İnsan için en iyi yaşam doğal olarak ancak toplumda gerçekleşebilir. Bunu gerçekleştirmekte toplum doğal ve zorunlu bir araçtır. İyi insan yaşamının olmazsa olmazı iyi toplumsal örgütlenmedir. Hayatımızın büyük bir bölümünü siyasi kurumlar, siyasal süreçler belirler. Hayattan kaçamadığımız gibi siyasetten de kaçamayız. Ancak öyle alanlar vardır ki bunları siyasileştirmek amaç olan "iyi" den uzaklaştırır, onu yok edebilir. Dinsel, sanatsal, kültürel faaliyetleri siyasallaştırmak her zaman siyasetin zararına olmuştur. Çünkü başarısızlığa mahkûmdur.

Örneğin sanatsal eylem, yaratı olarak imgelemde doğar. Yaratıcı imgelem, hayal gücü engellenemez denetlenemez. İnançların her türlüsünün, özellikle de dinsel inançların siyasileştirilmesi siyasette bumerang etkisi yapacaktır. İnsanlık tarihinde gelip geçmiş tanrılar kuşağı bunu imlemektedir. Ana kaya materden kybeleye, apollondan bakire artemise, kronostan olimpos tanrılarına kadar. Çünkü tanrılar insan dünyasının yaratılarıdır. İnsanın tarihselliği nedeniyle insanın ve insan topluluklarının değişip dönüşmesinin tanrılara yansıması da doğaldır.

İnanç ister bu dünyaya ister öte dünyaya ilişkin olsun psikolojik bir olgudur. İnsan psikolojisi hep oluş içindedir. Hep değişip dönüşür. Her bireyin iç dünyasında gizlidir öz inancı. Bunu siyasete indirgemek siyasetin başarısızlığını betimler. Siyasetin işi bu dünya ile yaşamla toplumla hayatladır. İnsanların yasalara uyarak yaşadıkları toplum biçimi hukuki politik toplumdur. (Poli-tika birlikte yönetme / siyaset-seyis tek yöneten).

Egemenliğin kaynağının tanrı olduğu fikri bu gün için insanın tarihselliğinde gerilerde kalmış bir momenttir ancak. Egemenliğin insanlara aidiyeti konusunda da, zenginlerin erkeklerin seçkinlerin soyluların beyazların egemenliğinin de bu momentin bir parçası oluşu gibi. Artık egemenliğin kaynağı konusunda halkın egemenliği bir ortak kabulü belirlemektedir.

Halkın bu egemen gücünü temsilcileri eliyle kullandığında tehlike baş göstermiştir. Egemenliğin kullanılmasında sınırsız mutlakiyetci anlayış karşısında anayasalar bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Her iktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar ünlü bir deyiştir. Bunun dermanı kuvvetler ayrılığında aranmıştır: Yasama gücü karşısında, bağımsız yürütme ve yargı gücü.

Siyasal egemenliğin, toplumu oluşturan bireylerin yani yurttaşların vazgeçilmez devredilmez temel doğal hakları olması kuvvetler ayrılığı sistemlerinde de sınırlamalara korunmuştur. Bu sınırlar anayasal demokrasilerde anayasalarla güvence altına alınmaktadır. Demokrasinin "Cahil çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü" nitelemesinden kurtulması ancak ve ancak "iyi"nin erdem olduğunun, erdemin ne olduğunun bilgisine ulaşmış yurttaşların varlığına bağlı olduğu da acı bir gerçek. İnsan amaçlı eğitimin git gide yok olması karşısında.

Devlet siyasal örgütlenmenin aygıtı olarak bu gibi gerçekliklerle nasıl baş edecektir? Devletin sorumlulukları konusunda kimileri devleti meşru ve gerekli görmekle birlikte onun eylem alanını alabildiğine daraltarak iç dış güvenlik ve yargı ile sınırlamaktadır. Yani devlet, ordu polis ve mahkemelerden ibarettir. Dünyanın kaynaklarının yüzde sekseninin nüfusun yüzde birinin eli altında olduğunu düşünürsek bu görüşün varsılları, güçlü bir azınlığı temsil edenlerin talebi olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Çoğunluğu, güçsüzleri zengin olmayanları temsil edenler ise, yurttaşların eğitim ve sağlığının devletin güvencesi sorumluluğu altında olduğunu savunmakta, hatta devletin toplumda zayıfları koruması gerektiğini belirterek, yoksullara gelir aktarımının da devletin zorunlu görevi olduğunu ileri sürmektedir.

Birinciler piyasa için devlet, ikinciler toplum ve insan için devlet anlayışını temsil etmektedir diyebileceğimiz gibi, birincilere kanun devleti, ikincilere hukuk devleti, sosyal devlet de diyebiliriz.

Önemli olan devlet, yönetim, iktidar, güç, yasa, hukuk, demokrasi, diktatörlük gibi siyaset bilimi ve felsefesi kavramlarından ne anladığımız. Bizim anladıklarımızın bilimsel düşünsel bilgiyle örtüşüp örtüşmediğini bilmektir. Bilmediğinizi bilmiyorsanız dokuz atı pek âlâ bir kazığa bağlayabilirsiniz.

Lakin atın doğası insanın doğası gibi özgürlüktür. Kazığın doğası da serbestlik değil sertlik tahakküm. Bu iki doğal zıtlıkta yaşam sahnesine hayata değil, öte dünyaya ait figürler çıkacaktır. Hatta bizzat davet edileceklerdir. Bu davete iştahla, hem de Odysseus’un Hades’den çıkıp gelişi gibi per perişan değil, kıl pranga kızıl çengi icabet edeceklerdir. Hades’in köpeği öte dünyanın kapısında bekleyedursun, kurtlar da baş gösterir ortalıkta. Diyelim kurtları da kazığa bağladınız. Eh kurdun doğası da atlardan farklı değil. Talihiniz yaver giderse kurtluktan dönerek köpekleşebilirler. Boyun eğer gönüllü kullukta birbirleriyle dost olurlar. Ortaya yağlı bir kemik düşene kadar!

En iyisi dokuz atı bir kazığa bağlamamaktır. Çünkü -mümkün olan daha iyisi gerçekleşene kadar- demokrasi değerler ilkeler, kurallar kurumlar düzeni olduğundan her şey yerli yerinde olmalıdır. Bu dünyada yaşam bu dünyadan yönetilmeli hesap bu dünyada görülmelidir. Öte dünyada da yaşam öte dünyadan yönetilmelidir. O zaman Hades’in köpeği de havlayıp durmayacaktır.

* Dokuz at bir kazığa bağlanmaz Türk Atasözü

Mucize Özünal
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)