Dil tutulması günleri / Tahsin Şimşek
Bilderberg gizli oturumları, Davos forumları; Abant buluşmaları, TESEV araştırmaları aynı amaca hizmet etmekteler. Amaç, küresel algıyı yaygınlaştırıp yerleştirme.
Savaş, soğuk savaş, küreselleşme; Yeşil Kuşak, BOP, Arap Baharı; yönetim biçimlerinin dışalımı ve satımı… Kısaca paylaşım savaşı, bin bir kılıkla sürüyor. Ha süngünün ucayla ha uzaktan güdümlülerle…
Sözcükler de birer silah artık. Binlerce iletişim ve etkileşim aracıyla doğrudan beyinlere yöneltilen…
Bilderberg gizli oturumları, Davos forumları; Abant buluşmaları, TESEV araştırmaları aynı amaca hizmet etmekteler. Amaç, küresel algıyı yaygınlaştırıp yerleştirme. Amaç, serbest pazar ve kutsal Hıristiyanlık adına “Ilımlı İslam”ı yedeğe alarak toplumlara, gaz aldırma hizmeti sunmak. O halde daha çok enstitü, daha çok vakıf… İowa Enstitüsü, Soros vakfı… Paraya hükmedecek kişiler de gizemli olmalı; bugün Soros’lar, Gülen’ler; yarın başkaları.
Uyarılar da tarihin belleğinde duruyor, uyanık bilinçlerde varlığını koruyor.
Bilge kağan 1381 yıl önce “Türk Ulusu”na şöyle sesleniyordu: “Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir?
(632)” Ey Bilge Kağan, “ulus, ulusal, ulusçuluk…” şimdi ne denli tehlikeli sözcükler! “Milliyetçiliğin her türlüsünü ayaklar altına almayı” siyasal antlarına eklemiş bir yiğit, silahlarını çoktan kuşandı.
Karamanoğlu Mehmet Bey, 1336 yıl önce: "Bugünden sonra divanda, dergâhta, barigâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır. (1277)" diye buyurmuştu. Bugünlerde aynı yiğit, olanaklı olsa, Karamanoğlu Mehmet Bey’i karşılamaya çıksa, ilk sözü, “ehlen ve sehlen” olurdu kuşkusuz.
Mustafa Kemal Atatürk, 83 yıl önce: “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. (1930)” demişti. O son yiğide göre Mustafa Kemal bu sözleri, herhalde yine “kafası kıyak”ken söylemişti; onun “inancın emrettiği” dilden hiç haberi yoktu.
Evet, şimdi sormak gerekiyor; Hem Bilge Kağan anıtını ziyaret edip hem Arapçaya diz çökmek; hem Şeb-i Arus törenleri için her yıl Aralık’ta Mevlana’ya koşup hem Mehmet Bey’i bir kez bile anımsamamak politik bir iki yüzlülük değil midir? Bilge Kağan yazıtı ile Gençliğe Hitabe arasındaki düşün ve biçem koşutluğuna, bir günden bir güne kafa yormuş mudur; hiç sanmıyorum. Hele Bilge Kağan’ın ayran yerine “kımız” içtiğini akla getirseydi, o “iki ayyaş”tan biriyle kastettiği Bilge Kağan olurdu kuşkusuz? Öteki kafası kıyağı siz düşünün.
Bugünkü gibi saldırganlık, kargaşa, değer aşınımı ve yitiminin yaşandığı dönemlerde, keşke değişim diyebilseydik, bir çıkış yolu bulmak o denli kolay değil. Çıkış yollarından birini, Çocuk Ruh Sağlığı adlı yapıtında, Atalay Yörükoğlu’nun Halil Cibran’dan aktadığı şu öyküde buluyoruz:
“Ülkenin birinde bir bilge kral varmış. Ülkesinde herkesin mutlu yaşadığı bu bilge krala, bir gün kötü bir haber iletmişler. Krala düşman olan bir büyücü, ülkenin bütün su kaynaklarına ve kuyularına büyülü su katmış. Sudan içen herkes bir bir delirmiş. Kısa sürede kral ve yöneticilerden başka ülkede dengeli tek bir kişi kalmamış Çok geçmeden deliren halk kralın iyi yönetimine baş kaldırmış. Bunu gören kral o büyülü sudan getirtmiş. Hem kendi içmiş, hem yöneticilere içirtmiş. Böylece o ülkede yönetenlerle yönetilenler arasındaki denge yeniden kurulmuş.”
