Dilinizi eşekarısı soksun e mi! / Yücel Çağlar
“Sıkıysa…” “Erkeksen…” “Bunlar çürük, bunlar sürtük…" “ölü sevici” vb. “Devlet adamı” konumundaki birinin bu söylemi de ne yazık ki yurttaşlarımızın çoğunluğu tarafından kanıksandı; baksanıza ne denli, olağan karşılanıyor artık. Bu, çoluk çocuk milyonlarca kişinin önünde kullanılabilecek bir söylem mi sizce? Çoğunluğunuz “- Değil !” diyordur umarım. Anımsarsanız aynı kişi daha önce de “İktidarlarımız döneminde en çok hayıflandığım hususlardan birinin kültür alanında arzu ettiğimiz gelişmeyi gösterememek olduğunu söylüyorum.” Bence kendisine haksızlık ediyor; “kültür alanında da arzu edilen gelişmeyi” sağlamıştır. Kanıtı da yukarıda örneklediği söylem. Öte yandan bir süredir güzelim Türkçemize “kafayı takanlar” da var: İyiden iyiye tükendiklerinin ayırdındalar sanırım. Baksanıza, eski (!) yaraları kaşımakta yarar görüyorlar. Tepki alacaklarını bilmez olurlar mı, “bal gibi” biliyorlar. Ama akılları sıra böylece kamuoyunu oyaladıklarını düşünüyorlar. Bir de bilerek ya da bilmeyerek (!) “karşı cepheden” ekmeklerine yağ sürenler var ki, anlaşılır gibi değil. Tüm bunlar gözümüzün önünde olup bitiyor; kim bilir daha da neleri gündemimize getirecekler. Nasıl diyorlardı; “fıtratlarında var” çünkü. Nazım nasıl güzel dillendirmişti onları:* “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, akar suyun meyve çağında ağacın, serip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : - çürüyen diş, dökülen et-, bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler, Ve elbette ki, sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet. Bursa da havlucu Recebe, Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman, fakir köylü Hatçe kadına, ırgat Süleymana düşman, sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman, vatan ki bu insanların evidir, sevgilim, onlar vatana düşman...” İyi de… Peki, “bizler” ne denli duyarlıyız; ki o da artık o da yetmiyor; gereğini ne denli yapabiliyoruz? Sözgelimi çoğunluğu(muzun” okuduğu gazetelerdeki köşe yazarları ile habercilerin, TV’lerdeki haber sunucuları ile “yorumcuların”, çok satar romanlar, öyküler, şiirler yazabilenlerin, çeviriler yapabilenlerin kullandıkları Türkçeden de hiç mi rahatsızlık duymuyor(uz) Tanrı aşkına? Onlar da bir yana; Türk Dil Kurumu’nda ya da yakınında, sonrasındaysa çeşitli adlar altında bir araya gelerek emek veren dostlarımızı gören, seslerini duyan var mı? 26 Eylül 2022 günü, yani “Dil Bayramı” etkinliklerini ancak gazete haberlerinden izleyebiliyor ve “fena halde” hüzünleniyor, dahası, kızıyorum… Bu denli mi tüken(dik) be dostlar? *** Biliyor musunuz artık ne düşünüyorum: Gerçekte “bizler” başımıza gelenleri çoğunlukla hak ediyor(uz) ! En son Bartın’da yaşanan öldürümler vb. acıları, en olmaz bir zamanda Amerika “devr-i alemcilerini”(!), ilgili bakanın Arapçacı bakan yardımcısını, dahası Mahir Ünal vb’lerini bile… Hak etmiyoruz sizce? “Bizlerse” – sahi, kim bu “bizler”?- en fazla oturduğu(muz) yerde kızmakla ya da üzülmekle yetiniyo(ruz); daha gözü kara olan(larımızsa) kızgınlığını bencileyin sözel olarak çeşitli biçimlerde dile getirmekle yetiniyor. Böylece günlerimiz daha da kararak hızla geçip gidiyor. * Ne yazık ki, kitaplığımı dağıttığım için şiirin özgün biçimsel düzenlemesini bulamadım. (Kaynak: https://nazim-olmak.blogspot.com/2016/02/nazm-hikmet-ran-dusman-siiri.html; 6 Şubat 2016; erişim 25 Mart 2022) Yücel Çağlar
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR