kitap. Ben Ölürsem Haziranda Ölürüm adlı şiirinde  içimden, İzmir taşar/İzmir sokaklara taşar/içli bir bulutum yoksul ege ğöğünde /yağmurların nereye yağar, acıların nereye sığar /….derken bu yazıdan çok daha fazlasını hak ediyor.(49. Sayfa)

 Dediler ki/bir çocuk kıyıda yaşam yar/ım  o çocukta ben de varım (61. Sayfa) Biliyorum ki  Alyan bebeyi anımsadık durup dururken. Hiç unutmadığımız, unutturamadığımız Alyan bebeyi.Sanırım susuyoruz sözün burasında. Çaresiz şiire bırakıyoruz yerimizi:

-korkuların belleği var mı /– neydi kanayan sözcük?/ sevdanın düşü ne ?unutuşun rengi, / -dünya neden kanar… isyan uyur mu…/ya şiir,/ şiir/ susar mı?

Evet, an gelir her şey susar, herkes susar, koca bir ülke susar ama şiir susmaz: Teşekkürler Fulya Çelik Çetintaş, teşekkürler Eski Fotğraflar.*

*Bob Marley

*Şiiri Özlüyorum Kitaplığı: ESKİ FOTOĞRAFLAR

Şükran Farımaz
Gercekedebiyat.com

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..