İstanbul’da, şort giyen bir genç kadının yobazın teki tarafından tekmelenerek cezalandırılmasının ertesi günü…  İstiklal Caddesindeyim. Yemek yiyorum… İster istemez yan masada konuşulanlara kulak misafiri oluyorum.

Genç bir kadın (saçları omuzlarında, mini etekli) karşısında oturan, ‘’hocam’’ diye hitap ettiği  orta yaşlı iki erkeğe ‘’Atatürk’’ün faşist uygulamalarından’’ söz ediyor.

Üniversite öğretim üyesi mi bu kişiler? Belki de…

‘’İnsanların giyimine kuşamına bile karışmış, zorla şapka giydirmiş’’ diye sürdürüyor genç kadın.

Erkekler karşı çıkıyor olmalılar ki (onlar daha sakinler; muhatapları gibi heyecanını bastıramayan yüksek seslerle konuşmuyorlar), genç kadın ‘’Evet, kabul ediyorum; buna kimse karşı çıkmıyor; fakat, gene de…’’ gibi sözler söyleyip deminki savını desteklemek üzere örneklere girişiyor: ‘’İnsanlar 1930’ lardaki fotoğraflara bakıp ’Ah, bakın, kadınlar ne kadar güzel giyinmiş, dekoltelere bakın’ gibi laflar ediyorlar. Halbuki o insanlar can korkusuyla öyle giyiniyorlardı’’ diyor!

Erkekler ne yanıt veriyor, duyamıyorum. Genç kadın, günümüzdeki AKP desteğini (kendisi ‘’AKparti’’ diyor), Atatürk döneminin ‘’faşist’’ uygulamalar’’ına bağlıyor.

90 küsur yıl önce, ülkemizdeki tüm kadınların ıstırap çeke çeke zorla –ve canlarından korktukları için
– başlarını açtıklarına candan yürekten inanmış bu genç hemcinsimin yanına gidip, bu konuda 69 yaşını süren bir kişi olarak, torunları olduğum –evet şehirli ama zengin filan değil; üstelik Osmanlının yıkımı sırasında fakrü zarurete düşmüş birisi Trabzonlu (erkekler  orta tahsilli, küçük memur, zanaatkar; kadınlar okuma yazma bilmiyor); diğeri İstanbullu (Balkan savaşında Selanik'ten göç etmiş; erkekler yüksek tahsilli, kadınlar sadece okuma yazma biliyor)  iki aileden doğrudan tanıklıklarımı anlatmak isterdim.

Keşke, yanımda olsaydı da, anneannemin Cunhuriyetten çok önce İstanbul’da çekilmiş o güzelim fotoğrafını gösterebilseydim: Sadece başı açık değil, giysisinin cüretli mi cüretli bir dekoltesi var! 21. yaşının bir hatırası olarak çektirmiş ve Selanik’teki kocasına, yani dedeme, postalamış; Balkan Savaşından az önce.

Tüm Türk kadınlarının kendilerini bohçalamaya meraklı olduğu ön kabulü acaba nereden kaynaklanıyor?

Ya da tarihsel ömrünün son yüzyılında, mahcup laikleşme çabalarıyla batmaktan kurtulmaya çalışan Osmanlı toplumunun her kesiminde İslam fanatizminin geçerli olduğu sanısı?

Bırakalım Osmanlı’yı bir kenara, daha sadece kırk yıl önce, bu ülkede, İslami hayat tarzını savunan tek siyasi partinin, Milli Selamet partisinin (başkanı merhum Necmettin Erdoğan) bu ülke halkından  ala ala  % de oranında oy alabildiği de mi unutuldu!

Genç hemcinsim gibi düşünenlerin her halde yolu hiç Anadolu’nun ve/veya Trakya’nın köylerine düşmemiş. Ülkelerinin fiziki ve toplumsal coğrafyasını biraz tanısalardı, geleneksel köylülüğün yozlaşmadan yaşandığı yörelerde, köy kadınlarının saçlarına doladıkları yemeninin dini değil, kültürel bir eşya olduğuna, kadınların alınlarını, boyunlarını, gerdanlarını asla örtmediklerine ve  kimi ortamlarda son derece cilveli davranabildiklerine tanık olurlardı.

Benim aileme gelince. Anne tarafımın kadınları (yeni spekülasyonlara yol açmamak için hemen belirteyim, ‘’dönme’’ filan değiller, Selanik’e Anadolu’dan göç etmiş Müslüman ve Türk bir aileden söz ediyorum) başlarını büyük bir memnuniyetle açmışlar; hemen Millet mekteplerine koşup yeni harflerle okuma yazma öğrenmişler.

Her halde dönemde, benzerlerinin arasında tek değillerdi.

Baba tarafımın kadınları başlarını ‘’yarım açmışlar’’ gibi bir deyim kullanacağım. (Gene, günümüzün geçerli spekülasyonlarına yol açmamak için hemen belirteyim, Rum ya da Ermeni aslından gelip sonradan Müslüman olmuş Karadenizli bir aileden değil, kuşaklar boyunca ana dili Türkçe olan Müslüman ve hafız yetiştirmiş bir aileden söz ediyorum.)

Trabzon’u bilen bilir, çelişkili bir ortamdır; bir zamanlar ticaret  merkezi olmuş önemli bir liman şehrinin kültürel kosmopolitliğinin yanında, baskıcı Müslüman dindarlığı da etkili olagelmiştir orada.

Benim ailemin kadınları bu baskıcı ortamın dedikodusundan çekindikleri için ‘’yarım açmışlar’’ başlarını; yani, gündelik hayatta yemeni ya da eşarp takıyorlar 
ama asla günümüz türbanlarına benzeyen biçimde değil; önemli bir yere giderken –mesela bir düğüne ve mesela fotoğraf çektirirken, başlarını tamamen açıyorlar; üstelik cinsiyeti erkek olan berberlere gidip o adamların ellerinin saçlarını güzelleştirmesine izin veriyorlar!

Ve kızlarının tamamen başı  açık gezmesini de, eğitim görmesini de doğal karşılıyorlar.

Bu kadınların hemen hepsi ya sürekli olarak ya da arada sırada namaz kılıyor; o sırada başlarını namaz baş örtüsü denilen büyük beyaz tülbentlerle tamamen kapatıyorlar.

Baş bağlamayı dinle bağdaştırdıkları tek zaman parçası, namaza durdukları süre. Diğer zamanlarda baş bağlama, üzerlerindeki –kişisel yaşamlarındaki erkekleri de aşan
 çok boyutlu ataerkil baskının sorgulanmadan kabul edilmiş bir diğer görüngüsü; o kadar.

Bu iki ailenin de erkeklerinin, Balkan savaşı, Birinci Dünya Savaşı (Sarıkamış cephesi) ve İstiklal savaşında çarpışmış olduklarının altını çizmek istiyorum.

Cumhuriyetin devrimci on yıllarında başı açık kadın imgesinin desteklenmesinin, kadın kitlesi içindeki ne büyük bir kesimin hayatını kolaylaştırdığını hiç düşünen oluyor mu acaba?

Gene köylere dönelim. Kadınların can korkusuyla başlarını açtığı fantazisine kapılmış  kesim (komşu masadaki hemscinsimin bu konuda yalnız olduğunu sanmıyorum; aksi halde bu kadar keskin bir savunucu kesilemezdi) iddialarının bir sağlamasını yapmak üzere, o dönemi yaşamış köy kökenli kadınlara danışmayı akıl etmişler midir?

Hala aramızda olan, tanımaktan onur duyduğum Halise Apaydın, Perihan Akçam gibi Köy Enstitüsü mezunu emekli öğretmenlere bir sorsalar; bakalım onlar kız çocukları ya da ergen kızlar olarak başlarını ne gibi duygularla açmışlar?

Devrimci Cumhuriyetin kadın giyimi konusunda hiçbir yasal düzenleme getirmediği, unutuldu mu?

Düzenleme sadece erkekler içindi. Çünkü kimi erkeklerin giydikleri cüppe ve başlarındaki sarık, İslami hayat tarzının ayrılmaz üniformasıydı ve bu hayat tarzı maalesef  bireyi, bireysel  bedeni ve  bireysel hayatı en mahrem alanlarına kadar kuşatarak hükmü altına alan bütünsel bir rejimdi.

İslam inancı ve ibadeti ile yetinemeyip, bireysel ve toplumsal yaşamını da  bu rejim altında sürdürmek isteyen, inanca saygı gösterip, kıyafeti özgür bırakmaz.

Şort giyen kadını tekme atarak cezalandırır ve asla pişmanlık duymaz.


Bu rejiminin parçalara ayrılamayacağı, bir bütün olduğu ve bu rejim altında bireyin özgür iradesine yer olmadığı gerçeğinin, bugün hala, dünyada ve ülkede yaşanmış ve yaşanan onca acıya karşın kavranamamış olması ne kadar hazindir ve bu ülkenin kimi aydınlarının hala nasıl bir zihin sefaleti içinde debelendiklerini göstermesi bakımından ne kadar tipiktir!

Komşu masadaki hemcinsime, bu genç kadına sormak isterdim: Devrimci Cumhuriyet, erkek İslami giyim tarzını yasaklayarak, İslami toplumsal hayat rejimini onaylamadığını açık seçik biçimde göstermeseydi, kendisi bugün mini eteğini giyebilecek miydi?

Ve acaba gidişat böyle sürerse, daha ne kadar süreyle giyebilecek? Şık bir restoranda belki; kalabalık bir taşıtta giyebilecek mi?

Mali imkanları başka türlüsüne el vermediği için kalabalık taşıtlara binmek zorunda kalan, yoksul semtlerde yaşayan  genç hemcinslerinin kendisinin tadını çıkardığı ayrıcalıklardan yoksun kalmaları vicdanını hiç mi rahatsız etmiyor?!

Kişinin tanımadığı birileriyle konuşmaya  başlaması ikircikli bir  haldir. Tereddütümü yenip yanlarına gidesiye kadar, komşu masadakiler kalktılar; genç bir kadının şort giydiği için saldırıya uğradığı ülkemde, bu elem verici vukuatın tam da ertesi günü, Atatürk’ü faşistlikle suçlayabilen bir diğer genç kadına sorularım sorulamadan kaldı…  

Erendiz Atasü
GERCEKEDEBİYAT.COM

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)