Eros ile Afrodit / Tacim Çiçek
Gözlerim kapalı ışıksızlığına. Ellerimden tutuyorsun, ama yoksun. Gözlerinde kayboluyorum, gülümsüyorsun. Yine de yalnızlığımın mevsimi değişmiyor, üzülüyorum. Yerimden kaldırıyorsun beni. Yokluğunun etkisindeki aklım bedenimle hafifliyor, ardından adeta sürükleniyorum gibi çıkıyorum. Yüreğim sana mahkûm, şimdi anlıyorum. Sanırım senden ayrılan, yalnızca bedenim. İncecik bir yoldayım, yürüyorum. Hayır bildiğimiz türden değil bu… Hani bir köprünün altından akan suya bakarsın, gözlerin suyun akışına kapılır, sonunda akıp gidenin kendin olduğunu sanırsın ya, işte yürümem öyle bir şey; sanki bir yanılsama. Yolun iki yanı da aynı boyda, genişlikte ve renkte reklâm panolarıyla dolu. Gördüğüm her resim, birlikteliğimizin önemli bir kesitinin kanıtı. Yüreğimin kanatlanmasını engellemek için dudaklarımı birleştiriyorum sıkıca. Resimler, donuk, renksiz ve korkunç. Sanki bilinçaltımı parça parça görüntülemiş fotoğrafçı ya da ressam. Böyle diyorum çünkü ikimize ait olan görüntüler ne tam resim ne de fotoğraf, ikisinin karışımı birer ucube diyebilirim. Sonbahar kılıçlarıyla toprağa düşen yapraklar gibi her biri. Onlara bakamıyorum, görmezden geliyorum. Ama bir yanım duyarsızlığımı bıçaklıyor yol boyu. Şimdi soruyorum kendime, gerçekten yaşadık mı bunları, istedik mi belgelenmelerini diye. Resimlerdeki benim; ama bir bakıma da ben değilim sanki. Sen, tanıdığımı sandığım sen olmadığın gibi. Çoğu panoda senin yarın “ben” olmayan bir erkek, benim yarım da “sen” olmayan başka bir kadın. Ürperiyorum. İkimizin de öteki yarısını oluşturan görüntülerden… Elbisem bembeyaz, oysa beyazı hiç sevmezdim, ama sen severdin. Anlam veremiyorum buna. Ceketimin yakasına bıraktığın gözyaşı kırmızı karanfil oluyor, kokunu veriyor, biraz olsun rahatlıyorum. Gördüğümü kanıksamıyorum artık. Tiyatroların ev içi sahneleri gibi evimiz, panoların birinde. Karşılıklı oturuyoruz. Birbirimizi görmüyoruz. Gözlerimiz donuk ve tuhaf. İki parmağın çıkardığı sesten sonra hareketlenen kuklalar gibi deviniyoruz. Aklındaki kostümü doldurmadığım, maskeyi takmadığım için hırpalıyorsun beni sözel kamçılarla. Konuştukça tanıdığım sen olmadığını fark ediyorum. Sinirleniyorum. Bir elimi kaldırıyorum, taştan yüzüne inerken elim balyoz oluyor. Taş yüzün dağılıyor, tanıdığım masken düşüyor, o an ölmek istiyorum. İkimizden de korkuyorum. Gözyaşın yağmur gibi... Başımı çeviriyorum senden. Gözlerine bakamıyorum, cesaretim yok. Onların söyleyeceğini biliyorum çünkü. Yüreğime soyut bıçaklar saplıyorum. Sesin kulaklarımda, işte böyle susturuyorsun. Beni dinlemek, eleştirilmek işine gelmiyor, peki ya önceleri… Hangi önceleri? Anımsamakta zorlanıyorum, söyle! Beni, başından beri aklındaki biçimiyle anlattın çevrene, başka birinden söz eder gibi. Saçımın modelinden giysilerime dek, bıyığımdan ayakkabılarıma… İstediğin gibi olmamı bekliyordun. İçindekini canlandıracak bir aktör değildim, bunu anlamak istemedin bir türlü. Ne yaptıysam ters yüz ederek kendine göre biçimlendirdin. İçiyordum, zil zurna sarhoş olana dek, içtiğimi; sana karşı beklediğin ve istediğin biçimde davrandığımı bildiğin hâlde, kafandakileri yapıyormuşum gibi davrandın. İçindeki kendimin altında kaldım boğuldum, bunaldım, kahroldum. Yalan mı?! Çevremden kopuk biri oldum. İnsan eylemler, davranışlar, düşünceler, hatalar, güzellikler, yanılgılar, doğrular toplamıdır. Bunu bir türlü kabullenmedin. Aklının terazisinde tarttığın hep benim yanlışlarım ve hatalarımdı. Asla nesnel olmadın bana karşı ve önyargılarından dolayı gün geçtikçe gözünde değersiz oldum. Toplumsal belirlemelerden kendimi soyutlayamayacağımı bir türlü bilemedim. Hiçbir zaman idealize olamam, zaaflarımla, bilincimle, çevremle, doğuştan getirdiklerimle, sonradan kazandıklarımla sıradan bir insanım. Aklındaki roman kahramanları, film aktörleri ve aslında komşuların partilerinizde abarttığı kocalardan biri gibi de olamam, olunamaz da! Az önce yanımdaydın. Gözlerin bana aynaydı. Ellerinin sıcaklığı, avuçlarımdan içime akıyordu. Binlerce yılın birikimiyle özdeş insan sevgisinin pınarına kanatlandığımızı söylüyordun. Sesin inceydi. Yumuşaktı, kadifeydi sanki. Gözlerimi kapatmıştım, dinliyordum seni. O denli içten, duygulu, güzeldi ki tümcelerin avuçlarıma dökülüyorlardı. Susuzluğuma son anda yetişmiş serin