Haldun Taner'in yazdıklarında mizah vardır, iyi gözlemcilik kendini hissettirir. Bizde dikkate değer çok öykü yazarı olmasına karşın, onun öykücülüğünün bence özel bir yeri de vardır. O’Henry, Çehov, Maupassant, E. A. Poe en bilinen öykücüler olarak, Taner onlar gibi anılmasa ve onlar arasında sayılmasa da, ayarı onlardan düşük değildir.

Gazetelere uygun hafif öykülerinin önemli bir kısmının sonu sürprizlidir.

Bir tür Batılılaşma olan 19. yüzyıl biçimsel Batılılaşmasının daha o zamanlarda başlayan eleştirel bakışla değerlendirilişini 20. yüzyılda öykülerinde en yetkin ve çarpıcı olarak yapanlardan biri de Haldun Taner’dir.

Bu bakımdan -Aziz Nesin’le birlikte- toplumuna yabancı züppe Batıcıyı en son anlatandır. Aynı Nesin’de olduğu gibi, bu kişilikler sadece anlatılanlar değil, sevilmeyenlerdir de, hatta hafiften nefret edilenlerdir.

Görgüsüzleri, sonradan görmeleri, bilgisiz gösterişçileri, şımarıkları, yaratılıştan ya da yetişmeden gelen ruhsal bozukluk sahiplerini, kompleksli dediğimiz kişileri ele aldığı gibi, toplumsal sorunların, adaletsizliklerin yaratıcılarını ve mağdurlarını da sergiler.  Yalnız bütün bunlar, açık mesaj yöntemiyle değil, toplumsal haksızlıklara karşı sanatçı tepkisi ve mücadelesini sanatsal ve estetik kaygılarla yansıtma şeklindedir.

HALDUN TANER 'DAVA ADAMI' DEĞİL SUÇLAMALARI

Bu yüzden dava adamı olmadığı gibi eleştirilere de maruz kaldığı olmuştur.  Ama yergicilikte, karşı çıkış, teşhir, gülünçleştirme, alay olduğundan, bu özellikleri ile yergicilik, toplumsal sorumluluğun yerine getirildiği bir biçim olmamakta mıdır?

Bir itirazı olan, bir şeye karşı çıkışı olan, hedefli olan, bu konuda sistemli ve tutarlı davranış içinde olan, davası olmayan kişi midir?

Burada ince bir nokta da var.  Yergide olumsuz olmayan “kahramanlar” konusu.  Mahalle kadınları, düzeysiz insanlar, köylüler, alt sınıflardan seçilmiş tipler Haldun Taner’de, yanlış ve gülünç olmakla birlikte, öyle olmaları yanı sıra, nefret edilenler arasında değildirler.

Cumhuriyet kuşağı edebiyatçıları arasında sayılan Taner, eserlerinde bir Osmanlı aydını izlenimi veren dili de kullanmıştır. Ancak eski dile düşkün olmasının, özellikle, yazdıklarının erken dönemine ait olduğundan olsa gerek, eserlerine hakim olmadığından da söz edilir.

Hatta bir değerlendirme, bunu, “belki de Türk Dil Kurumuna üye olduktan sonra, sade dile yönelmiş” olmasıyla açıklamaktadır.[1]

HALDUN TANER'İN OKUDUĞU OKULLAR

Hayatına bir göz attığımızda, Haldun Taner’in (1916-1986) iyi bir eğitim görmüş olduğu anlaşılıyor.  Galatasaray Lisesi’nden sonra Heidelberg Üniversitesi’nde iktisat ve siyasal bilgiler okumuş (1935-38).  Sonra Türkiye’de, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Alman Filolojisi ve Sanat Tarihi bölümlerini bitiriyor. Aynı fakültede Sanat Tarihi‘nde bir süre asistanlık yapıyor.

Eğitimi henüz bitmemiş olacak ki, Viyana’da Max Rheinhardt Akademisi’nde tiyatro öğrenimi görüyor.  1955-57 yılları arasında Viyana Doğubilimleri Enstitüsü’nde Türkçe okutmanı.

Türkiye’ye döndüğünde İstanbul Üniversitesi’nde ebebiyat ve estetik dersleri veriyor (1960-74).

ABD’YE 27 MAYIS 1960’TAN SONRA KARŞI ÇIKMADIK MI?

Şimdi gelelim, 1950 yılındaki “Türkiye’de Amerika”ya.

Haldun Taner’in öykülerinden “Made in USA”[2] adlı olanı 1950 yılında yazılmıştır.

Konumuz bununla ilgilidir.

İkinci büyük savaş, Amerika’nın kendini barışın sahibi sayacağı bir ortamda sona ermiştir.  Gösteriş ve gücünü göstermek olarak Japonya’nın iki kentine atom bombalarını atmış, savaşa girdiği andan beri kendisiyle ittifak yaptığı Sovyetler Birliği’ni aniden düşman yapmış, Avrupa’nın kurtarıcısı olduğunu ilan etmiştir. Ama kurtardığı Avrupa’yı bu sefer Sovyet “saldırganlığı”na karşı koruyacaktır.

“Truman Doktrini” doğrultusunda “Marshall Yardımı” ile hakimiyetinin siyasal ve ekonomik ağlarını örmeye başlamıştır.  Demokrasinin sözcüsü ve sahibi olmakla kalmamış, dünyanın yeni hakimi de olmuştur.

Ve elbette bunların Türkiye’de de bir karşılığı olacaktır.

Türkiye’nin konu olduğu ilk ABD girişimi, savaş biter bitmez ABD’nin Missuri zırhlısının İstanbul’a gelmesiydi. Amerikagövde gösterisi yapmış,bizim tarafımızdan ise “coşkuyla” karşılanmıştır.[3]

Misafirperverliğimizle İstanbul genelevlerini Amerikan deniz erlerine tahsis etmişizdir. O günlerde Türklerin İstanbul’daki genelev sokağına gitmeleri önlenmiştir! Aynı zamanda genelevlerin badanaları yapılmış, sokaklar da temizlenmiştir.

AMERİKAN MUHİPLERİ

O günlerde Amerika’ya tepki duyanlar da henüz belirgin bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Ama Türkiye Amerika’ya “iyi gözle” bakmaktadır. Altında, Türkiye’nin (Atatürk sonrasında) Batı’yı seçmiş olması, yönünü değiştirmesi, Atatürk-Cumhuriyet politikalarında “yenilik” arayışında olması yatmaktadır.

Bunların yanı sıra basında, siyasette ve ticaret erbabı arasında Amerikan muhipleri de bulunmaktadır; Birinci Büyük Savaş sırası ve ertesindeki İngiliz muhipleri gibi.

Zekeriye Sertel, Türkiye’ye Amerika’dan geldiği zamandan beri Amerikan tarzı magazin dergiciliği adı altında Amerikancılık yapmaktaydı.[4]

Pek yalnız da sayılmazdı. 1919 mandacılığının hortlatılmış şeklindeki haliyle CHP’den de Amerikancılık yapanlar vardı.  Kurtuluş Savaşımıza önderlik eden ilk Meclis’cilerin ve bağımsız Cumhuriyet’i kuran CHF’nin (Cumhuriyet Halk Fırkası’nın) 20’lerdeki bazı yöneticileri, sözcüleri ve Kuvay-ı Milliyecilerin önde gelenleri arasında bile mandacılar, Amerikancılar olduğu gibi.

Ahmet Emin Yalman gibi açıktan Batıcı-Amerikancı olanlar yanında, her zaman Atatürk’ün yanında ve safında bulunmuş, Cumhuriyet basınının devrimci yazarlarından Falih Rıfkı Atay gibileri de Missuri havasına kapılmış, Amerika’nın yörüngesine girmiştir.[5]

Missuri günleri Amerika lehine bir dalga oluşmasına yetmişti.

Ancak o günlerde Amerika’nın Türkiye’de bir varlığının olduğundan söz edilemeyeceği gibi, Missuri ziyareti dolayısıyla Amerika’ya karşı çıkmak kimsenin aklına gelmiyordu, düzeltelim, daha doğrusuyla, “karşı” sesleri dinlemek isteyen de yoktu, duyan da.

Haldun Taner’in sözünü ettiğimiz yazısı kaleme alındığı zaman, Amerikancı olduğu yorumları yaygın olarak o günlerde henüz yapılmayan DP iktidarı da daha başa geçmemiştir. Çünkü 1950 yılındaki 14 Mayıs seçimi daha yapılmamıştır.

1950 yılında ne NATO’ya girmişizdir, ne ABD ile ikili anlaşmalar imzalanmıştır, ne de Türkiye’nin birçok yerinde Amerikan askeri üsleri açılmıştır. NATO henüz kurulmamış olduğu gibi, İncirlik’in temeli bile atılmamıştır. Amerikalı gören insanların sayısı çok azdır, hatta halk arasında “Missuri günleri” dışında Türkiye’de Amerikalı gören neredeyse yoktur!

Amerikan rüzgarının esmesine rağmen anti-Amerikancılığın ortaya çıkmasına da daha çok vakit vardır.

Üstelik, 1950 yılı geçildikten sonra, Türkiye, Kore Savaşı’na ABD’nin komutasında girdiği zaman bile Amerika’nın emperyalistliğine pek değinilmemişti. Kore savaşına yaygın bir karşı çıkış olmadığı gibi, zamanın devrimci ve sosyalistlerinin karşı çıkış çabaları ise örtülmüş, duyulmamış, etkili olamamıştır.  Hatta Amerika’nın yanında savaşa katılmak mecliste bile tartışma konusu olmamıştır. ABD, güleryüzlüdür, demokrasi getirecektir, yardım yapacaktır, iyilik perisidir...  “Barışçı” maskeli saldırganlığın ve Türkiye’ye gösterilen sahte, yapmacık ilginin altındaki niyeti kimse fazla merak etmemektedir.

Dahası, 1950 sonrasında Türkiye, on yıl boyunca, ABD’nin Türkiye’deki varlığını, emperyalist politikalarını, Türkiye’yi kendisi için tampon bölge olarak kullandığını, Türkiye’ye nükleer füzelerini konuşlandırdığını, Türk silahlı kuvvetlerinin Amerikanlaştırıldığını, Gladyo’yu, Super Nato’yu, Amerikan üslerini, ikili anlaşmaları, komploları vb. onyıl boyunca öğrenemeyecektir. Yüz küsur ABD üssünün varlığını bile toplumumuz 1960’tan sonra duymuştur. Nitekim, 1950’li yıllarda Türkiye’deki Amerika yazılmamıştır[6]. ABD’nin köylerimize kadar girmesini ele alan Amerikan Sargısı[7] yayınlanmamıştır, çünkü zaman, daha 60’ların ortasına gelinmemiştir.

Amerika’nın Türkiye’deki meş’um varlığının gösterilmesi olan, açıktan “Amerika” başlıklı antiemperyalist kitapların yazılması için 1966 yılını, yayınlanması için 1967 yılını beklemek gerekecektir.

Missuri ile başlayan yolculuk, 1950 yılına kadar siyasette, ekonomide, eğitimde, bayındırlıkta ve daha birçok alanda Amerikan program ve planlarının oluşturulmasıyla ilerleyecektir. Çok-partili düzen, uluslararası kredi sistemi, karayolları projesi vb. bu alanlardaki örneklerdir.

DP’nin ise özendiği ve savunduğu ABD, Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapacaktır!

CHP’nin yumuşattığı emperyalist Batı, sevimlileştirildiği gibi, benimsenmiştir de.

Çok-partili rejim, “demokrasi”, 1947 Thornburg Raporu, dinci eğitim programı, yabancı sermaye,

ulaşım-taşımacılık, 1949 Barker Raporu, borç-kredi, yatırım-kalkınma; bütün bunların her biri Türkiye’nin bağımsızlığına vurulan darbelerdir.

AMERİKA EDEBİYATIMIZA NE ZAMAN GİRDİ?

İşte bu şartlarda, 1950 yılında yazılmış Haldun Taner’in öyküleri arasında olan “Made in USA”, “Türkiye’deki Amerika”yı göstermektedir. Amerikalı kılığına giren ve kimliğine bürünen bir Türk genci herkesi kandırmış, Amerikalı olarak saygı, sevgi ve ilgi görmüştür. İyi Amerikan İngilizcesi bilmektedir.  “Amerikalı”, dolandırmakta, kızlarımızı aldatmakta, evlenme vaatleriyle ırzlarına geçmektedir.

Demek ki daha 1950 yılında Amerikan rüyası bile toplumumuzda ortaya çıkmış bulunmaktadır, daha Amerikalı görmemiş insanlar Amerikalı olduğunu sandığı sahtekarlara da kolayca kanabilmekte, kendi değerlerini çiğneyebilmektedir. Günün birinde Amerika’ya gitme vardır!

İşte yazarımız toplumlaki bu “rüyayı” keşfetmiş ve yansıtmıştır.  Böylece tutumunu da sergilemiş olmaktadır.

Gene “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” adlı öyküde Taner, “Amerikan gülümsemesi” sözcüklerini kullanır.[8]  Bir delikanlı dudağını çarpıtarak gülümsediğinde Haldun Taner’de “bir Amerikalı” çağrışımı olmaktadır.  Aslında o “Amerikan gülümsemesi”ni sonradan bütün toplumumuz öğrenecektir, kovboy filmlerindeki o çarpık ağızları, Amerikan filmlerindeki müstehzi tipleri, Amerikalı jönlerin kibirli mimiklerini farketmeyen, bunların Amerikanlık karakteristiği olduğunu anlamayan kalmayacaktır, tabii onlara özenenler de az olmayacaktır.

Taner, daha 1950 yılında Amerika’yı, Amerikalıyı, Amerikan rüyasını konu etmiştir, ele almıştır, bu bakımdan edebiyatımızda bir öncü sayılır.  Orhan Kemal’in romanlarına giren Amerika ve Amerikalı en erken 1962’ye tarihlenmektedir.[9]

Haldun Taner toplumun ilerisindedir.  Ancak böyle bir açıklamayla bu öykülerdeki “Amerika’yı” anlayabiliriz.  “Amerikan pazarları”nın açılmamış olduğu, ortalıkta Amerikalı gezinmediği ve Amerikalıya rastlanamayacağı bir dönemdeTaner, geleceği okumuş gibidir, tarihsel bir bakışın sahibidir.

1960’ların Amerika’ya karşı Türkiye toplumunu saran tepkisinin, yazındaki açılışı 1950’de Taner tarafından yapılmıştır diyebiliriz.

Haldun Taner’de tarih bilincini, içindeki yaşadığı ikinci savaş öncesi Avusturya’sıyla ilgili yaptığı değerlendirmelerde  de görüyoruz.[10]  Yansıtmakla kalmamış; yorumları da göz açıcıdır. Toplumun sürüklendiği yolu görmek, bu tarih bilinci kapsamındadır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Cumhuriyet Dönemi (1923-1959), 3. cilt, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1990.

Haldun Taner, Düz Yazıları - 1 / Çok Güzelsin Gitme Dur, Bilgi Yayınevi, Ankara 1983.

Haldun Taner, Düz Yazıları - 2 / Berlin Mektupları, Bilgi Yayınevi, Ankara 1984.

Haldun Taner, Hikâyeler / Yaşasın Demokrasi, Tuş, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, Bilgi Yayınevi, Ankara 1979.

NOTLAR

[1]Cevdet Kudret, s. 358.

[2] Taner, Hikâyeler, s. 112-124.

[3]5Nisan 1946 tarihinde Missouri adındaki ABD savaş gemisi olan zırhlı, iki refakatçı gemiyle İstanbul sahiline yanaştı.  Ziyaretin bahanesi ABD’deki görevi sırasında 11 Kasım 1944 tarihinde Washington’da ölen büyükelçimizin (Mehmet Münir Ertegün’ün) cenazesini getirmekti.  Nedeni ise, savaş sonu Amerikan politikalarının gereğince Türkiye’nin Amerika’ya göre şekillendirilme planıydı.Bunun için Türkiye’de “demokrasinin” açılışı yapılacaktı!Gemide bulunan Başkan Truman’ın özel temsilcisi Alexander Weddel, derhal Ankara’ya gitti, anlaşmalar yaptı ve gemi 9 Nisan’da İstanbul’dan ayrıldı.  Amerikan gemisinin kalma süresi kısaydı ama ziyaret etkiliydi.

[4]Geniş bilgi için bkz. Yard.Doç.Dr. Necdet Ekinci - Bengi Kümbül - Serap Akıncı, Zekeriya Sertel /Amerikan Kültür Emperyalizminin ve Magazin Dergiciliğin Öncüsü, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya 2006.

Ç. Yetkin ise Sertel’den, “Türkiye’de o güne değin Amerika’yı en çok yücelten, Türklere Amerikan yaşam biçimini imrenilecek bir model olarak gösteren en önde gelen kişi” olarak söz ediyor; bkz. Çetin Yetkin, Karşıdevrim /1945-1950, Otopsi Yayınevi, İstanbul 2020, s. 338.

[5]Örneğin, Mümtaz Faik Fenik, Ahmet Emin Yalman, FalihRıfkı Atay vb. CumhuriyetdönemigazetecileriveçeşitliAtatürkçüler, Missuri’yi, Amerika’yı, Truman’ıöveövebitirememişler, ABD’ninbölgeyegelmesiniveyerleşecekolmasınısevinçlekarşılamışlardı; genişbilgiiçinbkz. Yetkin, s. 267-269.

[6]Nevzat Üstün, Türkiyedeki Amerika, Var Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1969.

[7]Fakir Baykurt, Amerikan Sargısı, Remzi Kitabevi, 5. baskı, İstanbul 1980.

[8] Taner, Hikâyeler, s. 223.

[9]Orhan Kemal, Gurbet Kuşları, 3. baskı, Tekin Yayınevi, İstanbul 1982, s. 148-49 vd., 202 ve 284-85.

1960 sonrasındaki antiemperyalist ve anti-Amerikan dalga içinde edebiyatımızın her dalında çok zengin örnekler bulunmaktadır (romanda Samim Kocagöz, Fakir Baykurt, Atilla İlhan vb).  Ama edebiyatımızda (İkinci Dünya Savaşı sonrası) 1960 öncesinde Amerika ve Amerikalı imgelerini barındıran başka eserler varsa da bilgimiz olmadığından sözünü edemedik.

[10]Taner, Berlin Mektupları, s. 181-210.

Alp Hamuroğlu
Gercekedebiyat.com

 

HALDUN TANER KİMDİR?

Haldun Taner, 1915 senesinde İstanbul’da dünyaya geldi.

Henüz beş yaşındayken babasını kaybeden Taneri annesiyle beraber büyükbabasının konağında yaşamaya başladı. 

Yatılı olarak eğitime başladığı Galatasaray Sultanisi'ndeki orta öğrenimini 1935 senesinde tamamladıktan sonra devlet tarafından Heidelberg Üniversitesi'nde eğitim almak üzere Almanya’ya gönderildi.

Siyasal Bilgiler alanındaki öğrenimini geçirdiği ağır tüberküloz nedeniyle 1938’de yarıda bırakıp ülkesine geri döndü. 1938-42 yılları arasında Erenköy Sanatoryumunda tedavi gördü.

Edebiyat kariyerine genç yaşlarında başlayan Taner'in ilk öyküsü "Töhmet" 1946 senesinde Yedigün dergisinde Haldun Yağcıoğlu takma ismiyle yayınlandı. 

1953 senesinde New York Herald Tribune Gazetesi'nin İstanbul'da düzenlediği öykü yarışmasında birinci oldu.

1955-57 yılları arasında Viyana'da Max Reinhardt Tiyatro Akademisi’nde eğitim aldı.

1957 senesinde Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nde edebiyat ve sanat tarihi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde tiyatro tarihi dersleri verdi.

Türk Tiyatrosu’ndaki ilk epik tiyatro örneği olan "Keşanlı Ali Destanı" adlı oyunu ile dünya çapında tanındı. Bu oyun yurtdışında Almanya, İngiltere, Çekoslovakya, eski Yugoslavya'nın çeşitli kentlerinde oynandı.  

1967 senesinde "Devekuşu Kabare"yi kurdu. 

Bir dönem Milliyet Gazetesinde köşe yazıları yazmıştır. 

HALDUN TANER'İN ESERLERİ 

Tiyatro:

Günün Adamı (1957)

Dışardakiler (1957)

Ve Değirmen Dönerdi (1958)

Fazilet Eczanesi (1960)

Timsah (1960)

Lütfen Dokunmayın (1961)

Huzur Çıkmazı (1962)

Keşanlı Ali Destanı (1964)

Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım(1964)

Eşeğin Gölgesi (1965)

Zilli Zarife (1966)

Vatan Kurtaran Şaban (1967)

Bu Şehr-i İstanbul Ki (1968)

Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1969)

Astronot Niyazi (1970)

Ha Bu Diyar (1971)

Dün Bugün (1971)

Aşk-u Sevda (1973)

Dev Aynası (1973)

Yâr Bana Bir Eğlence (1974)

Ayışığında Şamata (1977)

Hayırdır İnşallah (1980)

Marko Paşa (1985)

Aleyna'nın kızı (1985)

 

Öyküleri:

Geçmiş Zaman Olur Ki (1946)

Yaşasın Demokrasi (1948)

Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1950)

Tuş (1951)

Onikiye Bir Var (1953)

Ayışığında Çalışkur (1954)

Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (1964)

Konçinalar (1967)

Kızıl Saçlı Amazon (1970)

Yalıda Sabah (1979)

Şeytan Tüyü (1980)

Bir Kavak Ve İnsanlar

Ayak

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)