Eric Hobsbawm'ın yaşamöyküsü
İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı'nda Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Ali Akyurt'un danışmanlığında Olçum Akyüz'ün 2019 yılında hazırladığı 'Eric Hobsbawm’ın Tarih Anlayışı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme' adlı yüksek lisans tezinden alınmış bu hayat hikayesi 'sosyolojik ...
ERİC HOBSBAWM’IN YAŞAMÖYKÜSÜ Tam adı Eric John Ernst Hobsbawm’dır. 9 Haziran 1917’de, bu tarihlerde bir İngiliz sömürgesi olan Mısır’ın İskenderiye şehrinde doğmuştur. Baba tarafından ailesinin soyadı Almanca “Obstbaum”dur (meyve ağacı). Polonya, Varşova’da yaşayan bir marangoz olan dedesi David Obstbaum’un 1870’lerde Londra’ya göç etmesi sırasında bu soyadı Londra’daki Göç İdaresi memuru tarafından duyduğu şekilde kayda geçirilmiş, başına bir “sessiz h” ilave edilip, ortada okunması zor olan “t” atılarak “Hobsbaum”a dönüştürülerek İngilizceleştirilmiştir. İkinci bir değişiklik de Eric Hobsbawm’ın İskenderiye’deki İngiliz konsolosluğunda yapılan doğum kaydı sırasında olmuştur. Burada doğum tarihinin yanı sıra soyadı da yanlış yazılmıştır. Soyadı ikinci kez İngilizceleştirilmiş, bu kez “u” harfi “w” ile değiştirilerek “Hobsbawm”a dönüşmüştür. Hobsbawm daha sonraki süreçte, “Hobsbawm” şeklindeki bu hatalı ve İngilizce yazımı değiştirme gereği duymamıştır. Daha 10’lu yaşlarından başlayarak, ilk gençlik yıllarında edindiği bilgiler ve tecrübeler doğrultusunda kendisini etkileyecek olan Ekim 1917 Bolşevik Devrimi Rusya’da Hobsbawm’ın doğumundan sadece birkaç ay sonra gerçekleşmiştir. Hobsbawm Tuhaf Zamanlar başlıklı otobiyografisinde İskenderiye’de yaşadığı iki yıla ilişkin zihninde kayda değer bir anı bulunmadığını kaydetmiştir (Hobsbawm, 2006b, s. 18). Eric Hobsbawm, Leopold Percy Hobsbaum (1881-08.02.1929) ve Nelly Grün (1895-12.07.1931)’ün evliliklerinden doğan ilk çocuklarıdır. İkinci çocukları olan Nancy Hobsbaum Eric’ten dört yaş küçüktür. Baba Percy Hobsbaum Polonya kökenli Yahudi, Londra’da ikamet eden ve marangozlukla uğraşan tüccar bir ailenin sekiz çocuğundan dördüncüsüdür. Baba Percy’nin anne ve babaları David ve Rose Obstbaum 1870’lerde Varşova’dan İngiltere’ye göç etmiştir. Ailenin ticaretle ilgilenmesinden bağımsız olarak Percy Hobsbaum tüysıklet boksördür. Kendi kurduğu ailenin geçimini küçük ticaret işleri ile sağlamaktadır. İskenderiye’ye ise Britanya sömürge memuru (colonial officer) olarak çalışmak üzere gitmiştir. Anne Nelly Grün ise mücevher işiyle uğraşan Viyanalı Yahudi zengin bir tüccar ailenin üç kızının en küçüğüdür. Edebiyatla ilgilenmektedir. “Nelly Holden” takma adıyla çeşitli kısa öyküler ve romanlar yayımlamıştır. 1913’te mezuniyet hediyesi olarak İskenderiye’de yaşayan amcasına yaptığı ziyarette Percy Hobsbaum ile tanışmıştır. Baba Percy Hobsbaum ile anne Nelly Grün I. Dünya Savaşı sırasında birbirine karşı cephelerde yer alan ülkelerin vatandaşları olarak İsviçre- Zürih’teki İngiltere büyükelçiliğinde evlenmişlerdir. Aynı sebeple savaş sonlanana kadar İskenderiye’de ikamet etmişlerdir. Percy Hobsbaum ve Nelly Grün’ün evliliklerinin ardından Percy’nin ağabeyi (Eric Hobsbawm’ın amcası) Sidney Hobsbaum ile Nelly’nin ablası (Eric Hobsbawm’ın teyzesi) Gretl Grün de evlenmiştir. Baba Percy Hobsbaum’un 1929’da kalp krizinden erken yaştaki ani ölümü ve anne Nelly Grün Hobsbaum’un 1931’de veremden ölümü sonrasında o sıralar Almanya’nın Berlin şehrinde yaşayan Sidney-Gretl Hobsbaum çifti, Eric ve Nancy kardeşlerin bakımını üstlenmişlerdir. 1933’te aile, İngiltere’ye taşınmıştır. Hobsbawm’ın babası ile annesi arasında sınıf farkı dikkat çekicidir ve Hobsbawm’ın yaşama biçiminde etkili olmuştur. Anne Nelly Grün’ün ailesi üst orta sınıfa mensupken baba Percy Hobsbaum’un ailesi alt orta sınıfa mensuptur (Hobsbawm, 1959). Aile 1920’lerin sonuna doğru yoksullaşmıştır. Savaş döneminin yarattığı ekonomik krizden Hobsbaum ailesi de etkilenmiştir. Sınıf kaybı ihtimali alt orta sınıfta yüksek olması nedeniyle Eric Hobsbawm’ın iktisadi kaygılardan arınık bir dönemi olmamıştır. I. Dünya Savaşı sonlandıktan sonra, 1919’da Hobsbaum ailesi İskenderiye’den Viyana’ya (Avusturya) taşınmıştır. Viyana yılları Hobsbawm için etkileyici olmuştur. Viyana’nın sunduğu kültür ortamı, entelektüel çevre onun -tüm maddi imkansızlıklarına rağmen- “elit” bir çevrede yetişmesini sağlamıştır. Hobsbawm özyaşamöyküsünde Viyana orta sınıfını açıklarken çok dilli, çok milletli (Çekler, Slovaklar vb. farklı milletten insanı da içine alan) bir yapıdan söz etmektedir. Bu yapı içinde kültürel ortaklıkların da pekiştirilmesiyle birbirinden farklı unsurların kutuplaşmaksızın bir arada yaşadığına işaret etmiştir. Hobsbawm’a göre dönemin Viyana’sı “gerek kültürü gerek eski ve modern dünya kültürüne yaklaşımı Alman izleri” (Hobsbawm, 2006b, s. 27) taşımaktadır. Dönemin entelektüel çevrelerinde çok sayıda Yahudi’nin bulunduğunu ve hatta Avrupalı entelektüeller arasında Yahudilerin sayısal çoğunluğu oluşturduğunu söylemek mümkündür ancak bu durum Yahudiler arasında bir birliğin ve örgütlülüğün bulunduğunu söylemek için yeterli veri oluşturmamaktadır. Hobsbawm’a göre Siyonizm fikri Hitler ile yükselmiştir. Yahudi bir ailenin çocuğu olan Hobsbawm için din meselesi belirleyici bir önemde değildir. Hobsbawm, ailesinin koyu dindar bir yaşayış biçimini benimsemediğini belirtmiştir. Nitekim Hobsbawm Marksizm’le kurduğu ilişki sonucunda herhangi bir inanç sistemine bağlı olmadığına karar vermiştir. Kendisini komünizmle kurduğu bağla ilişkili olarak Siyonizm karşıtı olarak tanımlamaktadır (Hobsbawm, 2006b, s. 235). Sadece Avusturya’da değil, Avrupa’nın farklı ülkelerinde de sosyalizme, Marx’ın teorisine ilişkin tartışmalar yürütülmüştür. Bu tartışmaların en önemli özelliği Avrupa içindeki sorunları merkeze almasıdır. Bu açıdan Sovyet deneyiminin kendisi merkezi önemde değildir ve tartışma konusu edilmemektedir. Tartışmalardaki milli ve bölgesel karakter uluslararası karakterde siyaset tartışmalarının yürütülmesine pek de imkân tanımamaktadır. Sol kesimde kurulan örgütlenmeler olmasına karşın etki alanı oldukça bölgeseldir. Yahudi bir ailenin çocuğu olan Hobsbawm’ın Marksizm ile ilişkisi, döneminin entelektüel yapısı ve alternatif grupların (kimi zaman ırkçılığa ulaşan) dışlayıcı özelliklerinin bir sonucudur. 19. yüzyıl milliyetçiliklerin yükselişe geçtiği, devletlerin kendilerini tanımladığı ve bu tanımı halklarının tümüne yaymaya çalıştığı bir süreç olmuştur. 19. yy.’dan 20. yy.’a geçişle birlikte –en azından Avrupa için– tanımlar ve uygulamalar daha da radikal bir hal almaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imparatorlukların resmen çöküşü farklı arayışları beraberinde getirmiştir. I. Dünya Savaşı Avrupa için istenen sonuçlara ulaşılan büyük bir zafer ile son bulmamıştır. Arayışın kendisi süreç içindeki değişimlerin daha hızlı bir hal almasına neden olmuştur (Hobsbawm, 2011b, s. 35). Milliyetçilikler giderek güçlenmiştir, faşizm yükselişe geçmeye başlamıştır. Belirsizlik durumu yaygınlaşmıştır, toplumsal alanda kaygı seviyeleri yükselmiştir ve bu sorunlu haller normal kabul edilmiştir. Çoğunlukla göçebe bir hayat süren ve tarihi boyunca ticaretle uğraşma eğilimi fazla olan Yahudiler için de sürekli tetikte ve harekete hazır olma hali söz konusudur. Mevcut durum toplumun tüm sosyal alanlarının ve zihinlerin sürekli politikaya bulaşmasına neden olmuştur ve bu etki doğallaşmıştır. (Hobsbawm, 2006b, s. 30) Hobsbawm’ın ailesi de bu durumdan herkes kadar etkilenmiştir. Hobsbawm’ın anlatımıyla annesi bir İngiliz hayranıdır. (Hobsbawm, 2006b, s. 55) Bu nedenle çocukların yetişmesi sürecinde İngilizceyi ev içi konuşmalara da dahil etmiştir ve diğer ülkelerdeki -özellikle de İngiltere’deki- akrabaları ile iletişimlerini sürdürerek Hobsbawm’ın hayatını belirlemesinde etkili bir yatırım yapmıştır. Birden fazla dil ve kültür ile yetişen Hobsbawm olağanüstü durumlar karşısında harekete geçmeye ve yeni yerine adapte olmaya alışmıştır. Çocukluğundan itibaren iki ilkokul, üç Gymnasium değiştiren; babasını 12, annesini 14 yaşında kaybeden; 16 yaşında Mısır (İskenderiye), Avusturya (Viyana) ve Almanya (Berlin)’dan sonra dördüncü ülkesi İngiltere’ye ayak basan Hobsbawm için istikrarlı bir yaşam kurgulanabilir dahi değildir. Bu durum rahat, sakin ve güvenli İngiltere yıllarında da devam ederek hayatının tümüne yansımıştır. Hobsbawm olası kaçışına yaptığı hazırlığı otobiyografisinde şu şekilde anlatmıştır: “… benim gibi insanların riayet etmeyi öğrendiği, potansiyel mülteciye özgü temel tedbirleri bilinçli olarak sürdürüyordum: Bu tedbirler, süresi geçerli bir pasaport; ani bir kararla iltica etmeyi seçtiğiniz ülkeye gitmenizi sağlayacak bilet için yeterli miktarda para; çabucak ayrılmanıza elverişli bir yaşam tarzı ve yanınızda götüreceklerinize ilişkin kabaca bir fikirden ibaretti.” (Hobsbawm, 2006b, s. 298) Hobsbawm’ın ifadelerine dayanılarak denilebilir ki dindar bir ailede yetişmemiş olmasına rağmen süreç içinde Avrupa’da “Yahudi olmanın” yarattığı damgalılık halinden kurtulamamıştır. Öyle ki “Neden Yahudi’siniz?” sorusuna cevabı “çaresizlik” olmuştur (Hobsbawm, 2011b, s. 40). Annesinin öğüdüne uyup Yahudi kimliğini saklamayan ve bu kimlikten utanmadığını belirten Hobsbawm’ın 1931’den 1960’a kadarki süreçte Viyana’dan uzak kalmasının Hobsbawm’ın tek sebebi antisemitizm ve Yahudi Soykırımı değildir. Babasının ve annesinin vefatından sonra kardeşi ile önce Berlin’e giderek, bir süre için oradaki akrabalarının, amcası Sidney Hobsbaum-teyzesi Gretl Grün çiftinin yanında yaşamıştır. 14-16 yaşında Berlin’de yaşadığı iki yıllık süreç (Weimar döneminin 1931-1933 arasındaki belki de en hareketli iki yılı olarak) onun komünist çevreler ile ilişki kurması noktasında önemlidir. Çünkü artık herhangi bir devrim ihtimalinin söz konusu olmadığı anlarda bile o dönemin heyecanından, kendisine kattıklarından beslenmiştir (Hobsbawm, 2011b, s. 82). Hobsbawm’ın Sol ile ilişkisi çoğunlukla şartların ürünüdür. Faşizme karşıt olan tavrını dile getirmesine aracı olan ve kendini yaratma sürecinde aklını geliştirip, bilgisini artıran bir ilişkiden söz etmek mümkündür. Belirtmek gerekir ki bazı Sol eğilimli Yahudiler gibi Siyonizm yolunu da seçmemiştir. Onun bakışı zorunlu gibi gösterilen seçenekler arasında bir başka yol ve yön tayin edebilme çabasını içermektedir. Bu nedenle denilebilir ki Hobsbawm hiçbir ideolojiye, milliyete, dine ve ırka tam anlamıyla bağlılığını bildirmemiştir. Bu durum daha sonraki süreçte akademik çalışmalarına da yansımış, geneli görmeye çalışan, farklı alanlar arasında bağlantılar kuran ve bu sayede toplumsalı yakalayan eserler ortaya koymuştur. Toplumsal hareketleri ve tarihsel dönemleri açıklarken ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel etkileşimleri birlikte değerlendirmiştir. Almanya’da Adolf Hitler’in başa geçmesi ve Komünist Parti’nin yasaklanmasını takip eden süreçte (1933) amcası Sidney, teyzesi Gretl, kuzeni Peter ve kardeşi Nancy’den oluşan ikinci ailesiyle birlikte İngiltere’ye göç etmiştir. İngiltere, dönemin göçmen Yahudi nüfusuna bir şekilde alan açan ülkelerden biridir. Öyle ki pek çok –özellikle de Yahudi kökenli olan– düşünür ve bilim insanının yolu bir biçimde İngiltere’den geçmiştir. Aynı dönemde İngiltere dünya devi olma konumunu ve imparatorluk olma özelliğini yavaş yavaş kaybetmektedir (Hobsbawm, 2011b, s. 119). Buna rağmen refah düzeyi diğer Avrupa ülkelerine oranla yüksek kalmıştır. Hobsbawm’ın İngiltere’ye göçü, ilk kez, görece daha güvenli ve istikrarlı bir alanda yaşamasına imkân tanımıştır. Nitekim amcası Sidney’in teyzesi Gretl’ın ölümünü takip eden süreçte film sektöründe çalışmak üzere kız kardeşi Nancy’yi de alarak ABD’ye gidişine (1939) Eric Hobsbawm eşlik etmemiş ve İngiltere’de kalmayı tercih etmiştir. Hobsbawm 1936 yılı itibariyle Cambridge Üniversitesi’nde tarih alanında eğitim almaya başlamıştır. Hobsbawm’a göre Cambridge Üniversitesi köklü bir geçmişe sahip olmasına rağmen doğa bilimleri haricindeki konulardaki yeni araştırmalara yatırım yapmakta oldukça eksik kalmıştır. Orada daha çok yüksek kültürün aktarımının söz konusu olduğu bir sistem söz konusudur. Hobsbawm ise tarihi doğa bilimlerine, hatta toplum bilimlerine indirgenemez olarak kabul etmektedir (Hobsbawm, 2011b, s. 13-14). Üniversite öğrenimi sırasında Büyük Britanya Komünist Partisi (BBKP) Tarihçiler Grubu’na katılmıştır. Grup üyeliğini yirmi yıla yakın bir süre, 1956 yılına kadar aktif biçimde sürdürmüştür. 1956 yılı hem Hobsbawm hem de Sol için birçok değişimin yaşandığı bir dönemin başlangıcıdır. Bu tarihte gerçekleşen Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kongresi önemli sonuçlar doğurmuştur. 20. Kongre’de çıkan ayrılıklar ve N. S. Kruşçev’in konuşması infial yaratmıştır. Kruşçev konuşmasında sosyalizmin faşizme evirilmesi konusundaki endişelerini dile getirmiştir. Lenin’den yaptığı alıntılar ile aydınların rolünün önemli olduğunu ancak toplum içinde elitleşmiş bir sınıf halinde olmaması gerektiğini vurgulamıştır. Stalin’in bir asker olarak başarılı olduğunu ancak fazla otoriter bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmiştir. Stalin’in fazla baskın olan tavrının hem eleştiri kabul etmez hem de sosyalistler arasındaki grup dinamiklerini çözen bir eğilimi desteklediğine değinen Kruşçev kişi kültünün teori ve pratik arasındaki mesafeyi artırdığını belirtmiştir. (Kruşçev, 1991) Konuşmanın kaydı, Avrupalı katılımcıların salon dışına alınmış olmasına rağmen İngilizlerce ele geçirilmiş ve on yıl sonra Avrupa’da yayımlanmıştır. (Kruşçev, 1991, s. 7) Sol düşüncenin kendi kendini kısırlaştırması ve siyaset üretemez hale gelmesi, dolayısıyla “devrim” hayallerinin son bulması bu dönemde söz konusu olmuştur. 1960’ların Gençlik Hareketleri Solda heyecan yaratmasına rağmen kısa sürmüştür. 20. yy.’ın ikinci yarısından itibaren İngiliz Komünist Partisi’nin üye sayısında azalma görülmüştür. İngiliz siyasetinde Sağ kanat yükselişe geçmiştir. Bu değişim Margaret Thatcher’ın yönetime geçmesi ile en üst seviyeye ulaşmıştır. BBKP’ nin zayıflamasından Tarihçiler Grubu da nasibini almıştır. Hobsbawm ise herhangi bir ortaklığının kalmadığı partiden ve Tarihçiler Grubu’ndan, aylık dergi Marxism Today’in kapatılış yılı olan 1991’e kadar ayrılmamıştır.(1) 1991 yılı Sovyet rejiminin resmi çöküş yılı olması nedeniyle de ilgi çekicidir. Hobsbawm 1939’da üniversiteden mezun olmasını takip eden süreçte savaş sebebi ile askere alınmıştır. Askerlik bir meslek olarak onun mizacına uymamaktadır. Bunun yanı sıra, Avusturya ve Almanya’da yaşamış olması nedeniyle savaşta kendisine cephe görevi verilmemiştir. Altı yıl kadar süren askerliği 1946’da terhis edilmesi ile son bulmuştur. Bu süreçte Komünist Parti üyesi Muriel Seaman ile 1943 yılında ilk evliliğini yapmıştır. 1950 yılına kadar süren bu evliliğinden çocuğu yoktur. Hobsbawm lisans sürecinden itibaren bir “havari”(2) (apostle) olarak Cambridge Üniversitesi bünyesinde olmakla elde etmiş olduğu sosyal çevrenin koruyuculuğunu tüm sorunlara rağmen hissetmiştir. (Hobsbawm, 2006b, s. 255-258) Askerliği sonrasında da Sol gruplar ile ilişkisini sürdüren Hobsbawm sivil hayata dönmesiyle üniversitedeki akademik çalışmalarına da geri dönmüştür. 1947’de Londra Üniversitesi Birkbeck College’da okutman olarak çalışmaya başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi (1948-1991) onu ve onun gibi komünizm yanlısı kimselerin kariyerlerini etkilemiştir. Hobsbawm 1959’a kadar doçent unvanını alamamıştır. Hobsbawm ilerleyen süreçte kaydettiği başarının bu gecikmesinden de gururlandığını belirtmiştir (Hobsbawm, 2006b, s. 295). 1956 itibariyle “History Workshop” adlı grubu kurarak çalışmalar yürütmüştür. Yanı sıra Past and Present dergisini çıkartmıştır. 1960’lı yıllara geldiğinde Soğuk Savaş’ın tehlike ve tedirginliklerle dolu atmosferi bir nebze olsun dağılmıştır. Bu süreçte doçentliğini alan Hobsbawm’ın özel yaşamında da değişimler söz konusu olmuş. 1950’lerin sonunda bir arkadaşının karısı olan, psikoloji öğrencisi Marion Bennathan ile evlilik dışı birlikteliğinden Joshua Bennathan (1958-2014) isimli bir oğlu olmuştur. Hobsbawm 1961’de Viyana kökenli siyaset muhabiri Walter Schwartz’ın kız kardeşi, müzik öğretmeni Marlene Schwartz ile tanışmıştır. 1962’de gerçekleşen evliliklerinden Andy (1963) ve Julia (1964) adlarında iki çocuğu olmuştur. (Evans, 2015, s. 238) 1960’larda gençlik hareketleri ön plandadır. Savaş sonrası dünyaya gelen kuşağa ilişkin övgü Batı kültürünün değişime uğradığı bir süreci oluşturmuştur. Rock&Roll’un yükselişe geçmesi, gençliğe övgünün artması ve tüketimin fazlalaşması söz konusu olmuştur. 1955 sonrasında Hobsbawm caz müziğe ilişkin ilgisini akademik çalışmalarına da taşımıştır. Caz müzik çağın popüler eğilimlerinden farklı olarak gençlik övgüsü içermemektedir. Hobsbawm’a göre caz müzik bir önceki kuşakla ilişkilidir. 1960 ve sonrası süreç “özel alan politiktir” söyleminin merkezi bir hal alması ile diğer dönemlerden kendini ayırmaktadır. Bir değişim evresi olduğundan bahsetmek mümkündür. Hobsbawm bu dönemde orta yaşlı bir tarihçi olarak gençlik hareketlerine aktif katılım gösteremediğini ve genç neslin ortaklaştığı dili anlamadığını belirtmiştir. Denilebilir ki caz dinleyen orta yaşlı Hobsbawm rock müzik etkisindeki yeni kuşağı yakalamakta yetersiz kalmıştır. 1960’lar politik eylemin özel alanlara çekildiği bir süreç olarak örgütlü, kolektif ve sistemli eylemlerin söz konusu olduğu dönemden (19. yy. ’dan) oldukça farklılaşmıştır. 20. yy. ’ın toplumsal hareketlerinin aktif siyasetle ilişki kurup kuramadığı konuyla ilişkili pek çok kişi için tartışmalıdır. Bu süreç Marksizm’e ve Sola ilişkin bir dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Üçüncü dünya ülkeleri için sosyalist devrim umudu söz konusu olmuştur. Bu çerçevede Hobsbawm Latin Amerika ülkeleri hakkında çalışmalar yapmış, makaleler yayımlamıştır. Hobsbawm Latin Amerika içinde Küba’nın ve Vietnam’ın ilham kaynağı olduğunu ancak bu etkinin de çok uzun sürmediğini belirtmiştir. Hobsbawm 1970’te ekonomi ve sosyal tarih profesörü olmuştur. 1970’lerin sonunda İngiliz siyaset sahnesinde kısa bir rol almıştır ancak siyaset yapmak için gerekli olan mevcut durumu iyi kavrama ve doğru ilişkileri kurma” becerisinden yoksun olması nedeniyle kısa sürede aktif siyasetten uzaklaşmıştır. 1970’lerin işçi sendikaları mücadeleden çok, uzlaşıları öngörmüştür ve bu durum işçiler arası -birliği değil- çatışmayı desteklemiştir. Sendikalaşmada artış söz konusudur ancak bu durum Solun siyasette yükseldiği ve hâkim konuma ulaştığı anlamına gelmemektedir. Bu yargı İngiliz Solu için de geçerli olmuştur. İngiliz Solu Troçkizm, Stalinizm, uzlaşmacılık vb. kollara bölünerek siyaset yapmaktan uzaklaşmıştır (Laybourn, 2006). Yanı sıra kapitalizmin çözüm üretmekte eksik olduğunun bilincinde olan İngiliz muhafazakârları da kendilerini kapitalizm karşıtı olarak tanımlamaya başlamıştır. 1979’da Thatcher’ın zafere ulaşması İşçi Partisi’nin akıbetini tehlikeye sokmuştur (Hobsbawm, 2006b, s. 356). Aynı süreçte Sovyet rejimi çöküşe geçmiştir. Maoizm ile değişim sürecine giren Çin dünya siyasetinde söz söylemeye başlamıştır. Sovyet deneyiminden ve Vietnam deneyiminden oldukça farklı bir yapı arz etmekte olan bu oluşum Hobsbawm’da milli bir intiba uyandırmıştır (Hobsbawm, 2006b, s. 370). Bu nedenle Hobsbawm Maocu hareketi desteklememiştir. Belirtmek gerekir ki Hobsbawm -kendisini enternasyonalist olarak tanımlamasına rağmen- eserleri, eserlerinin içerik ve vurguları değerlendirildiğinde İngiliz kimliği oldukça baskın bir tarihçi ve sosyal bilimcidir. Tam da bu nedenle, İngiliz çıkarlarından ayrı bir görüş ortaya koymamak için bir Doğu devleti olan Çin’e –Çin Marksizm’e yeni boyutlar kazandırmasına rağmen– olumlu bakmamaktadır. Ona göre Çin gelecekte de Amerika’nın üstün konumunu tehdit etme potansiyeli gösteren, bölgedeki tek etkin güçtür (Hobsbawm, 2011b, s. 18). 1970’li yıllar Hobsbawm’ın İngiltere dışında da adının duyulduğu bir dönemi başlatmıştır. Eserleri farklı dillere (İspanyolca, Almanca, Macarca, Çekçe, Türkçe, İtalyanca, Arapça vb.) çevrilmiş, çalışmaları bir ölçüde ilgi görmüştür. Bu dönemin bir özelliği de Avrupa’daki hâkim bilim ve felsefe dilinin Fransızcadan İngilizceye evirilmesidir. Bu durum akademik anlamda dengeleri bir kez daha değiştirmiştir. 1960’larda yaşanan bir değişme de Avrupalı tarihçilerin zamanla dünyanın diğer bölgelerini de çalışmaya başlamaları, Avrupa dışı bölgeleri de çalışma alanlarına dahil etmeleridir. Denilebilir ki 1960’lara kadarki süreçte Avrupalı tarihçilerin odaklandığı esas alan Avrupa’dır; Avrupa dışındaki alanlar ile coğrafya, antropoloji ve filoloji ilgilenmiştir (Hobsbawm, 2006b, s. 394). Tarih, modern anlayıştaki tarihçiler ile farklı alanları ve bu alanların bilgisini de içine alarak genişlemiştir. Modern tarihçiler farklı bilim alanlarının (özellikle de farklı sosyal bilimlerin) verilerini birbiriyle ilişki kurarak aktarmışlardır. Hobsbawm da bu modern tarihçilerden biridir. 1982’de Birkbeck College’dan emekli olan Hobsbawm davet edildiği üniversitelerde ders vermeye devam etmiştir. Amerika’daki Stanford University ve MIT gibi kurumların yanı sıra İngiltere, İtalya, Amerika gibi çeşitli ülkelerdeki üniversitelerde ders ve konferanslar vermiştir. Buralardaki derslerinde lisans ve lisans üstü seviyede öğrencilerle çalışmıştır. 1945 sonrası yazdığı yazılarının tarihçi kimliğinden çok gözlemci, gazeteci gibi bir kimlikle kaleme aldığını belirten (Hobsbawm, 2006b, s. 393) Hobsbawm çeşitli ülkelere ve şehirlere yaptığı geziler ile çalışmalarını sürdürmüştür. Eserlerinin Avrupa-dışı dünyayı da göz önünde bulundurması, yaşadığı ülkenin sınırlarını aşan tanınırlığa ulaşmasında etkili olmuştur. İspanya, Fransa, İtalya, Vietnam, Küba, Meksika, Arjantin, Peru, Bolivya, Kolombiya, Venezuela, Hindistan gibi pek çok ülke ile gençliğinden itibaren seyahatleri ve dostluk ilişkileri sayesinde iletişim halinde kalmıştır. Gezileri çoğunlukla çalışma konularını da belirlemiştir. Hobsbawm farklı dil ve kültürler ile iç içe büyümüştür. Açık görüşlü bir ailenin çocuğu olarak Hobsbawm’ın tarih anlayışını belirleyen unsurlardan biri de bu olmuştur. Ortalama bir Avrupalı Yahudi entelektüelin deneyimlediğinden daha az trajik olmakla birlikte milliyetçiliklerin ve faşizmin yükselişe geçtiği dönemi bizzat deneyimlemiştir. Hiçbir kimlik grubunun tek başına var olamayacağını söyleyen Hobsbawm’ın tarih anlayışı farklı unsurları birlikte değerlendirmeyi, süreç ortaklıkları ile ilişki kurmayı öngörmüştür. Annales Okulu ile kurduğu ilişki bu anlamda önemlidir. Başta Braudel olmak üzere Annales Okulu’nun yapıya ve yapının sabitliğine yaptığı vurgunun aksine Hobsbawm yapıların da değiştiği, dönüştüğü fikrindedir. Bu durum ulusal tarih yazımına ilişkin bakışını da etkilemiştir. Hobsbawm’a göre her devletin bir milleti olması gerektiği görüşü, birtakım ortaklıkların yaratılmasını ve hikayeleştirilmesini beraberinde getirmiştir. Bunun sonucunda yapılan tarihsel değerlendirmeler kurguyu desteklemek adına bazı verilerin görmezden gelinmesi sonucunu doğurmuştur. Hobsbawm’ın içinde bulunduğu İngiliz Marksist Tarihçileri ve Annales tarihçileri bu tarih yazımına göz ardı edilen gündelik hayat, sanat vb. alanların bilgisini de eklemişlerdir. I. Dünya Savaşı’nı içine alan dönemde millet tanımı bir tür zorunluluk gibi kendini sunmakta iken II. Dünya Savaşı sonrası süreçte ABD’nin ekonomik ve siyasi açıdan dünya hâkimi konumuna gelmesi ile küreselleşme kavramını merkeze almıştır. 1950 sonrasında sömürgelerin teker teker bağımsızlıklarını ilan etmesinin ardından hâkim konumdaki devletlerin (Avrupa devletlerinin) sınırlarında daralma söz konusu olmuştur. Nüfusun gitgide azaldığı yerler olan, refah seviyesi yüksek Avrupa devletleri refah seviyesi düşük ülkelerden göç almaya başlamıştır. Kentleşme bir nebze de olsa sorunu elimine etse de muhtemel sonuçlardan biri de milliyetçiliklerin tekrar yükselişe geçerek refahın paylaşılması konusunda gerilim ve çatışmalar doğurmuştur. Nüfusa müdahale eden bir diğer etken olarak savaş daha yaygın bir hal almıştır; savaşta kullanılan silahların menzili oldukça uzamıştır. Bu durum savaş biçimlerini ve ahlakını da tehlikeli hale getirmiştir. Bu değişikliklerle düşman tanımı da değişmiştir. Hobsbawm’a göre 20. yy. ve sonrasında toplumların en büyük sorunu öngörüde bulunmayı zorlaştıracak nitelikteki hızlı değişimleridir. Hobsbawm ömrünün ilk yarısında pek çok trajediyi deneyimlemiştir. Bu durum onun kişiliğini, ilgilerini ve eserlerini belirlemiştir. Haydutlar/Eşkıyalar (Bandits, 1969) metni ve Robin Hood mitine ilişkin yorumları bu çerçevede değerlendirilmelidir. Sorunlu durumları nasıl aştığına ilişkin şöyle bir özeleştiride bulunmuştur: “Belki de koşullara has gerçekliklerin beni sıyırıp geçmesinin nedeni, gerçek dünyaya daima mesafeli yaklaşmam, yani tamamıyla hayal dünyasında değilse de merak, araştırma, tek başına okuma, gözlem yapma, karşılaştırma ve deneycilik dünyasında yaşıyor olmamdı.” (Hobsbawm, 2006b, s. 64) Henüz on yedi yaşındayken ailenin pek çok üyesinin ulaşamadığı bir yaş olan kırk yaşına kadar yaşayabilmeyi öngörmemiştir (Hobsbawm, 2006b, s. 126) Gerçekte ise yüz yıla yakın bir süre yaşamıştır. Kırklı yaşlarından sonra yayınlarının sayısı artan Hobsbawm, henüz hayatta iken dünya çapında tanınır bir tarihçi olma şansını elde etmiştir. Çalışmaları ile sosyal bilimlere ilgi duyan pek çok kişinin dikkatini çekmiştir. Aşağıdan tarih, toplumsal hareketler tarihi ve dünya tarihi alanlarında örnek eserler vermiştir. Sıradan insanların toplumsal alanda failleri oluşturduğu bilinci ile toplumsal hareketleri açıklamaya çalışmıştır. İşçilerin tarihini yazmaya katkı sunmuştur. Eric John Ernst Hobsbawm (95 yaşında) 1 Ekim 2012’de Londra’da vefat etmiştir. Ölmeden önce kaleme aldığı son yazıları Parçalanmış Zamanlar başlığı ile ölümünden bir yıl sonra yayımlanmıştır. Hobsbawm 2000’lerin başlarındaki öngörüleriyle de kendinden sonraki sürecin erken dönem tarih yazarlarından biri olmuştur. Olçum Akyüz
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR