Depremle gelen / Ali Günay
“Evet, bu, onun başı…” Gezi topluluğuna arkamı dönmüş, kameramla heykelleri çekiyordum. Kulağım rehberin anlattığı tarihçedeydi. Değişen sesle irkildim. Kafamı çevirdim. Heykellerin görece en küçüklerinden biri. Gülümsüyor sanki. Bakışı alaycı. “Şu koca kafa!” Boyumuzu kat kat aşan baş heykellerinin en büyüğünü imliyordu gözleriyle. Ovadan birkaç yüz metre yukarıda, yaşlı bir dağın eteğindeyiz. İlk bakışta çoğu birbirine benzeyen, boy boy, dev kafa heykellerini görmeye gelmiştik. Yan yana, art arda sıralanmışlardı. Yan veya yüzüstü devrik olanlar da vardı. Çoğu insan başı. İlk bakışta birbirine benzeyenler, dikkatli bakıldığında ayrıntılarda ayrılıyor, farklılaşıyorlardı. Tümü de bir yerlerden kopmuş gibi, baş ve boyundan oluşan, kaidesiz büstlerdi. Birkaçı ise dev hayvan kafası. Koca gagalı kartallar ve heybetli aslanlar… İnsan başları içinde ayrıksı duranıydı. Sesin ondan geldiğine inanamamanın şaşkınlığıyla bakıyordum yüzüne. “O ve adamları” diye sürdürdü, dudakları kımıldamadan. “İyi de, şu hayvan kafalılar…” diye imledim birkaçını. Aslan kafalıların komutan, kartal kafalıların tanrı olduğunu belirtmişti rehber. “İyi dedin, hayvan kafalı demekle. Öyleler. Aslan görünüşlüler de, onun zulmünü icra eden köpekleri…” “Ya kartal kafalılar?” “Kuş beyinliler,” dedi. “Sahte tanrılar onlar.” Öfkelenmişti birden. “Tanrıların bile,” dedi “adaletten şaştıklarında, tanrılığı biter.” Bir süre sustuk. Tüm heykeller kulak kesilmiş, bizi merakla dinliyor gibiydi. Daha dingin bir sesle anlatmaya başladı: “Hepimiz aynı hamurdandık: bizi başı belleyen, üstünde taşıyan topraktan. Uzun zaman çiğnenmiş, ezilmiştik. Binlerce, binlerce yıl önce büyük bir depremle sarsıldı toprak. Düz ova kıvrıldı, büküldü, yarıldı. Üzerinde bulunduğumuz bu dağ, şu yandaki, içinden dere akan derin vadi, şu taraçalı yamaçlar çıktı ortaya. O, en yüksek dağın doruğunda, biz çevresindeki büyüklü küçüklü dağların tepelerindeydik. En küçüklerinden birinin üzerindeydim ben. Herkes ona boyun eğmişti. Görevleri o dağıtmıştı. Şu ona benzeyenlerin tümü de adamlarıydı. Zamanla hem görünüş hem de huy olarak ona benzemişlerdi. Başlangıçta, uzaktan göründüğümüz gibi, yekpare bir koca dağdık. Ayrımız, gayrımız yok gibiydi. Başarılar kazandıkça onu yüceltiyor, yükseltiyorduk. Ölçüyü kaçırdık galiba. Ne zaman ki o, kendini gökyüzüne yerden daha yakın sandı, gidişi tümden değişti. “Küçük dağları ben yarattım” der gibi bakmaya başladı çevresine. Pek de yalan sayılmazdı hani, verdiği makamlarla hepimizi yeniden yaratmıştı. Onun “yarattığı” şu kuş kafalı sahte tanrılar bile tanrılıklarına inanıp benimsediler. Tebaası toprak da ondan hoşnuttu o zamanlar. Sonrası tam bir kısır döngü: çevresi minnet borcuyla onu taparcasına yücelttikçe onun burnu büyüdü, kendini beğenmişliği arttı, giderek kendini Zeus gibi “tanrılar tanrısı” sanmaya başladı. Hani kulluğu sindirebilse içine, kendine tapacaktı. Artık övgüden başka bir şey dinlemiyor, çevresini küçümsüyor, ürkü salıyordu yüreklere. Onlar da, doğru, yanlış her sözünde, her davranışında bir hikmet arayıp buluyorlar, övüp alkışlıyorlardı. Lehine olanları davul zurnayla ilan ediyor, aleyhine olanları toprağın yedi kat altına gömüyorlardı. Yerden, gökten zaman zaman gelen ve sonradan uyarı oldukları anlaşılacak işaretleri bile, şu kuş beyinli tanrılar onu hoşnut edecek şekilde yorumlayıp övgülerle sunuyorlardı ona. Bunca kendini beğenmişliğin, bunca övgü ve alkışın kendine güvenini en üst düzeye yükseltmesi beklenir, değil mi? Tersine, kibrin büyüsüne kapılan her fani gibi, bunun korkuları, kuşkuları, sanrıları arttıkça arttı. Artık nereden eserse essin, gücü ne olursa olsun en küçük bir yelden kuşkulanıyor, rüzgârla kavga ediyor, fırtınalarla çarpışıyordu. Buluta, yağmura, gökkuşağına savaş açmıştı. Gök gürültüsünden ödü kopuyor, şimşek çaktığında gözlerini sımsıkı kapatıp çığlıklar atıyordu. Güneşle de barışık değildi, gece ve gündüzle de. Kışın soğuğu, yazın sıcağı öfkesini köpürtüyordu. Tümüne de sövgüler ve tehditler yağdırıyor, doğa yasalarını yeniden düzenlemek için emirler yağdırıyordu. İstekleri gerçekleşmedikçe öfkeden kuduruyor, cezaları artırdıkça artırıyor, zulmü koyulaşıyordu. Altındaki herkesi ezmiş, sindirmiş, sıra bastığı, onu ayakta tutan toprağa gelmişti. Rivayet olunur ki, ya gök gürlemeleri, şimşek ve yıldırımlarla ona birçok uyarı gönderen gök tanrısı veya uzun zamandır savaş açtığı doğa, ondan öcünü alma zamanı geldiğinde işi alaya vurdu: ona bir sineği, sineklerin de en küçüğünü, bir Tatarcık’ı musallat etti. Yine öfke nöbetlerine tutulduğu, etrafını kırıp geçirdiği, gök tanrısına meydan okuduğu bir günün sonunda yorgun düşüp uykuya daldığında Tatarcık burnundan girip o koca kafasının ortasına yerleşti. Şaşırtıcı ölçüde küçük olan beynini keyifle kemirmeye başladı. Büyük bir acıyla sıçrayıp kalktığı an sonun başlangıcıydı. Günden güne acıları da zulmü de arttı da arttı. Acı içinde kıvranıyor, çırpınıyor, başını duvardan duvara vuruyordu. Önce, onu bu illetten korumayan şu kuşların kafalarını kestirtti. Peşinden müneccimlerin, büyücülerin, bilicilerin… Acılarını dindiremedikleri için boyunlarını vurdura vurdura ülkede hekim, şifacı, üfürükçü bırakmadı. Onları adamları, komutanları izledi. Güldüremez olunca da, soytarısı… Sonunda sıra, biz “emir kullarına” geldi. Gözünün önünde kestirdiği kafaları aşağı yuvarlatıyordu. Tebaası ise korku içindeydi, giderek koyulaşan zulmü altında inim inim inliyordu. Sonunda, cezayı kesen, ona değil, masum tebaasına acıdı, yalvarıp yakarmalarına kulak verdi, derdinin dermanını bir şimşeğin ışığıyla gecenin karanlığına yazdı. Gökgürültüsü okuyup onu dile getirdi. Rüzgâr taşıyıp usulca kulağına fısıldadı: Acılarını dindirmenin tek yolu vardı: Kafasının kesilmesi!” Kötü bir düşten uyanmış gibi yüreğim küt küt atıyordu. Oturmuş, sarıklı baş heykeline yaslanmıştım. Rehberimiz tam önümde, etrafını saran topluluğa anlatmayı sürdürüyordu: “Rivayet çok ve çeşitli. Adı üstünde rivayet. Onları biz insanlar uydururuz…” “Öyle de,” diye araya girdi, gezi grubundaki psikiyatri profesörü kadın, “bu, gerçeğe epeyce yakın bir rivayet. Mutlak iktidar, aşırı güç duygusunun beyni kemirdiği biliniyor artık. Bunun binlerce yıl önce, bir sinek meseliyle dile getirilmiş olması olağanüstü.” “Bu rivayetse, gerçeği ne?” diye sordu biri. “Gerçek? Gerçek diye bir şey yok” dedi rehber. “Gerçek dedikleri de bir başka rivayet. Buna göre işin içinde sinek minek yok. Sabrı taşan toprak, bir atın şahlanıp binicisini atması gibi silkinip atmış sırtından bunları. Patır patır yuvarlanıp saçılmışlar buralara. Olay da tarihe deprem olarak geçmiş.” “Yalnızca başları var, gövdeleri ne oldu?” “O da başka bir hikâye. Cezalandırılmalarıyla sonlanan tüm söylencelere göre, yağmur gövdelerini eritmiş, rüzgâr öğütüp savurmuş, toprak da kendine katmış. Başları ise öylece kalmış.” Peşimizi hiç bırakmayan saf köylünün telefonu “nicehannicesultantahtınıbıraktıgeçti” diye çaldı, gülüşmeler oldu uzaklaşırken. Dönüp “minik” heykele baktım. Gülümsüyordu. El salladım. O da göz kırptı bana… Ankara, Haziran 2013 Ali Günay
Gerçek Eedebiyat
YORUMLAR