Erdoğan'ın 'benim sanatçım' konuşması üzerine / Tahsin Şimşek
ÖNCE BİR HABER Sanat teorilerinin çöktüğü, sanat tanımlarının başkalaştığı, sanat ortamının değişime uğradığı, sanat hırsızlıklarının yüzlere vurulduğu bir çağda yaşandığını söyleyen Erdoğan, şöyle konuştu: “İşte bu çağda ülkemiz, dünyaya yalnızca yeni eserler sunmakla kalmayacak, geleceğin sanat kuramlarının payandalarını da temellendirecektir. Sanatçılarımız bu anlayışla hareket ettikçe, şairin ‘O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler’ hükmü geçerliliğini yitirecektir. Biz işte o sanatçıyı bekliyoruz. Beklediğimiz o sanatçı, kimliğiyle birlikte deryasını bilecektir, önce kendisi olacaktır, davasını sanatıyla ifade edecektir. Beklediğimiz o sanatçı, vaktini ve enerjisini dünyanın iyiliği adına ürettiği eserleriyle gösterecek, sanatını icra ederken dünyadaki akranlarını geride bırakacaktır. "Beklediğimiz o sanatçı, zulme ve adaletsizliğe karşı bir çığlık olarak yaptığı şarkısıyla dünya müzik listelerini sallayacak, müzikteki evrensel anlayışları değiştirecektir. Beklediğimiz o sanatçı, slogan atarak kendini göstermeye çalışmayacak, başarılarıyla dünyanın en muhteşem salonlarında ayakta alkışlanacaktır. Beklediğimiz o sanatçı, ortaya koyduğu bir sanat üslubuyla veya icat ettiği bir sanat formuyla adını sanat tarihine yazdıracaktır. "Beklediğimiz o sanatçı, ürettiklerinden dolayı parmakla gösterilecek, üslubuyla herkesi peşinden sürükleyecektir. Beklediğimiz o sanatçı, gündemin peşinden savrulmak yerine dünyaya gündem verecek, performansıyla rekorlar kitabına girecek, tarzıyla sanat modası oluşturacaktır. Beklediğimiz o sanatçı, ait olduğu milleti hor görüp sürekli şikâyet etmek yerine kendi sanatını üretecektir. Beklediğimiz o sanatçı, muhalefetini sosyal medya hesabından savurduğu siyasi polemiklerle değil, kanatlanıp uçurduğu sanatıyla gösterecektir.” – sözcü.com.tr, 31 Aralık 2020 Gerçi Sayın Cumhurbaşkanı, 1 Ocak 2021’de, "Ben Sözcü gazetesini okumuyorum. Kimse de lüzumsuz yere buna para verip almasın.” dese de bu haber oradan. *** O HABERE DÜŞEN NOTLAR – ANIŞTIRMALAR, ÇAĞRIŞTIRIMLAR Bu metni kim hazırladıysa, “payanda” sözcüğünün neyi çağrıştırdığını bilmiyor, olumsuz çağrıştırımını hiç düşünmemiş. Sözlükler de eskir, sözcükler de; bir anlam kaybolurken başka bir anlam öne çıkar. “Payanda olmak” bugün, kötü bir işte, birine “arka çıkmak”tır artık. Türkçemizde “gündem vermek” diye bir deyim de yok; deyimlerin sözcükleri, eşanlamlısıyla bile değiştirilemez. Şu “moda oluşturmak” da sıradanlığın, günübirliği önemsemenin somutlamasıdır her şeyden önce. “Üslüp, tarz” hatta “form” sözcükleri, farklı yerlerde de olsa, eşanlamlı olarak kullanılmış. Sanatın özünde sezgi, esin vardır, “icat etmek” yerine başka bir “bulmak, keşfetmek” yeğlenmeliydi. Öykü, şiir, beste icat edilmez; resim, heykel de… Demem o ki, sanat üzerine konuşanlar, sanatçıdan söz edenler, her şeyden önce Türkçeyi doğru kullanmakla yükümlüdürler. Sanatçı, böylesi bir dil dağınıklığını sevmez, kendisine seslenenlerden de o özeni ister. Metnin dilinde bunları gördük; peki, içeriğinde neler var. O metin, neyin dışa vurumu? Nasıl bir ruh haliyle kaleme alınmış? Arkasında nasıl bir duygu dünyası var? Nasıl bir birikime dayanıyor? “O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” alıntısı, bir suçlamayı içeriyor; kendi sanat anlayışından farklı olanlara ilgili bir “hükmü”. “Davasını sanatıyla ifade” etmediklerini düşündüklerine yönelik. Farkındalar mıdır bilmem hem davacı, hem kadı konumundalar. Sanatçının “davası”, sanıldığı gibi “evrensel anlayışları değiştirmek” değil, insanlığın evrensel birikimine sahip çıkmak, onu daha ileriye taşımaktır. Sanatta tansık (mucize) yoktur. Görünen o ki, evrensel olandan, o birikimin kendi “dava”ları ile örtüşmemesinden duyulan bir rahatsızlık söz konusu. İstenen, onun değiştirilmesi. Oysa bu “Bereketli Topraklar Üzerinde” yolu, Yaban’dan Yeşil Gece’ye, oradan da ihanetin süngüsü o “Gökdelen”lere çıkan, davası – tezi olan roman çok. “Evrensel olmak” güzel de öyle sanıldığı gibi bestseller (çoksatar, çok okunur) olmak hiç değildir. Öylesi, güncelin tuzağına düşmektir. Yüzüklerin Efendi’sinin büyüsüne kapılmaktır. Nostradamus’tan kehanet beklemektir. Rekorlar kitabında (Guinness), hangi nitelikli sanatçı başköşededir? Bernard Shaw, “Bir oyunumu herkes alkışlıyorsa, lanet olsun öyle oyuna!” tümcesiyle öfkesini dışa vururken aptallık mı yapıyordu? Umberto Eco da Gülün Adı, çoksatarların başına geçince, ironi ile, “Acaba nerede hata yaptım?” diye niye kendini sığaya çekmekteydi?... Demek ki kimi “Gülün Adı” ile ilgileniyor, kimi de kabak çiçeği gibi açılanıyla. Gerçek sanatçı da gerçek sanat yapıtı da değeri zaman içinde bilinendir. Van Gogh, Zweig, Mozart, Kafka; Sabahattin Ali, Orhan Kemal’in yaşarken neler çektiklerini ne çabuk unuttuk? “Muhalefet”e çerçeve çizmek, ne denli doğru? Muhalefet, yeri geldiğinde eylemle, yeri geldiğinde “sosyal medya hesabı”yla yapılır; yeri geldiğinde de “slogan atarak”… O hakkın kullanılmadığı, kullanılmasına izin verilmediği ülkelerde, sanatın ve sanatçının neler yaşadığını, tarih hepimize göstermiştir; Almanya, İspanya, Sovyetler Birliği, Şili … örneklerini unutmamız olası mı? Son paragrafta geçen “şikâyet etmek” sözcükleriyle de bir şeye dikkat çekilmek isteniyor; eleştiri hakkının kullanılmasından duyulan o rahatsızlığa. Yani sanatçıyı, salt şikâyet etmekle suçlarken, işin gerçeği, kendileri de sanatçıdan şikâyetçi. Gelin, şimdi o şikâyet penceresinden görülüyor, biraz da ona bakalım. Hiç kuşkusuz, hiç kimsenin yasal ya da sosyal konumu, kimseye, sanatçıya akıl verme, hava atma hakkı kazandırmaz. Çünkü hiçbir şey yetkin (mükemmel) olmadığı, olmayacağı için sanatçı vardır. Çünkü bir önceki hep eksik bulunduğu için, sanatçının arayışı sürmektedir. A.Tarkovski: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır.”, Melih Cevdet Anday: “Şiir, özgürlüğün deney alanıdır.” der. Evet, sanatçı için söylenmiş hiçbir söz, yapılmış hiçbir heykel ya da resim, notaya dökülmüş hiçbir beste en yetkini aramaya engel değildir. Hiçbir sosyal düzen, iktidar da!... Bu arayışta onun özgürlüğüne sınır da çizilemez. Yani şu yasanın şu maddesine göre sanat yapılamaz. Değişmez sanat “teorisi” budur; sanatçı bunu bilir, buna göre davranır. Yalnızca ustaya saygıda kusur etmez; Homer’e, Virjil’e, Hayyam’a, Yunus’a, Hafız’a Shakespeare’e, Tolstoy’a, Hemingway’e, Nâzım’a… Böyle toplantılarda, bir politikacıya düşen, sanatın değerinden söz etmek, sanatı ve sanatçıyı yüceltmektir. Böyle toplantılarda, bir politikacıdan beklenen, C. de Gaulle’ün ya da Mustafa Kemal’in gösterdiği alçak gönüllüğü göstermek, onlar gibi davranmaktır. Yandaşlar, C. de Gaulle’den, o keskin muhalefeti nedeniyle, Sartre’ın tutuklanmasını isterler, C. de Gaulle’ün onlara, ibretlik yanıtı şudur: “Sartre tutuklanamaz, çünkü o Fransa’dır.” Mustafa Kemal Atatürk de o değerbilmezleri, "Efendiler... hepiniz milletvekili olabilirsiniz. Bakan olabilirsiniz, hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatçı olamazsınız." diye uyarır. Ama şu da bir gerçek, her politikacı, C. de Gaulle ya da Mustafa Kemal Atatürk değil. Dünden bugüne narsist olmayan, kendini beğenmeyen, ona buna kalıp biçmeyen bir iktidara da pek rastlanmamıştır. Evet, her iktidar, her şeyden önce “güç” kavramı ve olgusuyla özdeşlemiştir. Bir iki istisna bir yana, İktidarlar, “Suçluyorum” diye haykıran Zola’lara kulak vermemiş, sürekli yeni Dreyfus’ler yaratma peşinde koşmuştur. Evet, bu ülkede hangi iktidar, Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”, Tevfik Fikret’in “Doksan Beşe Doğru, Han-ı Yağma”, Nâzım Hikmet’in “Vatan Haini”, Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun”, Ataol Behramoğlu’nun “Ne Çok Hain”ine sıcak bakmış, “Bu bir sanat yapıtıdır.” deyip geçmiştir?… A. Kadir, Ahmed, Attila İlhan, Aziz Nesin, Can Yücel, Enver Gökçe, Fahri Erdinç, Fakir Baykurt, Hasan Hüseyin, Hasan İzzettin Dinamo Nihal Atız, Metin Demirtaş, Muzaffer İlhan Erdost, Nail Çakırhan, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Nevzat Çelik, Nihat Behram, Osman Şahin, Ruhi Su, Sabahattin Ali, Şükran Kurdakul, Ümit Kaftancıoğlu, Vedat Türkali, Yılmaz Güney bu ülkenin iktidarlarından az mı çektiler? Aklıma geliverenler bunlar; ya o adlarını sayamadıklarım, yıllarca yurt dışında yaşamak zorunda kalanlar, hele o Sivas’ta diri diri yakılanlar... Henrich Heine, nasıl da haklıymış, “Kitap yakılan bir yerde, sonunda insanları da yakarlar.” derken. Bu konuşmayı dinleyen nice sanatçı, “Beklediğimiz o sanatçı” sözünü her duyduğunda, doğal olarak şunları da düşünmekte, merak etmektedir: Bize bunları söyleyen, Fatih’in, Mustafa Kemal’in yaptığını yapıp, İlyada’yı okumayı bir kez olsun düşünmüş müdür? Acaba M. de Montaigne, W. Shakespeare, W. V. Goethe, F. Dostoyevski, G. Flaubert, C. Dickens, B. Shaw, A. Çehov, R. Tagore, T. Mann, S. Zweig, F. Kafka, B. Pasternak, F. G. Lorca, B. Brecht, Y. Kawabata, J. L. Borges, J. Steinbeck, Sait Faik, Vedat Günyol, A. Camus, Haldun Taner, G. G. Marquez, Füruğ Ferruhzad, M. V. Llosa okumuş mudur hiç? Hepsini değilse de birkaçını?... Canetti’nin “Körleşme”sinden, Edvard Munch’ün “Çığlık”ından haberdar mıdır? “Bizim Köy”ün öğretmeni Mahmut Makal’a yaşatılanların empatisini yapmış mıdır? Azra Erhat’ın “İşte İnsan” dediği yere bakmış mıdır? Leyla Erbil’i, Gülten Akın’ı anlamaya çalışmış mıdır? Hepsinin yanıtı, Gülten Akın’ın şu iki dizesinde: “Ah, kimselerin vakti yok. / Durup ince şeyleri anlamaya.” Yazar ve şairler de insandır; “Her şey bir insanı sevmekle başlar.” Evet, kaç roman, kaç öykü okuduğunu hiç bilmiyoruz, o konu sır gibi saklı. Ama her dizesi slogan olan “kubbe”li, “süngü”lü şiirleri okuduğunu hepimiz biliyoruz. Bir sanat yapıtı için “ucube” sözcüğünü kullandığını da… Buna karşın sanatçıyı “slogan atarak kendini gösterme”yle suçlamak gerçekten ürkütücü. Sanatçıyı siyasetten uzak tutmayı önerenler, siyasetten başka bir şey yapmayan Necip Fazıl, Nuri Pakdil, Mısıroğlu gibileri niye baş tacı etmektedirler? Önce bunun bir açıklaması olmalı değil mi? Sanatçı, muhaliftir; iktidardakilerin çeki düzenine gereksinimleri yoktur. Sanatçı, tarihin hiçbir döneminde, Anaksagoras’tan Zola’ya, Nesimi’den Fikret’e, hiçbir zaman politikacının beklediği sanatçı olmamıştır. Kütüphane ve kitap yakanlar, tarihin hiçbir döneminde sanatçılar değil, hep politikacılar olmuştur. Nâzım’ı zindanlarda çürütenler, Sabahattin Ali’yi Istranca ormanlarında öldürtenler kimlerdir? O günlerde herkes, ya “Kara Davut” ya da “Hıçkırık” okuyordu! Zulüm ve adaletsizlik, iktidar gücü olanın işidir. Halkın değil. Hangi iktidar, o güce direneni, sanatçı olarak görmüştür? Evet, sanatçıya şöyle ol, böyle ol denemez. Keşke bu metni hazırlayanların, “Sartre, Fransa’dır” diyenlerden de haberleri olsaydı! O Sartre ki, kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü bile reddetmiştir; üzerinde onun baskısını bile hissetmemek için. Bugün yaşadıklarımız da dünden çok farklı değil. Metin Akpınar’ların sıgaya çekildiği; Mehmet Aksoy, Rutkay Aziz ve Genco Erkal’ların azarlandığı; Ataol Behramoğlu, Müjdat Gezen, Orhan Aydın, Süavi, Ferhat Tunç’ların mahkemelerde süründürüldüğü… Muazzez İlmiye Çığ ile Ayşe Kulin’in “açık mektup”lar yayınladığı… TV çalışanlarının ve gazetecilerin kızılca kıyameti yaşadığı; Musa Kart’tan Metin Uca’ya, mizahının hiçbir türüne tahammül edilemeyen günlerdeyiz. “Beklediğimiz… yaptığı şarkısıyla dünya müzik listelerini sallayacak, müzikteki evrensel anlayışları değiştirecektir” demek kolay da o Fazıl Say’a reva görülen o cumhurbaşkanına hakaret davasını unutmak olası mı? Nilüfer Aydın’dan Zühal Olcay’a daha nicesine… Bu konuşmanın yapıldığı gün, Yılmaz Odabaşı da aynı gerekçeyle tutuklanmıştı. Onlar orada dururken, yoksa dünya müzik listeleri, Orhan Gencebay, İbo, ya da Seda Sayan’la mı sallanacaktır? O halde, hangi “zulme ve adaletsizliğe karşı bir çığlık”tan söz edilmektedir? Evet, sanatçıyı suçlamak için kılıf, her zaman bulunur; çünkü ortada söz vardır. Daha olmadı, o bildik Nazi icadı yafta yapıştırılıverir, “yoz sanat”a geçit yok denerek!... O “herkesi peşinden sürükleyecek” sanatçının kim olduğunu düşünürken, “Sanatçı geride kalmaz, bayrağı alıp en başta yürümelidir.” diyen Goebles’i, gel de anımsama. Sanatçı yüreğini bilmeyenler, Brecht’in şu dizelerini, bilmem hiç duymuşlar mıdır: “Gözden düşmüş şairlerden biri, / Hem de en iyilerinden biri, / Şöyle bir göz gezdirdi yakılacak listesine, / Gitti aklı başından: / Unutulmuştu kendi adı. / Hemen seğirtti çalışma odasına, / Sanki öfkesinden kanatlanmıştı. / O saat bir mektup karaladı zorbalara: / Benimkileri de yakın! ' dedi. 'Benimkileri de! Yapamazsınız bana bu kötülüğü, / Kenarda bırakamazsınız beni!” İşte bu yüzdendir, sanatçı onuru, hiçbir kartvizite sığmaz. Şimdi anımsamanın tam da zamanıdır. Cemal Süreya ile o birbirinin kopyası politikacılardan biri arasında yaşananı: “Cemal Süreya, Darphane Müdürü’yken o günün Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon, Darphaneyi denetlemeye gelmiş. Geliş belli, bir kılıfa uydurup Cemal Süreya'yı görevden almak. O ekşimiş bir yüzüyle Darphane'yi dolaşırken, – Burası çok pis, sözleriyle hoşnutsuzluğunu belli eder. Cemal Süreya hazır cevaptır, yanıtı ünlüdür: – Siz geldikten sonra kirlendi Sayın Bakan!” Evet, şair yüreğinden habersizlere atılmış bir şair sillesidir bu. O burnundan kıl aldırmayanlar karşısında, solun, şiirin ve sözün onurunun nasıl koruduğunun somutlaması. “Polemik”se, budur işte polemik. Polemik, ağız dalaşıdır. Sanatçının değil, daha çok politikacının işidir. Bu konuşmada da ağız dalaşına kapı açılmıştır, hem de ardına kadar. Evet, demokrasiye bağışıklık kazanmak, öyle pek kolay değildir. Demokrasi aşısı da hâlâ buluna bilmiş değil! Sanatçı, çağrılınca gelenlerden değildir; durup durup “bekliyoruz, beklediğimiz” demeyin, hem de dokuz kez. Godot da gelenlerden değildi, sanatçılar da... Bakın o “bekliyoruz” dedikleriniz, sıcağı sıcağına ne dediklerine bakalım: Ataol Behramoğlu "’Sanatçı ille de muhalif olur’ böyle bir şey de yanlış. Sanatçı özgür olur. Özgür ruhu ona ne söylerse onu yapar" derken, usta tiyatrocu Genco Erkal "Sanatçı değil şakşakçı istiyor.” diyor.
YORUMLAR