BÜYÜK BİLİMKURGU YAZARLARI

Mary Shelley (1797-1851)

Brian Aldiss, Billion Year Spree: The True History of Science Fiction adlı 1973 tarihli kitabında, türün gerçek anlamda ilk yazarının Frankenstein ya da Modern Prometheus adlı çalışmasıyla (1818) Mary Shelley olduğunun altını çizer.  Henüz 20 yaşında bile değilken, içinde bulunduğu ve kendisini kitabı yazmaya iten edebi, bilimsel ve toplumsal çerçeveyi analiz eder. Daha sonraları korku sinemasının sahiplendiği bu efsanenin temelinde hiçbir fantastik kurgu yoktur aslında.

Mary Wollstonecraft Shelley Rothwell.tif

Başkahramanı Victor Frankenstein, bir kimya profesörüyle yaptığı konuşmadan sonra simya deneylerini bir kenara bırakarak gerçek bilime yönelir. Sonra da büyük eserini ortaya koyar: insan vücudunun parçalarından bir canlı oluşturmak ve onu içine bir yaşam kıvılcımı üfleyerek canlandırmak. 1818’deki baskıda bu “yaşam kıvılcımı”nın nasıl çaktığı geçiştirilse de, 1831 baskısının önsözü bunun elektrik yahut galvanizleme yoluyla yapıldığını anlatır.

İlk yayımın önsözünde yazar, romanın fikrini Charles Darwin’in büyükbabası Erasmus Darwin’in evrim teorisinin habercisi sayılabilecek ZoomaniaThe Life of Organic Life ve The Temple of Nature adlı çalışmaları hakkında Byron Shelley ile yaptığı uzun konuşmalardan esinlenerek oluşturduğunu açıklar.

Canavar Frankenstein farklı gövdelerden alınmış organların oluşturduğu bir yaratıktır. Zamanın usullerine uygun olarak yapılan bir bilimsel deneyin ve bunu izleyen yaşam kıvılcımının sonucudur.

Mary Shelley aynı zamanda bilimkurgunun önemli bir temasının ilk örneğini vermiştir: araştırmaları ve buluşları kendini aşan biliminsanı.

Edgar Allan Poe (1809-1849)

Edgar Allan Poe ile ilgili görsel sonucu

Bu ismi yazınca birçok edebiyat meraklısı itiraz edecektir “Bay Poe, korku ustasıdır” diye.

Müsaade edin, açıklayayım: Müfettiş Dupin’in soruşturmalarıyla polisiye edebiyatın dahi yaratıcısı, sapkın kötülüğü anlatan ve kendini korku ustaları arasına yerleştiren ürkütücü ve marazi metinlerin yazarı, şair Edgar Allan Poe, en büyük fantazilerin, en çılgın hayalgücünün ustalıklı öykülerini kaleme alan çok yönlü bir edebiyat adamıdır. Kimi edebiyatçılar tarafından bilimkurgu edebiyatının da ilk ustalarından biri olarak gösterilir. Bu ününü, en tanınmış ya da en başarılı eserleri olarak sayılmasa da, 2848 yılında geçen Mellonta Tauta, dev bir yıldızın dünyanın sonunu hazırlayışının anlatıldığı Eiros ile Charmion’un Sohbeti, uygarlığın ilerlemesinden doğan kirlenmenin yok ettiği dünyanın çöküşünün konu edildiği Monos ile Una Arasındaki Görüşme, balonla Atlantik’in aşılmasını konu alan Balondaki Ördek, 1692 yılında Halley kuyrukluyıldızının Kuzey Kutbunu deldiği varsayımından yola çıkan ve buradaki bir delikten geçerek Ay’ı keşfetmeye çıkan bir baloncunun hikâyesi olan Hans Pfaal Diye Birinin Görülmedik Serüveni başlıklı eserlerine borçludur. Bunlara zaman kayması konulu M.Auguste Bedloe’nun Anıları adlı öyküyü de ekleyebiliriz. Bir mektubunda Poe, sürekli geleceğin hayaliyle yaşadığından bahseder. Eserleri buna ait bazı izler taşır. Ancak bilimkurgu üzerindeki asıl etkisinin kaynağı başkadır.

Tek romanı olan Arthur Gordon Pym’in Macerası’nda (roman tamamlanamamıştır) denizci olan kahramanının, Antarktik’teki bir yolculuk sırasında, birkaç arkadaşıyla birlikte keşfettikleri Tsalal Adası’ndan bir kanoyla güneye doğru kaçarak bir “maelstrom”a (Norveç fiyortlarında gel gitler nedeniyle oluşan 12 kilometrelik büyük bir girdap) yakalanışlarını ve son gördüklerinin kar beyazı bir devin yüzü olduğunu yazar. Poe’nun bu eseri Jules Verne’i o kadar etkilemiştir ki o da buna benzer Buzların Sfenksi adlı eserini kaleme almıştır. Bir ihtimaldir ki Jules Verne, olağanüstü yolculuklara olan ilgisini Kuzgun’un şairinin öykülerinden almıştır. Bilimkurgunun kalantor atalarından Jules Verne’i böylesine etkilemiş bir yazarı da bilimkurgu dışına itmek doğrusu yakışık almaz.

Jules Verne (1828-1905)

Jules Verne ile ilgili görsel sonucu

Eğer bana biraz izin verme lütfunda bulunursanız, önce Jules Verne’in okuma hayatıma yaptığı kötülüklerden başlamak isterim. Bu satırların yazarı henüz ilkokul dönemlerinde bir çocukken, Jules Verne’in “olağanüstü yolculuklar” serisindeki romanları A5 boyutlarında, pek de kaliteli olmayan ciltlerde, (kuvvetle muhtemel) kötü çevirilerle ve içlerindeki pek dikkatli çizilmiş canlandırma karakalem baskı resimlerle hemen her okulun kütüphanesinde bulunurdu. Konuları ilgi çekmeyecek gibi değildi: “Denizler Altında 20.000 Fersah”, “Dünyanın Sonundaki Fenere Yolculuk” (ki bu romanı oğlu Michel’in bitirdiğini bu satırları yazarken öğreniyor ve pek şaşırıyorum), “Dünyanın Merkezine Yolculuk”, “Ay’a Seyahat”… Çaresiz bu cazip satırların peşinde koşup, okuma illetine tutuldum. O dönemler okuduklarımın, beni çok uzak ve aslında olmayan yerlere götürmeleri sayesinde son 45 yıldır hep satırların götürdüğü yerlere gittim. Hiç de pişman olmadım.

Şimdi Bay Verne hakkında bilimkurgu açısından öğreneceğimiz bilgilere geçebiliriz. 1862 yılında, Nantes’lı ailesinin isteğiyle hukuk eğitimi alan ancak edebiyattan başka bir hayali olmayan Jules Verne (o dönemde tiyatro eserleri yazmış ve Aileler Müzesi adlı bir dergide birkaç kısa tefrika yayımlamıştı bile) Hetzel adlı bir editöre, Afrika’da bir balonla yapılan keşif görevini anlattığı ilk romanı “Balonla Beş Hafta”nın el yazmalarını verdi.

Hetzel bu romanı yayımlamakla kalmadı; yazarı; aileler için yayımlanan Eğitim ve Eğlence Dergisi’nin ekibine katarak, Eğitim ve Eğlence Kitaplığında yayımlanmak üzere, ona bir yılda üç roman yazmasına ilişkin bir sözleşme imzalattı. Hetzel, 1866’da, Jules Verne’in eserlerini yayımlamak için “olağanüstü geziler” koleksiyonunu oluşturdu.

İlk ciltte, Verne’in projesinin geniş kapsamını vurgulayan şu uyarıyı kaleme aldı: “Bu ciltlerin bütünü, yazarın çalışmasına Bilinen ve Bilinmeyen Dünyalara Yolculuklar altbaşlığını seçerek oluşturduğu çerçeveyi tümüyle dolduracaktır. Yazarın hedefi, modern bilimin bir araya getirdiği coğrafya, jeoloji, fizik ve astronomiye ilişkin bilgileri özetleyerek, kendine özgü bir çekicilikle, yeryüzünün tarihini yeniden oluşturmaktır.”

Burada sözkonusu olan, çağın bilgilerini kurgu yardımıyla olabildiğince sürükleyici hale dönüştüren kapsamlı bir ansiklopedik eserdi. Seksen günde dünya turu yapan Phileas Fogg’un öyküsü buna bir örnekti. Bu yüzden, Jules Verne’in kahramanları, dünya gezginleri, yerlerinde duramayan kâşiflerdir. Karşılaştıkları hep dünyanın bilinmez yönleri, uç noktalar, dünya haritasındaki boşluklardı. Kısacası, yazarın hayalgücünü kullanabileceği bilinmezler dünyasıydı. İlk paragrafta bahsettiğim kitapların tümü de bu kategoridedirler.

Bilinmeyen alanları keşfetmek için Verne’in kahramanları makinelere başvurur: Ay’a mermi fırlatan dev bir top, Nautilius adlı bir denizaltı (hangimiz Kaptan Nemo’ya aşina değiliz ki !) veya Robur’un uçan makinesi. Verne’in buluşlarının çağının teknolojik bilgilerinin pek fazla önüne geçmediği ileri sürülmüş ancak bu buluşları kullanış biçimindeki öngörülü yaklaşımının altı yeteri kadar çizilmemiştir. 1869’da denize açılan Nautilus ile dönemin denizaltıları arasındaki fark ne kadar büyüktür.

Yazarın yaratıcılığı bilimkurgu türünün gelişmesi üzerindeki en önemli etkiyi sağlamıştır. Verne’in ölümünden sonra yayımlanan, çılgın bir aşkın şaşırtıcı öyküsünü anlatan “Wilhelm Storitz’in Sırrı” (1910) adlı romanın, bilimkurgu edebiyatının başka bir kurucusunun “Görünmez Adam” adlı romanıyla aynı konuyu ele alması bu yüzden dikkat çekicidir.

Verne, hayatı boyunca 60’dan fazla roman (en önemlileri Olağanüstü Yolculuklar serisindeki 54 roman), oyun, kısa öykü ve opera metni yazdı. Denizaltı, uzay yolculuğu, insanlı uçuş, okyanus araştırmaları ve bir çok teknolojik detayı zamanının ötesinde bir görüşle kullanarak ileri görüşlülüğünü gösterdi. Aynı zamanda yüzlerce unutulmaz karakter yarattı. Çalışmaları ve içerdiği yenilikler bir çok görsel sanata ilham verdi. Bu yüzden bilimkurgunun “babaları” içinde yer aldı.

Herbert George Wells (1866-1946)

Herbert George Wells ile ilgili görsel sonucu

Eğer Jules Verne, bilimin gerçek anlamda ilk yazarıysa, onun kariyerinin sonuna geldiği sıralarda yazarlığı yeni başlamış Herbert George Wells, modern bilimkurgunun babası sayılır. Gerçekten de, birkaç romanın çatısı altında türün tüm temalarını işleyerek, dönemin bilimkurgusunun repertuvarını tamamladığı söylenebilir.

H. G. Wells, Güney Kensington’daki Normal School of Science’da bilimsel çalışmalar yapmış ve evrim teorisinin ateşli savunucusu ve Charles Darwin’in yakın dostu Thomas Henry Huxley’in gözetiminde fizik, kimya, astronomi ve biyoloji eğitimi almıştır. Yani sağlam bir altyapıyla önce bilim dalında gazetecilik yapmış sonra da edebiyat dünyasına atılmıştır.

1895’de, birçok makalenin ardından, bilimsel romanlar olarak adlandırdıklarının ilki olan ve edebiyat tarihinde zamanda bir yolculuğun anlatıldığı ilk metin olan Zaman Makinesi’ni Heineman’da yayımladı. Zamanda yolculuk yapan kahramanı, geleceğe gitmek için bir makine kullanır. Wells, bu makinenin varlığını, zamanın henüz keşfedilmemiş ancak keşfi mümkün dördüncü bir boyutu olduğu tartışmalarına dayandırır. Sonrasında birçok türdeşi ortaya çıkacak olan bu makinenin (zaman kapısı, sır kapısı vs.) icadından başka, önlenemez kıyamet günü ve dünyanın sonu temasının radikal biçimde ele alınışı da Wells’e aittir. Wells’in ilgilendiği sadece bilimin etkileri değildir, aynı zamanda bilimin sosyal, ahlaki ve felsefi sonuçları da ilgisini çeker. Eserinin 1900’lerin bilimkurgusundan yola çıkıp toplumsal romana taşınması şaşırtıcı değildir.

