Modern zamanların, hele ki bugün yirmili ve otuzlu yaşlarda olanların temel sorunsalı, narsisizmdir.

Zira bunların ne bir kuşak kültürü ne de buna olanak sağlayacak toplumsal koşullar var ülkemizde. Grup olmak, mücadele etmek, örgütlenmek artık bir lüks onlar için. Kendileriyle çok ilgililer; "mecburen!"

Burada suçlu aranmıyor elbette; önceki kuşakların acınası durumları da gözümüzün önünde. Ancak sonuç şu ki, hâlihazırdaki durum hiç iyi değil!

Bunu belki daha etraflıca incelemek gerekli; fakat konu bağlamında buna birazcık da olsa değinmek gerekiyor.

Edebiyatımızda “ben anlatıcı”nın neredeyse rakipsiz olmasını buna bağlıyorum çünkü. Her şeyi gören, her şeyi bilen, her şeyi yapan ben. “Ben anlatıcı”nın bu kadar yaygın kullanılmasının bir sebebi, belki kolaylıktır; ama asıl önemlisi müellifin aklına başkalarını konuşturmanın, başkalarının da hayatta söz hakkına sahip olduğunun gelmemesidir.

Bu, işin teknik kısmı. Son dönem yazılan kitapların büyük çoğunluğu “ben anlatıcı”nın kılavuzluğunda kaleme alınıyor evet; ancak bununla birlikte, “ben anlatıcı” hep “ben”i anlatıyor. “Ben”in dışındakiler yardımcı figürlerden ibaret kalıyor. Buna yol açtığını ileri sürdüğüm narsisizm ise, bunu önceliyor ve derinleştiriyor.

Açmak gerekli: Narsisizm yaygın ve yanlış bilinenin aksine, kendini sevmek anlamına gelmiyor. Freud’un teorize ettiği şekliyle, nesne libidosu ve narsisistik libido negatif bir korelasyona sahip bulunuyor. Kişinin, henüz anne karnında kendi kendine yetebilme hissi, erken yaşlardan itibaren kayboluyor. Toplumsal yaşamda girilen her yeni ilişki ve bağımlılık, özellikle âşık olma durumunda, benlikte problem yaratıyor. Başkalarına muhtaç olma ve buna mecbur kalma, kişinin kendisini küçümsemesine yol açıyor.

Narsisistik kişilik bozukluğundan mustarip bireyler; görünürde büyüklenmeci, başkalarına karşı aşağılayıcı ve eleştirel oluyor. Kendi içinde ise kıskanç, kolay sıkılan, eğlenemeyen birine dönüşüyor; sevemiyor ve ahlaki ölçülerden uzaklaşıyor.

Bunlardan yola çıkarak, tümden varım ile örnek bulmak gayretinde değilim. Az evvel söylediğim, yeni kuşak yazıcıların yazdıkları, tam da bunlara denk düşüyor. Çünkü hayatı bunlar teşkil ediyor ve edebiyat da bunun dışarısında kalamıyor.

“Ben anlatıcı” ile “ben”in anlatıldığı kitaplardan birisi de İsmail Batuhan Dedde’nin, Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur adlı kitabı. Yüzlerce örneğini bulabileceğim bu çalışmalar, elbette ki, üretenlerince, kendimi anlattım, takdimiyle satılmıyor. Tabii, bunun böyle olup olmadığını en iyi yazar kişi bilecektir. Ancak, saf otobiyografik roman değilseler bile, bu tip özellikler, andığım kitaplarda fazlaca bulunuyor. Roman kurgusunun gerektirdiği ölçüde kurmaca, eserlere dâhil edilip okura sunuluyor.

Başkarakterinin adı İsmail olan kitapta; uyumsuz ve böyle olmayı iradi biçimde isteyen bir gencin birkaç yıllık yoğun yaşantısı anlatılıyor. İsmail, sistemin ekonomi-politiğine mensup olmak istemeyen, düzenden, düzeni andıran her şeyden, yazarak ve uyuşturucuya sığınarak kaçmaya çalışıyor.

Devam etmek şartıyla, araya birkaç şey eklemek gerekiyor. Aynı konu etrafında şekillenen, son altı ayda, üç tane kitap okudum; sanırım bunu tesadüf saymamak gerekiyor. Burak Soyer’in Zıvana’sı ve Emrah Serbes’in Müptezeller’i de neredeyse aynı şeyleri anlatıyor. Tabii Batuhan Dedde’nin kitabının diğer ikisinden önce yayınlandığını ekleyelim. Her üç eser de, bıçkın, hırçın, asi ve “kaybeden” bir “ben”in serencamını gözler önüne seriyor.

Yine başka bir şey daha hemen akla geliyor; her ne kadar bu minvaldeki eserler fazlaca satılsa da bunlar layığı ile okunmuyor ve eleştirilmiyor. Bakın, Emrah Serbes’in kitabına dair yazılan eleştiri, tanıtım, övgü, bayılma yazılarının tek bir tanesinde bile, yazarın kitabının girişindeki on on beş sayfalık bölümün, yaklaşık iki yıl önce bir edebiyat dergisinde yayınlandığı söylenmiyor; yazar da röportajlarında bunu asla dile getirmiyor; ne kadar yazık. Demek ki, övenler de sövenler de Emrah Serbes’i okumuyor. Okunmayan kitaplar yazmak, yazar için, herhalde en kötü şey sayılıyor. Tabii bunu, Serbes’i tenzih ederek, satmak değil okunmak gayesinde olanlar için söylüyorum.

Dedde’nin hakkından çalmamak için, bu iki kitaba daha fazla değinmiyorum; isteyenler bu üçlüyü peş peşe okursa, söylediğimin doğruluğunu kendileri göreceklerdir.

Kitapta, İsmail; erken yaşlarda yazma hevesine kapılıyor. Büyüyüp de hayata gerçek anlamda başlama vakti geldiğinde, düzenli işleri reddederek ve sadece bu hevesi ile yaşamak istiyor. Burada, artık bıkkınlık veren bir iş ve çalışma tablosu çiziyor: “Sabah herkes gibi mesaiye başladığın, masa başında oturduğun, akşama kadar hiçbir şey yapmayıp ama çok şey yapıyormuş gibi göründüğün, akşam da çıkıp evine geldiğin ve bunun karşılığında ücret aldığın, üstelik bu ücreti bir de hak ettiğini düşündüğün bir şeydi iş demek.” diyor.

Sıkı ve pozitif manada bir Oblomovcu olarak, çalışmak bana da hiçbir zaman mantıklı gelmiyor; ancak, bu ülkede, safahatla değil temel insani ölçülerde yaşamak için, yirmi beş milyon kişi her gün çalışmak zorunda kalıyor. Masa başında veya madende, herkes yeteneği ve bilgisince ter dökerken, bu tip söylemler, beni fazlasıyla irrite ediyor.

Devamla; İsmail’in asıl derdi ise, çalışmakla değil, kendisi öyle söylüyor ve kendi meşrebince bir iş ediniyor: “Fazla zor olmamıştı bulmam yeni işimi. Hayatımın ana sponsoru, beş metrekarelik kömürlükten bozma bir dükkândı artık içinde korsan cd sattığım. El altından da porno.”

Masa başında çalışan insanları hiçbir şey yapmamakla suçlayan İsmail, porno satmayı işten kabul ediyor. Bu esnada internette kendince yazmaya devam ediyor: “Bir gün bir adamla konuşuyorum. Benimle görüşmek istediğini söylüyor. Amaç? Bir kitabım olsun istiyormuş. Ben istiyor muydum bunu? Elbette hayırdı. Çünkü kitapları yazarlar yazardı.”

Evet, kitabı bence de yazarlar yazmalı!

alper erdik

Kendi kendine bir şeyler karalamakla mutlu olan İsmail, birden paradigma değiştiriyor ve şöyle diyor: “Yazdım. Bir amacım yoktu. Sadece yazmak, birilerini rahatsız etmek istiyordum. Okuduğunda dehşete kapılacağın, ağzın açık kalacağı, midenin bulanacağı türden bok kokulu şeyler işte. Kendi kokusunu duyuracaktım insana.” Görüldüğü üzere, İsmail kendi kokusuyla uğraşmayı ve yüzleşmeyi bırakıp insanlığa yol göstermeye kalkıyor. Oysaki, o bok kokan insanlıktan uzaklaşıp beş metre karelik dükkanına henüz sığınmıştı.

Kitabının basılmasına, “Laan! Kitabım çıkmış amına koyim.” tepkisini veren İsmail, birden, yazmanın o büyülü ve güçlü etkisine kapılıyor. Güzel.

Daha fazla alıntı ile özetleme yapacak değilim; sadece İsmail’in ve/veya asıl yazar Batuhan Dedde’nin yazarlıkla olan ilişkisini birazcık anlatabilmekti derdim.

İsmail’in bundan sonraki yaşamı savrulmalar, aldatılmalar, kandırılmalarla geçiyor. Kadın ya da erkek, aileden biri veya yabancı; herkes ona bir şekilde zarar veriyor. Uçucu maddeler kullanıyor, para çalıyor, o da birilerine zarar vermek istiyor ve yazıyor, sürekli, her koşulda yazıyor. Sayısız intihar girişiminde bulunuyor, ölümden hep tesadüflerle kurtuluyor. Arkadaşınca Bakırköy’e yatırılmak isteniyor. Şiir bile üretiyor; ama bu nasıl şiir, diyenlere cevabını da önceden veriyor, kendisinin şair değil şayir olduğunu söylüyor. Ve bir yerde soruyor: “Kim ister ki bir bağımlının uyduruk maceralarını okumak?”

Evet, şimdi bir soru da bizim sormamız gerekiyor; okumak isteyenler var, görüyor ve biliyoruz; ancak başka bir konu; kim, niye basar bu cümlelerin sahibinin yazdıklarını?

İsmail mi Batuhan mı; yoksa İsmail Batuhan mı olduğunu tam bilemediğimiz karakter sürünerek; ama kimseye boyun eğmeyerek yaşamaya devam ediyor kitapta; burada biz, biraz da Dedde’nin “ben”ine değinmeliyiz.

Kendisinin “şiyir”leri başka bir yazıda işlenebilir; ama bu romandan, “şiyir”lerini andıran bazı aforizmalarından örnekler vermek elzem: “Çok sevmek ve sevilmek… İşte bütün mesele bu. Hamlet kimmiş lan! Mecnun’un ağzına sıçarım.” Bir tane daha: “Ben romantizm, erotizm ve buna benzer bir sürü izm beklerken, anasının amizm oldu.” Devam: “Fişi çekilmiş bir televizyon gibi bütün görüntüm aniden kesiliyor.” Ve son: “Her insan bir öyküdür. Belki de bin. Bunu, insanın içi dolu bir başak mı yoksa cahillik rüzgârının soğuğunda büzüşmüş bir taşak mı olduğu belirliyordu.” Ali Lidar’a selamlarımızı iletelim ve geçelim.

Hem “ben anlatıcı” olan kişi hem de yazarın gerçek “ben”i, başlarken bahsettiğim narsisistik kişilik bozukluğundan nasibini fazlasıyla alıyor. İnsanlara ve hayata duyulan öfke içe yöneliyor, içeride kalmıyor edebiyata dalıyor ve oradan “şiyir” ve başka tutarsız metinlere dönüşüyor. Bu “ben”in başka anlamsız “ben”lerce okunması, tasvip edilmesi ise, bu diyalektiği daha da kırılgan ve kaçınılmaz hale getiriyor.

Yazarın bunca dikkatsizce ve özensizce üretilmiş cümleleri, belki de bu amansız illetten kaynaklanıyor; kitapta fazlası ile bulunabilecek bu durumu anlatabilmek için, sadece birkaç örnek bile yetebiliyor: “Ertesi sabah, annem beni işe gitmem için uyandırdığında uyanmadım.” Annesi uyandırdığı halde uyanmayan (?) İsmail/Batuhan, tanışma eyleminin de birden çok kez olabileceğini sanıyor: “İlk kez tanıştığım.”

Bu tip anlatım bozukluklarına, yazım yanlışları da eklendiğinde, kitap yer yer okunamaz hale geliyor. Burada sormak gerekiyor; kitabı yayına hazırlayan kişi, editör, redaktör, yönetmen; acaba bunları düzeltmeyi neden beceremiyor? Masa başı iş yapanları üretmemekle suçlayan karaktere ve yazıcısına sormak şart oluyor; acaba bu ilgisizlik kendisini hiç mi bağlamıyor?

Hazır, bu konuya girmişken, bir iki şey daha eklemek gerekiyor; kitapta, İsmail’in yazdıklarını basan editör, yayınevi yetkilisi; ben senin yazdıklarını önemli bulduğum için basıyorum, bana çok para kazandıracağını bilsem asla bunu yapmam, minvalinde bir şeyler söylüyor. İsmail’in ve bildiğimiz kadarı ile Dedde’nin yazıyla ilişkisi de bunun üzerinde şekilleniyor. O halde, aynı sayfa sayısına sahip kitaplarının, yeni yayınevinde, eski yayınevindekinin iki katına satılması yazıcıyı neden rahatsız etmiyor?

Yazıcıdaki narsisistik bölünmeler, bozukluklar gerçekte ve kurguda, hayatta ve kitaplarda açıkça görülüyor. Sadece ele aldığımız yazarın değil, bu işlerle meşgul hemen herkesin içinde bulunduğu bu bataklık, toplumsal koşullar değişmediği sürece, kolay kurutulacağa benzemiyor; ancak, İsmail/Batuhan, hasarlı “ben”liklerini düzeltecek içsel öğelere zaten sahip bulunuyor. Askerde Ahmet Erhan okuyan, Azer Bülbül dinleyen, yazmayı ve içmeyi seven bir adamdan, aslında kimseye kötülük gelmez.

Ama Dedde Süleyman Efendi’nin nasırından kendi bel fıtığı ağrılarına uzanan edebi sürecin öznesi olmayı bırakmalı, derhal.

Kendisinin dahi sevmediğini, beğenmediğini düşündüğüm şeyleri yazmayı ve her ne kadar bundan hoşlanmadığını söylese de, bunları satmayı bir kenara bırakırsa; bira içip fıstık yiyerek bir akşamı bağlayabileceğiniz iyi bir arkadaş olacaktır Batuhan Dedde.

Bu kadar.

 

Alper Erdik
GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)