Elbette, bugünün krallarından bunu bekleyemezsiniz; böyle bir çıkış yolu önerenlere yanıtları kuşkusuz “one munite” olacaktır.
Onlar ki, dini de kendi kalıplarına dökmüşlerdir. Diliyle, yaşam biçimiyle, siyasal örgütlenmesiyle. Onlar Gazali’nin çocuklarıdır. İbni Haldun, İbni Rüşt, Şeyh Bedrettin’lere yer yoktur onların dünyalarında. Necip Fazıl’a tapınmaya varan bağlılıkları da bu yüzdendir.
İnsanımızın yaşam biçimini, tapınma kültürü biçimlemişse, yönetene tapmak / tapınmak, kendiliğinden siyasetin belirleyicisi oluyor. Siyasetçi de bunu biliyor, tapınmayı pekiştirecek söylemleri benimsiyor özellikle. Egemen ses, yeğleniyor. “Öfkenin hitabet sanatı” olarak görülmesinde, “veremi gösterip sıtmaya razı etmek” dayatması var. İnsanlar, sürekli ebedi cehennem gösterildiği için, dünya cehennemine katlanmayı, dine koşut bir algıyla yaşamayı, ne yazık ki “inancın emrettiği bir gerçek, bir vakıa” olarak görüyorlar artık.
***
Aşınmayı da değişim gören / gösteren değişim kutsayıcılarına sormak gerekir; onca savaş niye yaşandı, onca yıkım niye oldu? Dünün köle, bugünün işçi pazarları neyin nesi? Merdiven altı üretimin ekonomiye katkısıyla övünmek, sendikasızlaştırma / sendikasızlaşma olgusunu nereye koymak gerekir? ABD gibi, gelişmişliği örnek alınan bir ülkede, “Cep telefonunuz mu, sevgiliniz mi?” sorusuna verilen yanıtların % 70 “cep telefonum” olması, hangi insanlığın, hangi gelişmişliğin ve uygarlığın muştucusu?
Aşınma her şeyden önce dilde, dillerde… Şiirde, öyküde, romanda; kitapta…
Kitap fuarları da küresel pazarın araçlarından artık. Yayıncılar, nitelikli ve özgün yapıtı arayıp bulma, onun peşinde koşma, onu okura sunma kaygısı taşımıyorlar. Onların işi, marka yazarlar için kurulan masalara oturup kalkmak. Don Brown, P. Coelho gibi yazarların herhangi bir yapıtlarını satın almak. Yerli yazarlar içinde de durum çok farklı değil. Örneğin ödüllü şiir kitapları 500 ya da 1000, Nazım Hikmet’in (kendi sesinden) CD’li yapıtı 10.00 basılırken, Canan Tan, Ayşe Kulin, Ahmet Altan’lar 150 - 200.000 basılıyor.
Aşınma, artık sokakta, işyerlerimizde, beyazcamda; her yerde… Türkçede…
Bugünün Türkçesini bir de ben somutlayayım; ne denli becerebilirim, bilemiyorum:
“Yeni nesil anchormanların haber formatları, duayenlerden farklı. Uğur Dündar da kendine anchorman derdi. Ece, Nevşin; Nazlı gibi yenilerin argümanları, Jülide, Ülkü gibilerden çok daha zengin. Pelin ve Didem’in moderatörlüğünü yaptığı programlarda paradoksu yakalayan soruları da… Zaman zaman Türkçeyi yanlış kullanıyorlar, diyenlere bakma sen; “sachmalama türkçe de neymiş!”* Hele o Balçiçek,onun misyonunu hiç sormayın, waw!... Onlar fenomen oluşturmada duayenlerden daha başarılılar. Gerçekten vizyon sahibi bakımlı hanımlar. Şimdilerde hanımların “in” olmasının nedeni bu. Artık Mesut, Rüştü, Erkan’lar “out”. Zafer’i anımsayan mı, kalmadı zaten!
Yeniler, yeni paradigmalarla seslenmeyi biliyorlar. Sorunları farklı kontesklerde, koplike hale getirmeden bir konsept dahilinde sunuyorlar. Çünkü terminolojileri zengin; anında seleksiyonu biliyorlar. Karşılarındaki kişiler, sekülermiş, septimistmiş, oryantalistmiş, ütopikmiş (…) hiç fark etmiyor; her türlü yaklaşıma açıklar; asla türbülansa girmiyorlar. Evet, onların yanında talk showcular yaya kalır. Çünkü komplike şeyleri marketing etmede bile transparan bir mantaliteye sahipler. Bir şey spontane geliştiğinde bile, kafaları steril olduğu için spesiyal davranışlarını hemen frenleyebiliyorlar.”
Mustafa Kemal’e, onun ilkelerine ve Türkçeye yıllardır saldırıldığını hepimiz biliyoruz. Cumhuriyetçilik ve laiklik üzerine çene çalmaktan “milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik”i çoktan unuttuk. “Devletçilik”, zaten hiçbir zaman doğru dürüst gündemde olmadı. Bu tuzağa “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diyenlerimiz de düştü. Bu unutkanlığımız yüzünden en büyük zararı yine cumhuriyetçilik ve laiklik gördü.
Şimdilerde ülkemizde nasıl dengenin bulunduğu sorulabilir. Dengenin büyüsü din. En iyisi, hem tepeye hem sokaklara bakmak. Hatta yeni kuşak çocukların adlarına…
Aleyna, Beyza, Büşra, Ecrin, Revane, Sümeyye, Şeyma, Tuana… Dünün “Cennet, Kevser, Nisa” ve “Merve”si de yetmiyor artık… Bin yılın Ayşe, Fatma, Emine, Hatice, Zeynep’ine ne oldu bilmem.
Kuşkusuz gönül ve kültür bağıdır sözcük seçiminizi belirleyen. Dilerdik ki, Bilge Kağan’ın, Karamanoğlu Mehmet Bey’in, Mustafa Kemal Atatürk’ün uyarıları, bütün devlet kurumlarımızca dikkate alınsın.
Ne yazık ki bugünkü siyasal yönetimin dil ve kültür bağı, bu topraklardan, Türkçeden kopuktur. Arapçayla yatılıp argoyla kalkılmaktadır. Kulaktan dolma birkaç Batılı sözcük de araya sıkıştırılarak söylev dilimiz zenginleştirilmektedir(!). Hadi somutlayalım:
Arapça tutkusuna örnekler:
Argo tutkusuna örnekler:
Batı dillerinden örnekler:
Yazının sonuna geldiğimize göre biz de “bir dakika” diyelim, ahlaki midir (etik) değil midir; bir sorgulama da biz yapalım. Sınır tanımaz bu argo tutkusu, dini bir terbiyeyle nasıl bağdaşır? Arap düşmanlığına hayır diyelim, tamam; köpeğimizi “Arap, Arap…” diye çağırmayalım, ona da tamam. Peki, bu Arap hayranlığı fazla abartılı değil mi? Kendini herkesten üstün görmek, nasıl bir kibirdir?
Elbette, böyle sorular, her şeyi bilenler, hele cahil cesaretine sahip olanlar için boşuna. Öyle değil mi, “De, hiç değilse sen de bari / Al kınalı göğsü yaralı Türkçem”**
Sözün bittiği yerdeyiz, bu yazı da bitti.
* sachmalama Türkçe de neymiş, Rüştü Erata, Yayın Yayın 2004
** Sevgilim Şiir, (“Dil Turulması”nın son iki dizesi), Tahsin Şimşek, 2007
Tahsin Şimşek
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR