6 Şubat ve sonrası, korkularla sarmalanmış can pazarının yaşandığı günlerdi. Sıcağı sıcağına oralara ulaşılmasına oluk oluk yarılan yollar engel olmuştu. Toprak altındakilere el uzatamayınca “yaşayan ölülerimize” mehlem olmaya çalışmıştık uzaklarda... Artık geride kalan yıkıntılarla buluşacağımız günü bekleyecektik.

Geldim baktım ki sevgili köyüm yerinde yok! Onurlu bir geçmişe emanet olan güçlü bir kültürün mayasıyla yoğrulan sevgi dolu yuvaların izleri depremin vahşi şiddetiyle silindi. Gökyüzü öylesine kara ki yıldızların ışığı, kaybedilen yaşamların izini süremiyor artık. İsmini, evrenin karanlıklarına asılı bırakarak gitmiş olan köyümde yalnızca geçmiş değil, gelecek de hüsran içinde soluyacak.

Mevsimlerin en zalimi içinde bacalarından yükselen dumanlar, o sabaha karşı acı feryatlar eşliğinde karışmıştı gökyüzüne. Depremin yıkıcı eli, düşlerimizi süsleyen o güzel köyümüzü yok etti. Eğitimde önde, tarımda örnek, kültürde zengin bir hazineyken sosyal kimliğiyle öne çıkan köyüm, depremin yıkıcı tekmesi altında içindeki hayatlarla birlikte dümdüz bir tarla oluverdi şimdi. O sessiz kırın ortasında yalnızca harabeler ve kayıp sokaklardan ibaret olarak duracaktır bundan kelli.

Yüreğindeki acılar abidesine Ali’sini de ekleyen Açça’mın ağıtları sadece kendi acısını değil tüm bir köyün kaybını anlatacaktır gelecek kuşaklara.

Yaşadığımız bu acı tablo üzerine yazdığım birinci yazımda köyümüzün geçmişini, kültürel zenginliklerini ve yaşadığı depremin yarattığı yıkımı dile getirmiştim. İkinci yazımda ise depremin insanlar üzerindeki psikolojik etkilerini ve toplumsal dayanışmanın nasıl birleştirici bir güç olduğunu analiz etmeye çalışmıştım.

Köyümün kaybolan naif dokusunu düşündükçe, içimde boşluklar oluşuyor. Geçmişte paylaşılan anılar, kahkahalar, eşsiz türküler artık sessiz sokaklarda yankılanmıyor. Bir zamanlar çocukların koşup oynadığı meydanlar, şimdi yıkıntılar ve sessiz çığlıklarla dolu.

Göçebe bir şairin gıpta ettiği köy varlığının bir anda yok oluşu, yaşanan acıların boyutunu daha da derinleştiriyor. Sırt üstü yatan ölülerin beklediği üç gün üç gece, bir kâbus gibi yaşanmış ve gelmeyen yardımlar, açlık, susuzluk, kış soğuğuyla mücadele eden insanlar, insanlık adına derin bir sorgulamaya sebep oldular.

"Uyanıp kaçamadılar / Kuş olup uçamadılar / Yan yana sırtüstü yatan ölüler" dizeleri, bu trajik tablonun vahametini yansıtıyor. Cehennemi, acı çekilen yer değil, çekilen acının duyulmadığı yer olarak tanımlayan Hallâc-ı Mansur'un yakarışı, bu topraklarda yeniden yankı buluyordu. Gittiler gecenin karanlığında, ellerinde doğmamış güneşin iziyle, iz bırakmadan.

"O uzaklarda bir köy yok artık." Bu cümle, kaybolan sadece bir coğrafyayı değil, bir yaşam tarzını, bir kültürü, bir dayanışma örneğini ifade ediyor. Köyüm, artık sadece anılarda yaşayan bir köy olarak hafızalarda kalacaktır.

Köyümün silinmiş haritası, bir zamanlar var olan hayatların izlerini gösterecektir. Göç etmek zorunda kalanlar köylerini, topraklarını terk edip yeni hayatlar kurma mücadelesi verirken geride kalanlar ise yaralı bir köyde yaşamaya çalışacaklar.

Sami Günal
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)