sulu dağ pınarı gibi. Anlatının –bıçak kesmesi gibi– gerçeği tenimi titretti. Gözlerimi açtı. Avuçlarımdaki gözyaşındı, gördüm. İrkildim. Başkalaşmıştın. Sesinin yumuşaklığı yoktu. Yaylaşan dudaklarının bedenime attığı sözel oklar o denli zehirliydi ki derim yüzülüyormuş gibi acı verdiler bana. Garip bir güneş olmuştun, karşında kardan bir adamdım sanki usul usul eriyordum. Göz kapaklarımı indiremiyordum, kulaklarımı sağırlaştıramıyordum, ayaklarıma hükmedemiyordum. Hepsi asileşmişti bana. İçimin boşluğuna düşüyordum… Bir panoda sen varsın. Saçın kısacık. Tenin oldukça canlı, yumuşak… Sanki başını çeviriverip gülecekmişsin gibi. Yüzünü gölgeleyen küçük bir yaprağın kıpırdanışını, gözlerinden süzülerek titreyen dudaklarına inen gözyaşının mavisi kirli, hüzünlü, eski parlaklığından uzak mı uzak. İçim yanıyor. Bana baktıklarını sanmam hataymış, o kadar uzağa kanatlanmışlar ki… Kendimi zorluyorum. Gözlerini gözlerime çevirmek için, faydasız her şey. Onlara eğiliyorum iyice. Kıyılardaki kayaları, toprağı hırçın biçimde döven, koparan dalgaların sesini işitiyorum, gözlerinden geliyor o ses. Daha da heyecanlanıyorum ve iyice bakıyorum gözlerinin içine. Ufka dek uzanan dalgaların anası denizi görüyorum sonunda. Ters dönen bir kayık var. Dalgalara karşı direniyor. Sokuluyorum panodaki gözlerine, o kayık çok garip… Birlikteliğimizi sürdürmeye çalıştığımız eve benziyor. Evet kayık, evimiz! Bu tarafında ikimiz duruyoruz, devinimsiz. Birbirimizden habersiz, sırt sırtayız ve bir o kadar da uzağız. Batmıyoruz, kafalarımız suyun üstünde, bedenlerimiz bir geminin su içindeki kısmı gibi, görünmüyor. Yardım mı bekliyoruz yoksa kaybolmayı mı? Bilmiyorum. Denizdeki gözlerinde de yaş var, yabancılaşmamıza üzülen yalnızca senmişsin gibi. Ama dışına ağlıyorsun. Sıradanlığın yeri mi demiyorum kendime, ama yine de içime ağlıyorum. Güçlü görünmek istediğimden mi, yoksa sana ağladığımı göstermemek için mi, inan bilmiyorum… Çoğumuzun yaşamında bir “Afrodit” var. Onun deniz köpüklerinden doğmuş olduğunu, bir deniz kabuğundan karaya çıktığını da düşünmüyorum. “Afrodit”imi anlatmak istiyorum. Dış görünüşüyle istiridyeye benzediğini söylediğin, içindeki “inci” özveriyle, eğitimle, ilgiyle, çabalarla kabuğundan çıkardığını ve kendiyle hep övündüğün o güzeli… O, komşu kızını, anımsadın mı? Hareketli, cıvıl cıvıl, yeniyetme bir kızdı. On altısında ya da on sekizindeydi sanırım. Kendi güzelliğinin ve çekiciliğinin farkına yeni varıyordu. Hep okuduğunu, izlediğini, tanıdığını, gördüğünü olmak isteyen, giydiğini kendisine yakıştırmayan rüküş denilebilecek biriydi. Bütün istediği, bir delikanlının kendine ilgi göstermesiydi. Cilveli, ne yazık ki itici bulunan… Enerjik, sevecen. Onunla önce sen tanıştın. Komşu kadınların günlerinin birinde… Sıra onlardaydı. Seninle samimiyeti ilerletmek isteyenler, sana anlatmışlardı, “gün”ün özelliklerini, sevmiştin. Çevre edinmek için onlara katılmıştın. Çay, yemek, kek, kahve, pasta, börek sunan o. Gözün üstünde, seni; ona çeken bir şeyin olduğunu hissettiğini söylemiştin, bir konuşmanda. Günün sonunda, sıra toplanan paranın ilk kime verileceğinin belirlenmesi için yapılan kura çekimine gelince, içinden sana çıkmasını istediğini, çünkü paranın hepsini bu gizemli kıza harcamayı düşündüğünü de… İstediğin olmuştu. Parayı almıştın. Annesinden, yabancısı olduğun bu kentte sana rehberlik yapması için izin koparmıştın. Onu önce bir pastaneye, sonra da giysiciye, ardından da kuaföre götürmüştün. Birlikte güzel zaman geçirmiştiniz. Dost olmuştunuz. Anımsadın mı? Nasıl adlandıracağımı bilemiyorum ama özel bir ilgin oldu ona karşı. Bu yaştaki kızlara “ablalık” yapmak olarak adlandırıyorsun bu ilgini ve sevgini. Onları kendince eğitiyorsun, kendi kendilerine güvenmelerini ve evlendiklerinde ezilmemelerini öğretiyorsun. Giyinmenin bilinç işi olduğunu, makyajın ustalık gerektirdiğini, kitapçıl olmalarının gerekliliğini, nasıl konuşmaları gerektiğini benimsetiyorsun. Misafir ağırlamalarını, misafir olduklarında da nasıl davranmaları gerektiğini söylüyorsun. Okulu terk etmeseydin benim gibi öğretmen olabileceğini göstermek istercesine emek harcıyorsun onlara. Aslında benle gizli bir rekabet içindeydin o zamanlar. İşini canla başla yapıyordun. Öfkelenmiyordun. Sabrediyordun. Bütün becerini, bilgini kullandın ve eserini tamamladın. Bu kıza, ötekilerden daha çok emek verdin, zaman harcadın. Sonunda, herkesin parmakla gösterdiği bir genç kız yarattın. İstiridyenin içindeki “inci”yi çıkardın. Genç erkeklere itici gelen, çirkin kızı aşk ve güzellik tanrıçası “Afrodit”e dönüştürdün. Onun ünü, güzelliği, çekiciliği kente yayıldı. Çoğu genç, sevdasını ona tapınmaya dek vardırdı. Duvarlar, onunla ilgili sloganlarla doldu. “Gün”lerinizde kadınların bile erkekçe hislerle ona bakmaktan kendilerini alamadıklarını söylediğinde gözlerinin içi parlıyordu. Annesi, onu uslandırdığın için seni seviyordu. Seninle olmasına, bizde kalmasına ses etmiyordu. Kanatsız bir melektin. Kimi kadınlar, “ablalık” yapasın diye kızlarını gönderiyordu sana, ama gözün “inci”nden başkasını görmüyordu. Önceleri evimizde bir gölge sandığım “Afrodit”e baktığımda aklım başımdan gitti. Güzelliği karşısında dilim tutuldu. O andan sonra onu aklımdan çıkaramaz oldum. Yatakta bile ondan söz ediyordun. Gençleri birbirine düşürmesinden, kimseye yüz vermemesinden, her yaştan erkeğin rüyasına girdiğinden kuşku duymadığından söz ediyordun. Gerçek “Afrodit”e taş çıkartıyordu onunla ilgili her gece anlattıkların. Yüreğimi, aklımı onunla doldurdun. Beni ona yöneltin. Ondan söz ederken değişiyordun. Bazen seni tanıyamıyordum. “İnci”nin yaşındayken yaşamadıklarını ona yaşatarak kendin yaşadığını düşünmeye başladım. Bu yüzden senden korktum. Sonra yatakta ben yokmuşum gibi, sesli düşünmeye başladın. Ağzından çıkan sözel kuşlar onu şakıyordu. Ben söylediklerinden irkiliyordum. Seni düşünürdüm. Aynı evde yaşıyorduk, ama birbirimizi görmüyorduk. Kopuktuk. Aynı evi paylaşmak zorunda kalmış iki yabancıydık. Yatakta bile benden uzaktın. Seninle konuşmaya, seni yeniden kazanmaya çalıştım. “Bir çocuğa ver bu ilgini, bir çocuğumuz daha olsun!” dedim. Dinlemedin beni ve şiddetle karşı çıktın. “Bu evde, bu karmaşık düşüncelerle, yaşamınla boğuluyorsun, can simidin bir çocuk daha,” diyorum ısrarla. Bana “inci”nin nasıl güzelleştirdiğinden ve yetiştirdiğinden bahsettin hep. “Seninle birlikte boğulmak istemiyorum. Bir çocuk istiyorum,” dedim. Dondun kaldın. Saralı oldun çıktın o anda. “Sevişelim artık bana çok uzaksın çoktandır farkında mısın?!” Sana sarıldım. Seni öpmeye çalıştım, ama o an üstüme kustun. Sonra da bayıldın. Şaşırdım. Kucakladım seni ve yatağa götürdüm. Üstünü değiştirdim. Seni sakinleştirmeye çalıştım. Uyumak istediğini söyledin. Seni rahat bıraktım. Salona döndüm ve halıyı temizledim. Başında bekledim. İçtim… İçtim. Nasıl sabah oldu anlayamadım. Yüzün, bedenin, alerji olmuşsun gibi, sivilce dolmuştu. Ertesi gün doktora götürdüm seni zorla. Konuşmuyordun. Susuyordun hep. Olanları doktora anlattım. Sinirsel bir tepki gösterdiğini söyledi. Ve sen sevişmek istemedikçe benim ima etmemin bile telafisi olanaksız sonuçlara neden olacağını belirtti. Psikiyatri tedavisi önerdi. O günden sonra aynı evi paylaştık, birbirimize daha da yabancılaştık… Yanımdan başka bir pano geçiyor, bakıyorum. Ben varım. Yürüyorum. Yol, çalıştığım okulun yolu. Eve dönüyorum okuldan. Düşünceliyim. Önüme bir kadın çıkıyor, temiz giysili. Hâli vakti yerinde… Güler yüzlü, sevecen. Yolumdan çekilmiyor, bana bakıyor. Bir şey söyleyecek gibi, ama cesaret edemiyor. Kaçıncı karşılaşmamız bu bilmiyorum. Gülerek selâmlıyorum onu. Şaşırıyor. Yanından geçiyorum. Bu defa arkamdan bakmıyor, kolumdan tutuyor, durduruyor beni. Gözleri gözlerimin içinde, eli elimin üstünde, birdenbire konuşuyor hızlı hızlı. “Öğretmen oğlum, bağışla! Adını bilemedim, yakın komşuyuz. Şu dükkân da bizim. Size kocamla “hoş geldiniz” için gelecektik, ama bir türlü fırsat bulamadık, iş nah şuraya kadar. Şey… Ayaküstü olmaz bilirim, ama binlerce kere özür dilerim. Seni rahatsız etmek ne kelime, sonra haddimize mi düşmüş! Oğlumu kıramadım, işte bu yüzden... Ne yapayım… Çocuk sahibisiniz bilirsiniz ya... Eriyip gidiyor yavrum günden güne. Nereden bileceksiniz ki. Eşinin “ablalık” yaptığı kıza âşık olmuş! Evet, ona âşık, deli divane üstelik! Mahalleli, o kadın, kime varmasını isterse kız ona varır diyor da başka bir şey demiyor. Anasını, babasını dinlemezmiş sizinkini dinlermiş! Bizde huzur kalmadı oğlum, başına bir şey gelecek diye korkuyoruz. Bir o var, kolumuz, kanadımız, yavrumuz, canımız! Bir yol, sen de oğlum sayılırsın, ağabeylik yap evladıma!” Aniden kadından uzaklaşıyorum. Dönüp bakıyorum kadına. Ne söylemeye çalıştığını anlıyorum. Kadın öfkeli ve üzgün... Kırgın da… Dönüşüyor gözlerimin önünde. Venüs oluyor. Gözleri alev alev... Çöpçatanlık yapmamı istiyor. Aklıma gelmeyecek olan tek şey bu aslında! Kahroluyorum. Hep aynı saatte, aynı yerde önüme dikiliyor. Aynı sözleri yineliyor. Ona kızdığım hâlde dinliyorum sonuna dek. Sonra uçarcasına uzaklaşıyorum ondan. Bu, günlerce sürüyor. Direncimi kırmayı başarıyor. Kendimi aşk tanrısı Eros olarak görüyorum o kadının karşısında. Venüs’ün oğlu Eros… Kanatlı Eros, yanından ayırmadığı yay ve oklarıyla tanrıları, insanları yaralayan. Âşık olmasını istediğini altın uçlu okla, nefret duymasını istediğini de kurşun okla vuran… Kulaklarımın içinde ağzı Venüs’ün: “Sen yazarsın, istersen güzel laf yaparsın. Onu oğluma bağlarsın. Sonra da ne dilersen dile benden. Buradan gidinceye kadar ihtiyaçlarınızı parasız karşılarım…” Öğretmen olduğumu bildiği hâlde ‘yazar’ demesi yüreğimi okşuyor. Gelişmemiş yanımı yüceltiyor. Amatörlük çizgisini aşmayan bir tutkunun mesleğimin önüne çıkarılması hoşuma gidiyor, elimde değil. Günlerce süren ikilemli karşılaşmamızda sessizliğimi sağlayan, belki de onun duygularımı okşamasıydı. Elde edeceği bir şey için ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bilen biriydi o. Sonunda kabuğumu kırmayı başarıyor. Her karşılaşmamızda o konuşuyor, ben dinliyorum. Yanıt vermeyişimden dolayı ümitleniyor. Ümidini karartmak istemiyorum. Diyorum ki: “Meraklanma sen Venüs anne, altın sözlerimi Psykhe’ye, kulağından kalbine atacağım! O, oğluna âşık olacak!” İnanamıyor bana. Bir daha bir daha söylememi istiyor. Heyecanından sevincinden konuşamıyor bir türlü. Deliler gibi seviniyor. Venüs’ün içimi gönendirici konuşmalarını, oğlunun bana yaranmak için yaptıklarını, yoksa bir işe yaramanın coşkusu mu ya da seni kabuğundan çıkarmak için mi, her nedense işte bilemiyorum ama “inci”ye yaklaşmak istedim. Bunun koşullarını yarattım. Sonuçta çabalarımın kendim için olduğunu fark ettim. Elimde değildi sanki kurşuni sözlerimi çevresindeki gençlerden nefret etsin diye, senin evde olmadığın zamanlarda yaylaşan ağzımdan yüreğine fırlattım. Birbirimize yaklaştık. Buna sen de bilmeden yardımcı oldun. Farkında olmadın hiç. İçindeki “ben”i ona anlatırken onu bana yaklaştırıyordun oysa. Bana ilgi duyduğunu hissettiğimde ayaklarım yerden kesildi. Sanırım en çok da bu yaştaki birinin karşı cinsinden beklediği değişik ilgiyi ben bütün yalınlığı ile ona hissettirdim, yani bunu başarabildim. Sonunda içimi kemiren tutkunun oyununa ikimiz de kapıldık. Arkadaşın olan mesai arkadaşımı kandırdım. İçine kapanık olduğunu, bir bahaneyle seni evine çağırmasını, sorunlarını paylaşmasını istedim ondan. Öyle bir kurguladım ki durumunu, akşamüzeri seni aradı. Uzun konuştu senle telefonda. Görüşmeniz bittikten sonra öyle bir fırladın ki sokağa. “İnci”yi birlikte götürmedin. Onu evde bırakman için dil dökmekten veya seni kandırmaktan kurtulmuştum böylece. Aslında rahattım, ama nedense senden sonra biraz tedirgin de oldum. Belki ilk kez birlikte kalmamızdan dolayı. Tepkisini kestirmeye çalışıyordum bir yandan da. Geniş koltukta oturmuş onu gözlüyordum. Yüreğimin sesini her zamankinden çok işitiyordum. Ağzım kurudu. Gözlerimle yanıma çağırdım. Geldi. Boş koltuğa oturdu. Yanıma oturmasını istedim. Çekincesiz yaptı istediğimi. Bir elimi omzuna attım. Gözlerinde bir ışık vardı, parıl parıl parıldıyordu. Hiç aklımda yoktu gerçekten ama nasıl olduysa onu kucağıma çektim. Karşı koymadı. Kuş gibi titriyordu. Sımsıcaktı. Öptüm. Dudakları alev alevdi. Gözlerimizle anlaşıyorduk âdeta. İstekliydi. Uzun öpüştük onunla. Öpüşmesi senden güzeldi. Deneyimliydi sanki. Aklıma gelen düşünceden iğrendim o an. Seninle tıpkı benim gibi… Olur mu, neden olmasın ama… Bıraktım onu öpmeyi. O beni bırakmadı. Sokuldu bir kedi gibi ve öpmeye başladı dudaklarımı… Nefesim kesiliyordu. Sersemledim. Onu öptüm demiyorum, bak öpüştük diyorum. Sonra öylece kalakaldık. Kalktım. Kendime lanetler yağdırdım, içimden. Ayağa kalktı, sıkıca sarıldı belime. Beni geniş koltuğa çekti. Gözlerini gözlerime dikti. Büyülendim o an. Oturduk. Ellerimi ellerime geçirdi kelepçe gibi. Sonra da… İstiyordum onu aslında, deli gibi üstelik. Ama nedense onun da çok istediği şeyi yapmadım. Yapamadım. Nefes nefese, istekli, ama biraz da tedirgin olmasıydı beni frenleyen, belki de sen, kim bilir. Aklıma geldikçe kendime daha da çok kızdığımı bilmelisin. Venüs’ün oğlu için konuşacaktım güya… İşte sonuç böyle oldu, ben buyum. Daha sonra evden uzaklaştırmanın, onunla baş başa kalmanın saatlerce öpüşmenin ardı arkası kesilmedi. Kendim olmaktan uzaklaştım. Akışına kapıldığım renkli rüyanın büyüsüyle bambaşka biri olup çıktım. Battım. Venüs’e verdiğim sözü tutmadım. Onunla karşılaşmamak için alıştığım yolu bıraktım. Her zaman başka bir yoldan geldim eve. Venüs’ün gazabından korkuyordum. Birlikte yaşadığımız evde, “Afrodit”imle bir sığınak kurdum ama. Venüs’ün gözlerinden çıkan şimşekler duvarları geçiyor, bedenime giriyor canımı cayır cayır yakıyordu yine de. Birbirimizden uzakta da olsak, onun duvarın arkasını görebilen Şahmeran gözleri olduğunu biliyordum ve ondan kaçamıyordum… Venüs beni görmüyor sanıyorum. Bir panoda duruyor, ihtişamlı sarayının içinde. Görüyorum. Önünde diz çökmüş ve yalvaran biri var. Bana arkası dönük, sonra başını çeviriyor görebiliyorum böylece. Çok şaşırıyorum. Senin “inci”n, benim “Afrodit”im o! Kıvranıyor. Acı çekiyor. Çevresini ateş dilli yılanlar sarmış. Yüzü durmadan renk değiştiriyor, renkten renge giriyor. Kahroluyorum. Ona yardım edemiyorum. Onun içimi yakan yakarışları içimi eritiyor. Venüs’ün vahşi sesini, ürkütücü, bıktırıcı, öldürücü sözlerini işitiyorum: “Seni gezmez ederim! Yazar bozuntusunun altına yattığını söylerim! İkinizi gören binlerce gözüm, konuştuklarınızı işiten kulaklarım var! Çirkinliğini gizleyen maskelerini yırtarım bir bir. Arsızın teki olduğunu, yüzsüzlüğünü duyururum dört yana. İnsan içine çıkacak yüzün kalmaz! İsmin, en kötüler listesinin en başında yer alır! Sevenlerine her zaman işkence eden bir araç olursun elimde! Ama diyeceklerimi yapacak olursan olmaz bunların hiçbiri. Oğlumla birlikte olacaksın. Boyu boyuna, yaşı yaşına denk... Birlikteliğinizden soyunuz sürsün. O bir koşucu. Oğlum gibisi yok! Yarısı at, yarısı insan yaratıklar doğuracaksın! Bu, benim size yapacaklarımdan daha korkunç değil, inan! İyi düşün…” Yarı at, yarı insanoğlu giriyor odaya. Gülüyor. Onun çevresinde dört dönüyor. Seviniyor. Benim “Afrodit”imi, senin “inci”ni, yani “Psykhe”yi çirkin bedeniyle yatağa götürüyor. Venüs bana dönüyor ve kahkahalarla gülüyor. Ölecek gibi oluyorum. Birden kanatlarımı anımsıyorum. Uçuyorum. Sarayın duvarlarını aşıyorum. Onu kucakladığım gibi girdiğim pencereden çıkıyorum. Venüs’ün şimşekten kılıçları, okları yetişmiyor bana. Aşk yuvamıza götürüyorum onu… Sonunda Venüs çirkin, inandırıcı, dönüştürücü, ayaklandırıcı sözel bıçaklarını her yerime batırdı. Yaralandım. Yaralandın. Kahroldun. Olanlara inanmak istemedin. Şaşkına döndün. Yıkıldın. Çıldırmışsın gibi sağa sola saldırdın. Eşyaların çoğunu kırdın, parçaladın. Ama görüntüyü kurtarmak için de her zamanki gibi davrandın. En çok da “inci”ye karşı. Yaşama nedenin ve seni yaşama bağlayan bağınmış gibi korudun onu. Oysa beni ona iten sendin, hep söylüyorum bunu. İkimizin de suçu yok aslında. Yaşamımı altüst eden; niçin şimdi suç yalnızca bendeymiş gibi bana saldırıyorsun? Sözlerinle yüreğimi dağlıyorsun? Bana törpü olduğun yetmedi mi? Allah kahretsin sensiz daha sağlıklı düşüneceğimi sanıyordum ama yanılmışım. Yanımda olacağın her an nesnel davranamayacağımı bil ve git demeseydim. Birbirimizden habersiz ve kopuk yaşamımızı sürdürürken, dışımızda gelişen olaylardan dolayı karşılaştık, tanıştık. O kadar insanın içinde gözlerimiz birbirini kovaladı ve buldu. O andan sonra da birbirinden hiç ayrılmadı… Ne ben seni dansa kaldırdım, ne de sen cesaret verdin. Ama gözlerimiz, akla gelebilecek bütün çılgınlıkları yaşadı, yalan mı? İkimiz de mutlu olduk, sevindik. Ayrılık tuhaf bir vurgundu bizi derinden yaralayan. Günler günleri kovaladı. Kimi zaman sen, kimi zaman ben, yol değiştirdik, ama hep karşılaştık istesek de istemesek de… Sonra birbirimizi selâmlarken gözlerimizin sevişmesi de yetmez oldu. Ellerimiz tutuşmaya başladı. Ardından bedenlerimiz kucaklaştı, Ödün verenin her zaman sen olduğunu söyledin. Yine de birlikteliğimizi herkese duyurduk. Evlendik. Masalların düğününe benzemiyordu ama güzeldi… Sen bir koca, ben de bir eş bulmanın coşkusunu sergiledik. Bizi andıran çocuklarımız oldu… Zamanla maskelerimizi çıkardık. Asıl kişiliklerimizi göstermeye başladık birbirimize. Hâlen de maske çıkarıyoruz karşılıklı. Evlendiğimiz günden bu zamana dek birbirimizi tanımaya çalıştık. Birbirimizi tanımaya başladıkça da birbirimizden uzaklaştık… Panolar geçiyor gözlerimin önünden durmadan, çoğuna yetişemiyorum. Kaçırdıklarıma üzülüyorum. Birinde sen varsın yine. Evimizdesin, ben yokmuşum. İkimizin gereksinimlerine vereceğimiz işin çukurundayım herhalde. Ya da kendimi verdiğim meyhanelerin birindeyim. Kendi kendine söyleniyorsun. Sesli düşünüyorsun yani. Dinliyorum söylediklerini. Beni anlamak istemiyorsun. Duymak, dinlemek işine gelmiyor. “Nasıl olur aklım almıyor, kendisine “ablalık” yaptığım biri dayanağımı, hayatımı çalmaya çalışır?! Bu nasıl bir hırsızlık?! Böyle bir hırsızlığa ne denir?! Gitmek, bırakmak kolaycılık olur! Kalmaksa bir aptallık! Çıkmazlardayım. Yerim olmayacak mı, ayaklarımın üstünde kendi başıma duramayacak mıyım peki? Bağımlılık, tüketicilik üretimsizlik, yük olmak, katlanmak, salak ve asalak olmak, ne acı, ne abes, ne insanlık dışı! Yalnızca bunlar mı? Gerçekten de onda kendimi mi yeni baştan yaratmaya çalıştım? Kocama karşı mıyım? “İnci”yi gerçekten bir “Afrodit” mi yaptım? Kendimi mi kandırdım acaba?! Erkeklere düşman olabilir miyim? Oysa öyle olmadığını biliyorum. Aldığım eğitim, gördüğüm, öğrendiğim her şey aslında erkeklere hizmet ve kendi doğama uygun(!) değil miydi?! Peki bilinçaltım nasıl acaba?! Bilmiyorum ki onu! İyi aile eğitiminin bir prototipiyim. Yoksa kocamı onunla yeniden mi kazanmak istedim, ya da elimde tutmak? Söylediği doğru mu yoksa?! Hiç sanmıyorum ya… Kocamı ona itmedim! Bunun koşullarını oluşturmadım. Belki de... Kim bilir suçluyumdur!... Gerçekten suçlu muyum acaba?!” Seninle ilgisi yok. Seni seviyorum, özelliklerimden biri bu. Üzüleceğim biliyorum. Alışkanlıklardan kurtulmak öyle kolay olmuyor, biliyorsun. Verdiklerini, yaptıklarını, yaşadıklarımızı, en çok da gözlerini özleyeceğim, inan. Hatta yaşamım seninle olduğu gibi olmayabilir. Birbirimize karşı oynamaktan bıktım, sen bıkmadın mı? Yerleşik ölçülerle çatışan duygusal eğilimlerim yüzünden ağır bir toplumsal baskı altındayım. Kabul ediyorum. Dışımızdakilere göre davranmaktan kendimizi kurtarmamız gerekiyor. Başkalarının doğruları için tüketmeyelim, kendimize benzetmeyelim birbirimizi. N’ olur! Belki tiksindirici, kaba, abes ama inan ki verdiklerime, bizim için sağladıklarımıza karşı borcunu ödüyorsun –ki asla böyle şeylerin hesabını tutmadım, tutmam da– bütün “ev işi” dediğin işlerinin hepsiyle… Bana göre bu bir çeşit baskıdır, çirkin, ikiyüzlü, soysuz ve oldukça da bayağı. Bundandır ki kendimizi ortaya koyamıyoruz olduğumuz gibi. Düşünsel olarak sana duyduğum ilgi var ortada, o kadar. Tensel ilgim yok, inkâr edemezsin senin de yok. Oysa samimi söylüyorum, “Psykhe” dediğim senin “inci”n, benim “Afrodit”im bizdeki ikilemi bütünlüyor. Bizi biz yapan bir başka araç o, inan bana. Açıkça söylüyorum, ona karşı hem tensel hem de düşünsel ilgi duyuyorum. Bunu hiç saklamıyorum. “Ben”imin dilediği her şeyin en iyisi, üstelik de katıksızı onda. Müthiş örtüşüyoruz. Alışkanlıklarım sende somutlaşmış, senden kurtulursam, eğer buna izin verirsen, ikimiz de özgür olacağız ve gerçek kendimiz. Böylece öteki parçam olan “elma”yla bütünleşeceğim… Birbirimize yabancılaşmamızın kanıtlarını yüzüme tokat gibi çarpan panolar birbiri ardına geçiyor yanımdan. Taşlaşan bedenimi kırıyorlar. İçimde başka bir canlı taşıdığımı, daha doğrusu hapsettiğimi ve bu canlıyla yeniden nefes almaya başladığımı, gerçekleri olduğu gibi görmeye sevdalı olduğumu görüyorum yongalar düştükçe üzerimden. İçimdeki canlı, hayata atılmayı bekleyen bir yumurtadaki canlı gibi, kıpır kıpır… Ama bir pano ile irkiliyorum. Anlatılmaz bir sıcaklık beni kuşatıyor birden. Beni sımsıkı sarıyor. Gözlerime inanmak istemiyorum. Aklım başımdan gidiyor. İkimizin yarısını oluşturan görüntülerin birleşiminden oluşmuş biri, tam karşımda. Hırçınlaşıyorum. Bağırıyorum. “Niçin bir başkası, niçin?!” Ağlıyorum. “Evet, seninle istemeden mi isteyerek mi tam olarak emin değilim ama bu oyun bitmeli. Daha çok acı çekmeye gerek yok. Böyle sürmemeli ilişkimiz. Karşılıklı duygularımızın kesiştiği güzel birlikteliğimiz artık düşüncelerimizde kalmalı ve ayrı yollardan yürümeliyiz. Ne sen Eros’sun ne de ben Psykhe’nim. Birlikte, sonsuza kadar mutluluk içinde yaşayacağımız sarayın da yok! Çevremizi kuşatanlar hep Venüs. Venüslerin çemberini kıramayız. Kanatların beni sonsuza dek taşıyamaz, koruyamaz ve kurtaramaz onların sözel oklarından, kılıçlarından… Kendimizi çevremizden, içine doğduğumuz değerlerden, yaşam biçiminden soyutlayamayız. Başkaları gibi olmak durumundayız. Bizim dışımızda yaratılan bu yaşamın ürünleri olduğumuzu unutmamalıyız. Beni, çevrendekilere kabullendireceğin “balözü” de yok elinde. Giderek kuşatılıyoruz. Beni bana bırak lütfen! Senin yarattığın dünyadan dolayı alıştığım yaşama uyum gösteremiyorum. Kendimi yitirdiğimi düşünüyorum. Yaşadıklarımızın bir rüya olduğunu ancak öğrenebildim. Gerçek düşün yerini aldı, düş de gerçeğin yerini ve arada ezilen ben oldum, belki sen de ezildin. Artık her şey birbirine karışıyor. Birlikteliğimiz için hiçbir yer yok. Bir metrekarelik bir alan bile. Seni gerçekçi sanırdım, niçin anlamak istemiyorsun canım, gündüz düşü bitti! Uyan!” Venüs yolumu kesti. Ateşten elleriyle ellerimi tuttu. Acıdan kıvrandım. Gözlerimden yaş aktı. Bana hiç acımadı. İçime ağladım, bağıramadım. Korktum. Sürükleyerek götürdü beni sarayına. Seninle yaşadıklarımızı bütün çıplaklığı ile anlattı bir bir. Şaşırdım. Bu kadar ayrıntıyı bilmesini aklım almadı. Ne diyeceğimi bilemedim. Gerçek Venüs’e benzemeyen bu Venüs gözlerimden içime girdi ve beni içten de yakmaya başladı. O kadar şey söyledi ki bana, ölmek istedim o an. Sırrımı saklamasını istedim ancak. Yalvardım. Bir şart sürdü ileri. Hiç düşünmeden kabul ettim. Oğlu ile arkadaş olmamı, ona yakınlık göstermemi, seni unutmamı ve oğluyla da evlenmemi istedi. Şartı buydu. O bir büyücüydü sanki gözlerinden, etkisinden kurtulamadım. Kurtulmak için elinden, her şeye evet dedim. Kısa bir zamandan sonra nasıl bir kadınla karşı karşıya olduğumu anladım. Ondan kurtulmanın olanaksız olduğunu da... Her yerde karşıma çıktı. Oğluna olan sevgisi benim için işkence oldu. Ve oğlu ile sık sık görüştüm. Sarkıntılarına, dayanılmaz konuşmalarına katlandım. Bir garip oyundu bu aslında. Sessiz kaldım. Sessizliğimden, tepkisizliğimden yararlanmaya kalkıştı, bana saldırdı gerisini biliyorsun beni ondan kurtardın. Ta başından beri bizi izlediğini söyledin. Hem sevindim hem de korktum. İkimiz için biliyor musun? Venüs’ten ve oğlundan kaçtım âdeta. Nasıl oldu bilmiyorum ama Venüs’ün sözleri kesildi. Gözleri üstümüzden çekildi. Algı yeteneğimizin ötesinde yöntemlerle kötülüğünü sürdürdüğünü nice sonra anladık. Yine de birbirimizi bırakmadık. Yarattığın cennette yaşamak güzeldi. Her şeyin sonu var bilirsin, bunun da sonu geldi ve bitti işte! Ne zaman aynaya baksam, sana hazırlanmak için şaşkınlıktan dilimi yutacak gibi oluyorum. Çünkü aynada karınla göz göze geliyorum. Onu düşündüğümden oluyordu belki de bu, ama yine de çok korkuyordum. Bundan kurtulmak istiyorum artık! Üst üste gelen her şey içimdeki sevinci bitirdi, bu yüzden bitmeli, evet bitmeli!...” Nedense sana yazmamı isterdin, birlikte olduğumuzda bile mektup yazardım. Anımsadın mı? Unutabilir misin, çünkü en sevdiğin özelliğimde bu. Piyasada satılan ucuz aşk mektuplarından, ayrılık içerenlerinden tut da ünlü şairlerin mektuplarına ve sahnelerde artistlere söylenen bütün güzel sözlere dek, ne bulursam yazardım senin için. Bazen kızardım kendime böyle bir şey yaptığım için. Çünkü kendime ait olmayan şeylerle seni mutlu etmeye, sevindirmeye çalışırdım. Belki de bilirdin hepsinin bana ait olmadığını, ne bileyim işte… Mektupları ezberliyordun âdeta. Yatakta tümce tümce dize dize aktarıyordun bana. Bu hırsızlığı o kadar büyüttün ki sonunda aramıza giren şeylerin başında mektuplar yer aldı. Belki aklındaki ben, bunlarda yarattığım bendim, ama onun gölgesinde kalmak istemediğimi haykırmak istedim defalarca işine gelmedi. Kustum önüne sindiremediğim hırsızlıkları, inanmadın bana ve onunla bütünleştin, hırsız yanımı daha çok sevdin. “Afrodit” diyordum “inci”ye. Okumayı seviyordu. Amatörlükten öteye geçmeyen ve asla da geçmeyecek olan yazarlığımla(!) övünüyordun. Başkasının duyguları, emeği olan sözde mektuplarımı ona okudun, okuttun. Oysa mektuplar özeldi. İkimize aitti. Onlarda öylesine mahrem şeyler vardı ki yatakta sen okuduğunda bile yüzüm kızarırdı ve nasıl, niçin, ne akla hizmet edip yazdığımı düşünür, kendime kızardım. İki noktadan geçen bir doğru gibi, her mektup benimle senin arandakilerdi. Üçüncü kişileri ilgilendirmiyorlardı, anlıyor musun? Böylece ister kabul et ister etme ama onu bana ittin, beni de ona. Bana veremediğini onun vermesini istedin, yalan mı?! Sonra bütünüyle yerini alacağını kavrayınca da… O önünde bir duvardı ve duvara çarptığında gerçeği görebildin… Soluma dönüyorum. Panodaki senle karşılaşıyorum. Kalabalığa sesleniyorsun. Tuhaf olan yüzün, çünkü Aleksandra Kollantai’nin yüzü. Seni dinleyenlere bakıyorum, hepsi de bana benziyor. Benim kopyalarım sanki. Yüzlerce, binlerce… Devrim öncesinde genç ve güzel olduğu kadar çok cesur bir kadın olduğunu, kadınların ekonomik özgürlüklerinin yanı sıra cinsel özgürlüklerinin de savunucusu “bir bardak su” kuramına karşılık, sevişmekle sevmeyi ayırmayan “kanatlı eros” kuramına burjuvazinin ikiyüzlü “çift ahlâk”ı yerine, geniş bir içtenliğin egemen olmasını isteyen “moral fütürist” kadın. Anımsadın mı? Bir kadın “tüm gönlünce” falan erkeği seviyordur, düşünceleri, dilekleri, istekleri uyum hâlindedir; ama tensel yakınlık gücü, onu karşı konulmaz şekilde başka bir erkeğe doğru çekmektedir,” diyorsun. Tüylerim diken diken oluyor. Gözlerim kapanıyor. Panolardaki resimlerimin yarısını oluşturan yanım, seni oluşturan yanınla sevişmeye başlıyor. İğreniyorum. İkisinin de aklında değişik kişiler var, görüyorum, gözlerim kapalı olduğu hâlde düş gibi. Kaçmak istiyorum, yapamıyorum. Kulaklarımı kapatıyorum ellerimle. Sesini işitiyorum yine de. “Bir erkek, falan kadın için ihtimamla dolu bir sevecenlik duygusu, özenle dolu bir ilgi duymaktadır; oysa diğer bir kadınla “ben”inin dilediği şeylerin en iyisi için anlayış ve destek bulmaktadır.” Şaşırıyorum, az önceki masken yok kendinsin. Titriyorum. Pano yanımdan uzaklaşıyor, yerini bir başka pano alıyor hemen. Psykhe karşımda duruyor. Sesi içimi parçalıyor. Venüs’ün kahkahaları canımı yakıyor ve beni sinirlendiriyor. Öfkemden çıldıracağım neredeyse. Venüs mutlu ve sevinçli... “Eros’un tamamını ikisinden hangisine vermelidir? Ve eğer varlık bütünlüğü her iki bağın da var olmasıyla gerçekleşiyorsa, niye ruhu yaralamak ve sakatlamak zorun da olunsun?” Öylece duruyorum ve düşünüyorum… Kendi özel yaşamlarımızın dışındaki başkaldırıcılığı güzellikle adlandıracağımız sevdaya karıştırmamak durumundayız. Bu yıkım olur, ikimiz için. Çünkü geleceğin ahlâkını, yaşamını, sevgisini, sevdasını belirleme hakkı yalnızca o günleri yaşayacak olanlarındır. Senin gibi ikiyüzlülerin değil. İstediğin gibi, nesnel karar vermen için gidiyorum, ama şunları da duymanı istiyorum: “Hayatlarında bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracılığıyla satın alamamış olacak yeni erkeklerle. Kendini gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek ya da bunun ekonomik sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten alamayacak yeni bir kadınlar kuşağı…”nın yarının cinselliğine damgasını vuracağını anımsatmak durumundayım. Engels/en de bu böyle… Biri omzuma dokunmuş gibi, kalkıyorum. Zaman geç olmuş. Gözlerim şişmiş, açamıyorum bir türlü. Yorgunum da. Aynada kendime bakıyorum. Aynanın içinde sanki biri arkadaymış gibi geliyor bana, çünkü gölgeni görüyorum, ama seçemiyorum kim olduğunu. Dönüyorum ivedilikle ve bakıyorum, kimse yok! Cesaretimi topluyorum aynaya dikkatlice bakıyorum. Onu seçebiliyorum. Karım o! Psykhe’nin maskesini takmış yüzüne, yine de o olduğunu biliyorum. Donuk yüzlü. Bakışları hüzünlü. Dudağı nemli. Aynadan elini uzatıyor, ben de elimi uzatıyorum aynaya, o karşımdaymış gibi, uzattığım elimi tutuyor, biraz okşuyor parmaklarımı ve avucumu açıyor. Avucumda bir yolcu bileti duruyor. Venüs’ü de görüyorum onun gerisinde, durmadan gülüyor, kahkahası beni öldürecek sanki. Sesi âdeta bir gürültü... Üstelik de dayanılmayacak türden bir gürültü… Aynada yok oluyorlar. Kendimi görüyorum yalnızca. Yalnızlığın mevsimi yeni başlamış anlıyorum. Takvim ile biletin tarihi birbirini tutmuyor, iki tarih arasında çok fark var. Üşüyorum birden. Yatağa gidiyorum tekrar, uzanıyorum. Yalnızlığımın mevsimini nasıl geçireceğimi düşünmek istiyorum… * Acılar Atlası adlı dosyadan Tacim Çiçek
Gercekedebiyat
YORUMLAR