H. G. Wells faslını ilginç bir bilgiyle kapatalım isterseniz. Wells 1920’de iki ciltlik The Outline of History adlı kitabını yayımlar. Bu eserde, Annales Tarih Okulu’nun görüşlerine uygun olarak tarihin devletlerin ve kralların tarihinden ibaret olmayıp bundan çok daha fazlasını içerdiğini ve tarihin disiplinlerarası bir çalışma ile yazılması gerektiğini savunmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk 1927 yılında bu eseri Fransızcasından (Esquisse de l’Histoire Universelle) okur bu yeni tarih anlayışının açtığı engin ufuklardan etkilenir.

Hemen Ankara’daki Fransızca bilen aydın ve eğitimli kişileri yanına toplar; kitabı fasiküller halinde bölerek bu kişilerden Türkçeye çevirmelerini ister, kısa bir süre sonra kitabın çeviri işi biter. Ardından da Maarif Vekaleti tarafından Devlet Matbaası’nda Cihan Tarihinin Umumi Hatları adı ile 4 cilt olarak bastırılır. Bu kitap artık Türk Devrimi’nin bilim ayağındaki temellerinden biri olur. Türk Tarih Tezi, Wells’in kitabı ve tarih görüşü esas alınarak hazırlanmaya başlanır.

Nutuk’ta atıf yapılan tek yabancı aydın H. G. Wells’tir ve aşağıdaki ifade yer almaktadır. (YKY Yayınları E-kitap 1. Sürüm Ocak 2015, İstanbul. Şubat 2014 tarihli 2. Basım esas alınarak hazırlanmıştır. ISBN 978-975-08-3129-4)

Efendiler, İngiliz müverrihlerinden Wells, iki sene evvel intişar eden, bir tarih yazdı. Eserinin son sahifeleri “dünya tarihinin müstakbel safhası” unvanı altında birtakım mütâlaatı ihtivâ eder.Bu mütâlaatta istihdâf olunan mesele:“Un gouvernement fédéral mondial” “cihanşümûl bir ittihâdî hükümet” tir. Wells bu mebhasde, cihanşümûl bir ittihâd-î hükümetin nasıl tesis olunabileceğini ve böyle bir devletin esaslı bazı fârik hatları hakkındaki tasavvurlarını serd ediyor ve adâletin ve tek bir kanunun saltanatı altında küremiz nasıl bir halde bulunacaktı, bunu tahayyül ediyor.Wells, “bütün hâkimiyetler, tek bir hâkimiyet içinde izabe olunmazsa, milliyetlerin fevkinde bir kuvvet meydana çıkmazsa dünya mahvolacaktır” diyor ve “hakikî devlet, asrî hayat şerâitinin bir zaruret haline getirdiği cihan hükümet-i müttehidesinden başka bir şey olamaz.”, “muhakkaktır ki insanlar, kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er veya geç birleşmeye mecbur olacaklardır.” mütâlaalarında bulunuyor.“Beşeriyetin tesanüdü hakkındaki, büyük hülyanın nihayet fiile çıkması için ne yapmak ve nenin önüne geçmek lâzım geleceği sahîh olarak bilinmediği” ve “mütecâviz bir siyaset-i hariciye an’anesine mâlik olan devletlerin, cihanşümûl bir ittifak-ı düvelî tarafından güçlükle temsil olunabileceği” de dermeyan ediliyor. Wells’in “Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve müşterek ihtiyaçları, belki dünyanın bu ikikısmındaki kavimlerin bir dereceye kadar birleşmesine medâr olacaktır.”, “olabilir ki bir sıra kısmî ittihatlar, cihanşümûl bir ittihâdın husûlüne takaddüm eder.” mütâlaalarını da kaydedeyim.Efendiler, bütün beşeriyetin, tecrübe, ma’lumât ve tefekkürde teali ve tekemmülü, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden sarf-ı nazar ederek basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş âlemşümûl saf ve lekesiz bir dinin teessüsü ve insanların şimdiye kadar kavgalar, levsiyat, kaba arzu ve iştihalar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek bütün vücutları ve zekâları zehirleyen ufunet tohumlarına galebe etmeğe karar vermesi gibi şerâitin husûlünü müstelzim olan bir “cihanşümûl ittihâdî hükümet” tahayyülünün tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”

Kitapları Nazi Almanya’sında yakılan bir yazarın eserlerinden, entelektüel birikimi ve gelecek görüsü çok kuvvetli bir liderin etkilenerek, çağının çok ötesinde bir tarih disiplini oluşturmak amacıyla yararlanması siz okurlara bilimkurgu gibi gelebilir. Ne mutlu ki o dönem kitapları Türkçe özetinden değil, Fransızca aslından okuyan bir önderimiz varmış. Konu hakkında tafsilatlı inceleme yapmak isteyen kitap kurtları “Nutuk”un ilgili bölümleri, “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı dört ciltlik eseri ve Wells’in “The Outline of History” adlı kitabını okurlarsa, paralellikleri ayan beyan göreceklerdir.

Şimdiye kadar standart bilimkurgu çalışmalarında adı geçen ve geçmesi de gereken hepi topu dört yazarı mercek altına yatırdık (biz buna yakın gözlüğü diyelim de başımız ağrımasın, çünkü her biri ayrı bir incelemeyi hak eden kalem ustaları). Ancak bilimkurgu yazarlarını bilimkurgu meraklılarına açıklarken esasen günümüzde etkileri hâlâ devam eden daha güncel yazarlara da yer vermek gerekir diye düşünüyorum. Bu minvalde buyurunuz aşağıya:

Philip Kindred Dick (1928-1982)

P.K.Dick, bildiğiniz anlamda deliye yakın bir şahsiyettir. Bu onun bir deha olmasını engellememiştir ama.6 haftalıkken ölen ikiz kız kardeşinin hayatı boyunca peşini bırakmamış travması, yarım kalmış bir eğitim, agorafobi, çeşitli paranoyalar, uç eğilimlere ilgi, uyuşturucular, halüsinojenler, paranoya ve daha neler. Mesela; kendisi ne kadar deli bilimkurgular yazıyorsa o kadar akıllı bilimkurgular yazan Polonyalı meslektaşı Stanislaw Lem hakkında: “Stanislaw Lem, gerçek bir insan olmayıp, Amerikan bilimkurgusuna zarar vermek amacıyla oluşturulmuş bir komünist örgütün kod adıdır.” deyip  FBI’ya ihbar mektubu yazması (oysa S.Lem, Batı bilimkurgusunda eserleri sığ olmayan tek yazarın P.K. Dick olduğunu söylemiştir.)

Philip Kindred Dick ile ilgili görsel sonucu

1953 ve 1954 yılları arasında 56 hikaye, 1964-1969 yılları arasındaysa 16 romanı yayımlandı. 5 evlilik, 3 çocuk yaptı, uzunlu kısalı sayısız ilişki yaşadı. Hayatı boyunca para sıkıntısı çekti. İlk avans dışında, kitapları ne kadar satarsa satsın hiç para almadı. Belki de bu üretkenliği, dehasının yanı sıra para ihtiyacı ile de açıklanabilir. Ancak hayatının son dönemlerinde “Do Androids Dream of Electric Sheep?” adlı öyküsünün telifi sayesinde biraz rahatlığa kavuştu ve 53 yaşında, bu öyküsünün film halini görmeden kısa bir süre önce öldü. Geride 36 roman ve yüzlerce öykü bıraktı.

Yazımlarının temel noktası olan “gerçek” ve “gerçek olmayan” ayrımı, onun karakterlerinin maceralarının temel noktası olmaya kariyeri boyunca devam etti. Temel yaklaşım noktası “herkesin kendi gerçekliği vardır” idi.

Uyuşturucu etkisinde görülen hayaller, robotlar, androidler, mistik sanrılar, paranoyak davranışlar onun yarattığı değişken evrenleri tamamlayan unsurlardı. Okuyucusunu etkilemek için bilim-kurgunun vazgeçilmezleri olan çılgın buluşlara, uzay gemilerine, karmaşık geleceklere asla sığınmadı. Onun için önemli olan her zaman için insan faktörü ve gerçekliğin ne olduğu oldu. Bu egosantrik dâhinin eski eşlerinden Anne R.Dick tarafından yazılmış “Philip K.Dick’in Peşinde” adlı kitap, hayatını merak edenlerin başvuracağı bir eserdir.

Görsel sanatlar (özellikle senaryo kısırlığı yaşayan Hollywood sineması) Dick’in eserlerini oldukça sömürmüştür. Geçtiğimiz günlerde ikincisini gördüğümüz “Blade Runner”, “Minority Report” ve “Total Recall” bunlardan sadece en bilinenleridir. Son olarak İngiltere Amerika ortak yapımı “Philip K. Dick’s Electric Dreams” adlı on bölümlük bir televizyon serisi gösterime girmiştir. Anlaşılan odur ki kendisinin ortaya attığı fikirlerle ilgili daha çok proje yapılacaktır.

Isaac Asimov (1928-1982)

1920’de Rusya’da Petroviçi diye bir yerde doğar, 1923’te Amerika’ya taşınırlar babası bir şekerci dükkanı açar, yaşıtlarından zekidir, Columbia Üniversitesi’nde biyoloji eğitimi alır sonra kimyaya yönelir, yüksek lisans ve doktorasını da aynı okulda yapar, 1970’lerin sonunda aynı okulda biyokimya profesörü olur, 1980’lerde bir baypas ameliyatı geçirir orada yanlışlıkla kendisine verilen HIV virüslü kan nedeniyle 1992’de ölür.

Buraya kadar bilimkurgu kariyeri dışında hayatını kısaca özetlediğimiz Isaac Asimov, en bilinen fotoğraflarında (o abartılı favorilerle) hayatından memnun bir babun maymununu andırır. Nedir: hayatının ilk dönemlerinde inatçı bir bilimkurgu hayranı olmak ve sıradışı bir zekâyı taşımak kendisini bilimkurgunun kurucu atalarından sonraki “babalarından” biri yapacaktır.

Asimo adı verilen robot modeline isim babalığı yapan Isaac Asimov, bilimkurguya ilgi duyan ve fırsat buldukça kısa öyküler kaleme alır ancak bu öykülerini yayıncılara kabul ettirmekte bir hayli zorlanır. Çünkü yazdığı öyküler, dönemin yerleşmiş kalıpları için olağandışıdır. Her şeyden önce, onun öykülerindeki robotlar insanlığı yok etmek için sinsi planlar kurgulayan varlıklar değildir. Bu durum, dönemin bilimkurgu edebiyatında yaygın bir şekilde kullanılan “canavar robot” temasını altüst eder niteliktedir. Öyle ki Asimov’un robotları bozguncu değil; tam aksine yapıcıdır. Efendilerine başkaldırmak yerine hizmet ederler ve en önemlisi de meşhur “Üç Robot Yasası”na tabiidirler. İlk okuduğum bilimkurgu kitaplarından olan “Ben Robot”taki üç robot yasası şöyledir:

  1. Bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
  2. Bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
  3. Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir.

Asimov bu sade yasalar sayesinde robotların bir insana zarar vermesini ya da bir insanın buyruğuna karşı çıkmasını olanaksız hale getirmiş ve robotları, çeşitli işleri yapan mekanik araçlara indirgemiştir. Bu, o zamanlar için hem bilimkurgu ve hem de robot bilimi adına tam bir devrim niteliğindedir. Yazar, “R. Daneel Olivaw” gibi kimi zaman bu denklemin dışına çıkabilen karmaşık robot karakterler de yaratmıştır; fakat bu durumu da insanlığın istikbali uğruna bireylerin feda edilebileceğini söyleyen “Sıfırıncı Yasa” ile sağlam bir mantık zemini üzerine oturtmayı bilmiştir. Kısacası Asimov,”Frankeistein Kompleksi” ile sağa sola saldıran, insanlığı yok etmeye ya da köleleştirmeye çalışan robot algısını parçalayarak, robotları bilimsel ve mantıksal bir düzlemde ele almış, bu da robot teknolojisine olan bakış açısını değiştirmiştir. Bu yeni bakış açısının, robot teknolojisinin gelişimine ivme kazandırdığı kuşkusuzdur.

Çok üretken bir yazardır. 500’ün üzerinde yapıtı vardır. Dönemin ucuz bilimkurgu klişelerine başvurmadan uzaya açılma eksenli bilimkurgu akımının öncü ismidir. Şiddet karşıtıdır. Bilim eğitimi, kitaplarında hayal gücünü kullanmasını engellememiş ama çoğu zaman açıklayamadığı unsurları itiraf etmekten de kaçınmamıştır. Günümüzde bilimkurguya merak salıp da kitabını okumayan kâri yok gibidir. Kısa hikâyeleri kimi zaman mizah, kimi zaman polisiye ögeler taşır ve bilimkurgu heveslilerini müptela yapmaya birebirdir.

Ursula Kroeber Le Guin (1929-2018)

1929’da doğar. Baba antropolog, anne psikolog yazardır. Hal böyleyken küçük Ursula da ileride 5 Locus, 4 Nebula, 2 Hugo ve 1 Dünya Fantezi ödüllü, bilimkurguya başka yerlerden yaklaşan istisnai bir yazar olacaktır. Aslında şimdiye kadar gördüğümüz yazarların hayatları içinde Le Guin’in hayatı, bilimkurgu yazımına çok müsaittir. Doğru düzgün bir eğitimden sonra yöneldiği Taoizm, feminizm, sosyalizm, düşünsel anarşizm ve ekolojik yaklaşımları eserlerine güzelce enjekte etmiş ve “piyasa işi çok satan” bilimkurgular yerine fonunda bilimkurgu olan ama çok daha farklı yollarda düşünmenin yolunu açan kitaplar yazarak, “sert bilimkurgu”nun konsülüne tepeden girmiştir.

Le Guin, bilimkurgularda çokça rastlanan “- Işınla beni Skati”, uzaylı istilaları, uçan otomobiller gibi klişeleri kullanmak yerine politika, sosyoloji, biyoloji ve psikoloji ile hemhal olur.

İlk okuduğum kitabı “Mülksüzler” idi ve evet bilimkurgu ögeleri içeriyordu. İkiz dünyalar, dünyalar arası yolculuk, günümüzün ötesinde teknolojik gelişmeler vs. Ancak kitabın ekseninde iki farklı ideoloji ve hatta derinlemesine düşününce birçok farklı ideoloji görmek mümkün. Çoğunluğun yaşadığı Urras dünyamızı simgelemekte (ve hatta baskın devletlerin de Amerika ve Rusya’yı simgelediği anlaşılır) ve insanlar ayrışmış, nedensizce üstünlük kurmaya çalışmaktadırlar. İki dünya arasındaki duvarın Berlin Duvarını simgelediğini anlamak için çok da zeki olmaya gerek yoktur. Anarres denen dünyadaki yaşam ve sosyal yapı ise okuru kendinden geçirmektedir. Mülkiyet ve hiyerarşi kavramları külliyen yok edilmiştir. Yazıp betimlemenin uzun süreceği bu kavramlar, okurun beynine kuvvetli tokatlar aşk etmektedir.

Bilimkurgu antolojisinde dikkat çeken diğer bir Le Guin kitabı ise “Karanlığın Sol Eli”dir. Aynı yöntem burada da kullanılmış: bu kez okurun zihni cinsiyet meselesine yöneltilmiştir. Tamamen cinsiyetsiz bir toplumu gözlemlemeye gelen bir (cinsiyetli) bir dış dünyalı nelerle karşılaşır ? Genel olarak konu budur. Eserde konu alınan meselelerle yaşadıklarımızın karşılaştırmasını yapmak ise okura bırakılır. Hugo ve Nebula ödüllü bu romanı da bilimkurgu sevenlerin ıskalamaması gerekir.

Son olarak Le Guin; ülkemizde 2018’de yayımlanan “Yeryüzü Müzesi” adlı bilimkurgu antolojisinin önsözünü de kaleme almıştır. Burada Türk bilimkurgu okurlarına “Her birimiz, dünyanın dört bir yanında, büyük bir karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışıyoruz diyebilirim. Böyle eserler en ihtiyaç duyduğumuz vakitlerde yakılan, etrafımızdakileri ve gitmemiz gereken yolu aydınlatan lambalardır. Bu lambaların yakıtı da hayal gücüdür. Türk okurlarım, dostlarım ve yoldaş yazarlar, bu ışığın yanmasına vesile olduğunuz için size teşekkürü borç bilirim.” diye seslenen Le Guin kitabın yayımlanmasından kısa bir süre sonra 22 Ocak 2018’de başka âlemlere göç etmiştir.

Elbette ki burada yazdığımız iki eserle değil,  en çok bilinenlerinden biri olan “Yerdeniz” serisi,  kenarda köşede kalmış ama bana daima ilginç gelmiş “Dünyanın Doğum Günü” ve burada yazmanın çok uzun süreceği aşikâr olandeğerli kitaplarla da keşfedilebilir.

Stanislaw Lem (1921-2006)

Çok şanssız bir yazardır. 1919’da Polonya şimdilerde Ukrayna’nın Lviv şehrinde doğar. Babası larengologtur. Lem de babasının izinden giderek tıp eğitimi alır, eğitimi bitmeden çıkan 2.Dünya Savaşı nedeniyle elektrik teknisyenliği ve otomobil tamirciliği yapar. Yahudi asıllıdır ve toplama kamplarına gönderilmekten kaçamaz. Becerileri sayesinde bu zorlu dönemi hayatta kalarak bitiren Lem, savaş sonrasında (belki de yaşadığı zor süreçler yüzünden) tıp doktorluğu yapmaz. Kendini edebiyata verir. İletişim ve felsefe ilgi alanlarıdır. Bu konuları kullanabileceği bilimkurgu türü ona yakın gelir ve yazmaya başlar.

Philip K.Dick, Ursula K. Le Guin’le birlikte bilimkurguyu yüksek edebiyat seviyesine taşıyan isim olarak bilinir. Çoğu zaman eserlerinde verdiği mesajlar yüzünden başı yönetimle derde girer. Kitapları yasaklanmasa da dağıtım ve basım sorunları peşini bırakmaz. Sosyalist yönetimin pek hazzetmediği Lem, meslektaşı Dick tarafından da çok ilginç suçlamalarla itham edilir. 1961 yılında yazdığı ve “Gaia Hipotezi”ne dayanan ünlü eseri “Solaris” Rus sinema yönetmeni Andrei Tarkovski tarafından filme çekilince; büyük kitleler tarafından tanınır. 1963 yılında yayımlanan “The Invıncible” adlı eserinde (aynı isimler kullanılmasa da) sanal gerçeklik ve nano teknoloji kavramları geçmektedir. Mizah, aksiyon, gerilim gibi ögeleri ustalıkla kullanmasına karşın esas ustalığını felsefi çözümlemelerde yapar. Post-modernizm sularına yaklaşan “Solaris”te, bilimin her bilinmeyeni ortaya çıkarmak için yeterli olamayacağını, üstünde yaşanan gezegenin bir ruhu olduğunu belirtir. Bilimin kutsallaştırıldığı bir çağda yazılmasına rağmen dönemin bu konuda istisnai düşüncelerini yazmakta bir beis görmez.  Hayatının son dönemlerinde Varşova’nın banliyölerinde elektriği bile olmayan bir eve inzivaya çekilir, kimselere röportaj vermez, hiçbir şey yazmaz. 2006’da ölür.

Buraya kadar türün önemli bazı isimlerini inceledik. İz bırakan ve bırakmaya devam eden isimleri incelemek ancak bir kitap konusu olabilir. “Fahrenheit 451”i yazan Ray Bradbury’yi; “Dune” serisini yaratan Frank Herbert’i, “Otostopçunun Galaksi Rehberi”ni üreten Douglas Adams’ı, Alfred Bester’i, Orson Scott Card’ı, Robert A.Heinlein’i, Kurt Vonnegut’u, Arthur C.Clarke’ı, Carl Sagan’ı, “Robot” ismini bulan Karel Capek’i, Arkadi ve Boris Strugatski Biraderleri ve daha nicelerini açıklamak için yerimiz dar…

Bilimkurguyu tanıyabilmek ve anlayabilmek için bu türe özgü olan ve sıklıkla kullanılan temaları es geçmemek gerekir. İşte tam bu yüzden aşağıdaki bölüm bu konulara eğilecektir. (Devam edecek)

Süleyman Erharat

GERCEKEDEBİYAT. COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)