68 Kuşağı ve Deniz Gezmiş üzerine nice gazete ve dergi yazısı, birçok kitap okudum. Şiirler ve yazılar yazdım. İdam Gecesi Anıları (Halit Çelenk), Gülünün Solduğu Akşam (Erdal Öz), Defterimde Kuş Sesleri (Erdal Öz), Dar Ağacında Üç Fidan (Nihat Behram), Arkadaşım Deniz Gezmiş (Doğu Perinçek), Bizim Deniz (Turhan Feyizoğlu) kuşkusuz Deniz Gezmiş üzerine yazılanların en dikkati çekenleridir

2014 yazında, kitaplığımda nicedir bekleyen Turhan Feyizoğlu’nun DENİZ Bir İsyancının Notları adlı imzalı kitabını okuyunca anılarım ve belleğim bir kez daha tazelendi.

Özellikle Mustafa Kemal ile Deniz Gezmiş  arasındaki köprü üzerinde yoğunlaştığımı fark ettim. Sonbaharda Can Dündar’ın Hamdi Gezmiş’in anılarından oluşturduğu Abim Deniz'de yayımlandı. Bu yazının iskeletini de bu son iki kitap üzerine kurdum.

Üstelik o döneme ilişkin kendi anılarım da var. Eylemlerin erken döneminde, Necati Eğitim Enstitüsü’nde öğrenciydim (1966-1968); son yılında da öğrenci derneği üyesi. Zap Suyu üzerine “Gençlik Köprüsü” yapılırken (1969) Hakkari-Beytüşşebap’ta öğretmen.

68 Kuşağı’nın Eylem Tabanı:

Deniz Gezmiş’in kişiliğinde somutlaşan 68 Kuşağı’nın eylemleri, “Mustafa Kemal, İkinci Kurtuluş Savaşı, tam bağımsızlık, yurtseverlik, emperyalizmle savaş” kavramlarıyla özdeşleşmiştir. Bu gençleri, onların eylemlerini, o gün de bugün de işlerine öyle geldiği için, “uluslararası bir oyunun oyuncakları, oyunu” olarak görenler vardır. Özellikle devlet çarkını biçimlendiren seçkinler makamında.

O halde Deniz Gezmiş’in sözlerinin ve eyleminin izini, gelin birlikte sürelim.

Mustafa Kemal, Söylev’in ilk sayfalarında şöyle der: “Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kurtulamaz. (S-I, sayfa 10)

Tam bağımsızlık, Atatürk’ün çizdiği çerçeveyle “siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel” alanların tümünü içerir.

Ve Atatürk, Söylev’ini gençliğe görev yükleyerek bitirir: “Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! (S-II, sayfa 656)

Anımsayalım, 68 Gençliği, eylemlerine başladığında Mustafa Kemal’in ölümünün üzerinden henüz otuz yıl geçmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ve Atatürklü günlerin anıları hâlâ belleklerde çok tazedir. Gençlik, kendisine yüklenen ödeve bağlıdır.

Anımsayalım, 68 Gençliği, eylemlerine başladığında, Türkiye’nin, İncirlik Askeri Üssü’nün açılışının üzerinden yirmi iki, Marshall yardımıyla tanışmasının üzerinden yirmi, Kore’ye asker göndermesinin üzerinden on sekiz, NATO’ya girmesinin üzerinden on altı yıl geçmiştir. Emperyalizm, birilerine göre o yardımsever Noel Baba’dır hâlâ.

Evet anımsayalım, Türkiye, 1950’de yeni bir iktidarla tanışmıştı. Sözüm ona demokrasiyle… Bu iktidarın ilk işi, Kayseri uçak fabrikasını kapatmak olmuştur (1950). Ve hiç gecikmeden 1951’de imam hatip okullarını açmış, 1954’te Köy Enstitülerini tamamen kapatmıştır.

Dahası bugün de pek kutsanan bu demokrasi döneminde, 1955’te, 6-7 Eylül rezaleti yaşanmıştır. Vatan Cephesi, Tahkikat Komisyonu rezaletleri de cabası. Özetle bu on yıllık dönem, ulusal sanayiden eğitime, oradan iç kavgaya tam bir savrulma dönemidir.

1960’da bu iktidar alaşağı edildi. Ama değişen pek bir şey olmadı. Her ne hikmetse bu kez de ABD’nin Barış Gönüllüleri okullarda cirit atmaya başladı (1962). Zaten 1961 Cumhuriyet Bayramı’nda, ilk denemesi yapılan “Devrim” otomobili de hiç marşa basmamıştı! Tarih, bazen böyle ironiyle de yazılır.

Anımsayalım, 68 Gençliği, eylemlerine başladığında, Nâzım öleli beş yıl olmuştu, kitapları ve şiirleri özgürleşmeye henüz kanat alıştırmaktaydı.

İdamlara giden dönemeç: 4 ABD'linin kaçırılması - Güncel Haberler

Ve yıllardır Amerikan emperyalizmimi ve soğuk savaş rüzgârı, dünyayı kasıp kavurmaktaydı. Bununla beraber dünya; Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın uyanışına, halkların direnişine de tanık olmaktaydı.

Dünya, “Ho Chi Minh, Y. Arafat, Leyla Halid…; P. Lumumba, A. Cabral, J. Kenyatta, N. Mandela…; E. Guevera, F. Castro, S. Allende, J. Mujica…”yı konuşmaktaydı.

Şu da bir gerçek, televizyonun, bilgisayarın, cep telefonunun olmadığı günlerdir o günler. Bilinen teknoloji, uygarlığın değil, emperyalizmin hizmetindedir. Atom bombası, 6 Ağustos 1945’te, Hiroşima’da bütün saatleri 08.15’te durdurmuştu. Napalm, Vietnam’da doğa, insan ayrımı yapmadan, her şeyi yakıp kavurmaktaydı.

Özetle nice insan, Hiroşima’da bedenen, bütün dünyada ruhen “hibakuşa”ydı, ışın yiyen adam; Vietnam’da Kim Phúc’du, yani çırılçıplak yanmak…

Bu olgunun ve yaşananların ülkemizde ve bütün dünyadaki sonucu şuydu: İnsanları körleştiren “kutuplaşma”.

27 Mayıs, bir özgürlük rüzgârı estirse de yeni bir Anayasa’yla buluştursa da Türkiye kendini, bu dünya anaforunun dışında tutmayı başaramamıştır.

Ben, otuz beş yıl önce 1980’lerde Kenan Evren’in Atatürkçülük sahtekârlığına, Turgut Özal’la başlayıp 1990’lardan sonra ivme kazanan demokrasi ikiyüzlülüğüne nasıl tanıksam, 1968 Gençliği de birçok şeye tanıktı.

Hem Atatürk devrimlerinin onurlu yüzüne tanıktılar.

Hem Vietnam’dan ülkemizdeki Barış Gönüllüleri’ne ABD’nin maskeli emperyalist yüzüne…

Nicedir olduğu gibi Mustafa Kemal’den el alınmış olsa bile, o günlerde de “Tam bağımsızlık” politikasından söz etmek, başa belaydı. Hele korumasız gençler için.

Bu yazının bundan sonrası, bu anaforda savrulan bir gençliğin, gencecik bir yaşamın öyküsüdür.

DENİZ GEZMİŞ'İN ZAMANDİZİNSEL ÖYKÜSÜ

Sevgili Başak, Eylem, Sevgi…; Barış, Umut, Ata…, Deniz Gezmiş de sizin gibi gencecik bir insandı. Hâlâ bütün belleklerde genç…

Yıl 1958. Sivas Selçuk İlkokulu’nun bahçesi. İlkokul arkadaşı Aydın Çubukçu’dan bir anı: “Denizle ben yan yana çömelmişiz, arkada bütün sınıf var. Deniz eliyle altıok işareti yapıyor. İlkokul beşinci sınıfta bir çocuğun mezuniyet fotoğrafında “Altıok” işareti yapması, oluşmaya başlayan siyasal kimliğin belirtisi. (D/TF; sayfa 17)” DP iktidarda, altıok direniyor; o yıllarda altıokun halkçılık, devrimcilik okları hâlâ yerli yerinde.

Üstelik hem anne, hem baba tarafından Deniz’in ailesinde, Balkan Savaşı’na, I. Dünya Savaşı’na, Sarıkamış Muharebesi’ne, Kurtuluş Savaşı’na katılmış insanlar, şehitler, gaziler vardır. Deniz, o insanların anılarıyla büyümüştür; emperyalizme düşmanlık ve yurtseverlik duyguları o yıllarda, bu anılarla filizlenmiştir. Bu duygulara ortam hazırlayan başka bir neden de hem annesinin hem babasının öğretmen olmasıdır.

Deniz’in ilk tanıştığı siyasi lider, İsmet İnönü’dür. 1959’un son günlerinde, İnönü Sivas’tadır; onu Yalçın Sineması’nda dinlemiştir. Aydın Çubukçu’ların evinde elini öpmüştür. “Paşa’nın elini öpmüş gülümsüyordu. 12 yıl sonra paşa, o gün elini öpen çocuğu ipten almak için çabalayacaktı. (AD/CD, sayfa 42)” Ama Paşa, “üçe üç intikam” çığlıkları arasında sesini bir tülü duyuramamıştır.

7 Kasım 1966, Deniz’in Hukuk Fakültesi’ne başladığı gündür. Öğrenciler boykottadır. “Rektör Ekrem Şerif Egeli’nin ‘Akıllı olun, yaptığınız uygunsuzdur.’ Açıklamasına rağmen sınıfa girmek yerine bahçedeki Atatürk Anıtı önünde nöbet tuttular. Deniz üniversiteye adımını attığı an, kendini eylemin içinde bulmuştu. (AD/CD, sayfa 88)” Hem de Atatürk Anıtı önünde… Atatürk, artık her eylemde en öndedir ve kalpaklıdır.

Arkadaşı Nurettin Demirdöven’in anılarında şu tümce yer alır: “Çıkan bütün yeni kitapların hepsini alıp okuyorduk. Dergi olarak Yön, gazete olarak Cumhuriyet alıyorduk. Akşam gazetesi ve o dönem bir ara çıkan Tanin adlı gazeteleri de bulunca okuyorduk. (D/TF; sayfa 43)”

Kimliğini bulmaya dergi olarak Yön, gazete olarak Cumhuriyet’le başlaması, elbette onun, Doğan Avcıoğlu’ndan etkilenmesine, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan beslenmesine, Atatürk Devrimleriyle biçimlenen bir çizgide yol almasına yol açacaktır.

Bunun Deniz’deki bir başka somutlamasını, kardeşi Hamdi’nin şu anısında buluyoruz: “Abim benden sık sık ‘Ankara’nın Taşına Bak” marşını çalmamı isterdi. Ben çalardım, o söylerdi. Sesi biraz detoneydi, ama büyük coşkuyla söylerdi. Onun müziği danslar değil, marşlardı. (AD/CD, sayfa 88)” Elbette salt bu marş değil, “Gençlik Marşı, Plevne Marşı, Gündoğdu Marşı” onlara, nice eylemde, direnme ve kenetlenme gücü vermiştir.

Elbette bir devrimci, her devrimci gibi Lenin’i, Castro’yu bilecek; Che’den etkilenecektir. Ama bu durum, Deniz’de biraz farklıdır. Onun bir ayağı yerel, bir ayağı evrenseldir. Bakın, bu durumu, arkadaşı Nurettin Demirdöven başka bir anısıyla nasıl somutluyor:

“…Ho Chi Minh’in filozof tavrını, Guevera’nın aktif tavrını birleştiren bir yapıyla hareket ederek, konuşma türü, olaylara bakışı sürekli bu yönde oldu.

Bütün bunlara rağmen temelde Mustafa Kemalci yapısını sonuna kadar terk etmedi. Anti-emperyalist bir Mustafa Kemal imajı üzerine bu elbiseyi giydirmeye çalıştı. ((D/TF; sayfa 51-52)

Anı değerli; ancak üsluptaki “imaj” ve “elbise” sözcükleri, bana göre, Deniz’in eylemiyle ve kimliğiyle hiç örtüşmüyor, ona yakışmıyor. Çünkü ikisi de sıradanlığı çağrıştıran sözcükler. Şöyle bir anlatımın daha doğru olacağının düşünüyorum: “Deniz, dünya devrim tarihinden çıkardığı dersleri, Mustafa Kemal odağında yorumlayıp yeniden biçimlendiriyordu.”

İstanbul Üniversite’si senatosu, huzuru sağlamanın yolunu, Deniz’i üniversiteden ihraç etmekte bulmuştur (1 Eylül 1969). Deniz, bu kararı protesto ettiği mektubunda “Bu vatan hainleri, Ali Kemal’ler sürüsü (D/TF; sayfa 76)” nitelemesini kullanır. Bu üslup, Mustafa Kemal’in Nutuk’undaki üsluptur. “Ali Kemal” örneğiyle, Kurtuluş Savaşı tarihimize doğrudan gönderme yapmaktadır.

Deniz’in eyleminin ulusalcı çizgisini gösteren başka bir örnek, 22 Kasım 1967’de düzenlenen Kıbrıs mitingidir. O yıllarda ben de Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nün öğrenci derneğindeydim. Benzer bir mitingi, biz de düzenlemiştik. Bu mitinglerdeki tepki, kuşkusuz öncelikle İngiliz ve ABD emperyalizminedir.

7 Mart 1968’de, Fen Fakültesi’nde yapılan uluslararası bir toplantıda, Süleyman Demirel adına Devlet Bakanı Seyfi Öztürk konuşmaktadır. Bir anda salondan sloganlar yükselir. “Yaşasın sosyalizm! Bağımsız Türkiye! Yankee go home! Bakan, bu sloganlar ve ‘Dağ Başını Duman Almış’ marşı eşliğinde konuşmasını tamamladı. (AD/CD, sayfa 114)”

AP Gençlik Kolu, “Nato’ya Hayır” eylemlerine tepki olarak, 20 Mayıs 1968’de İstanbul Üniversitesi bahçesindeki Atatürk büstüne bir çelenk koyar. Devrimci Hukuklular Örgütü’ne üye öğrenciler, bu çelengi yakarlar ve eylemlerinin gerekçesini şöyle açıklarlar:

Atatürk ilkelerinden sapmış ve sömürgecilerin Türkiye’de temsilciliğini yapan bir iktidar partisinin çelengi Atatürk Anıtı önüne konulamaz. (D/TF; sayfa 109)

Üniversite gençliği, siyasal iktidarla artık tam bir restleşme halindedir. “Tam bağımsızlık, Mustafa Kemal” paydasında kenetlenen gençlik, iktidarı ABD’nin maşası olarak görmektedir.

Yeni İstanbul gazetesi 6 mayıs 1972 | Darağacı, Klasik reklamlar ...

12 Ağustos 1968’de Çekoslovakya işgal edildi. Bu olayı herkes, kendince yorumladı. Oral Çalışlar’ın da belirttiği gibi, Deniz’in önderliğindeki Devrimci Öğrenci Birliği, bu işgali açıkça kınamıştır. Ancak Deniz’in, “Kızılordu, oportünizmin göbeğini nallıyor. (D/TF; sayfa 128)” sözleri, bu kınamayla örtüşmemekte ve açık bir çelişki oluşturmaktadır. Bu zikzak, Deniz’in bütün yaşamında gördüğümüz tek açmazdır kanımca. Bir savrulma, kuşkusuz bir yirmi bir yaş tez canlılığıdır. Bu olayla, partisi TİP de savrulmuştur. Bunu bir istisna olarak görmek ve çok da abartmamak gerekir. Oral Çalışlar için şunu anımsatmam gerekli midir bilmem? O da Cengiz Çandar gibi, “ak-hoca” ile “ak-koca” ikileminde kendi küpünde kükredikçe mutasyona uğrayıp Filistin direnişinden Kenan illerine doğru savrulan o “ak-turşu”laştırılanlardandır(!).

Deniz, yaşamıyla ve eylemleriyle olumsuzluklara, kötülüklere göz yumanlardan değildir. Çünkü o, bir ülke toprağının işgalinin ne olduğunu, kendi tarihinden çok iyi bilenlerdendir. Ve şu somut gerçeği unutmayalım; emperyalizmin sağına ve soluna savrulanlar, yumruğu hep cepheden yemişlerdir.

30 Ekim – 10 Kasım 1968 günleri arasında gerçekleştiren “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”nün bayraktarı Deniz Gezmiş’tir. Gençler, yürüyüş öncesi şu bildiriyi yayımlamışlardır: “1919'da başlayan Mustafa Kemal devrimi kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, Cumhuriyet'in bütün kurumları yozlaştırılmıştır. Bugün Türkiye’miz, dünyada ilk anti-emperyalist ve anti-kapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal'e rağmen yabancıların desteklediği karşı devrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmaya azimliyiz, kararlıyız. Bugün başlayan yürüyüşün amacı budur. (D/TF; sayfa 131)

Her türlü provokasyona ve engellemeye karşın eylem tamamlanır. Bu eylemlerin hiçbir evresinde cana kasıt yoktur. Sağduyu her zaman egemen olmuştur.

Yürüyüşe katılan öğrenciler adına, Anıtkabir şeref defterini, Deniz’in Hukuk Fakültesi’nden sınıf arkadaşı Cevat Ercişli imzalar ve deftere şunları yazar: “Milli kurtuluş yolunda, Amerikan emperyalizmine karşı gerçekten izindeyiz. Milli Kurtuluş mücadelesi yok edilemez. Onu yok etmek için, bütün Türk Milletini yok etmek gerekir. Tam Bağımsız Türkiye için. (AD/CD, sayfa 141) – (D/TF; sayfa 137)”

Gençlik, ülkenin her şeyiyle ilgilidir. Madeni, tütünü, gelir dağılımı, eğitimiyle… 10 Mart 1969’da Devrimci Öğrenci Birliği’nin “madenlerin satılmaması” konusunda yayımladığı bildiride, şu tümceler dikkati çeker: “Bu kararnameyi hazırlayanlar şunu bilmelidirler ki, büyük Milli Kurtuluşçu Gazi Mustafa Kemal’in gençliği ve halkı, bunlardan er geç hesap soracaktır. ((D/TF; sayfa 159)

Ülkemiz demokrasi tarihinde, demokrasi, çok seslilik olarak değil, çoğunlukçuluk algılanmış ve uygulanmıştır. Farklı konuşan hemen susturulmuştur. Dün kurşunla, copla. Bugün plastik mermiyle, biber gazıyla, sarinle, basınçlı suyla…

19 Mart 1969’da Deniz Gezmiş tutuklanınca DÖB adına yayınlanan bildiride şu tümcelere yer verilir: “… Biz Mustafa Kemal gençliği olarak Amerikan emperyalizminin ve onların çömezlerini Türkiye’den atıncaya kadar savaşa devam edeceğiz.. Bu uğurda tevkif değil, hepimiz öleceğiz. Zira hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlük kadar değerli değildir. ((D/TF; sayfa 162)” Mustafa Kemal’in: “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir.” sözü, bu bildirinin ruhudur.

Ülkemiz demokrasi tarihinde, demokrasi, laiklikle mücadele tarihidir(!). Laiklik, çoğunlukçu demokrasinin gözünde kafirliktir. Kafirin cenaze namazını kılmak vacip değildir. 1 Mayıs 1969’da İmran Öktem’in cenaze töreninde yaşanan olaylar üzerine, İstanbul ve Ankara’da örgütlü 14 öğrenci ve gençlik kuruluşu tarafından 3 Mayıs 1969 tarihinde yayınlanan bildiri, şu tümcelerle başlar: “Türk Halkına, Mustafa Kemal’in önderliğinde Kurutuluş Savaşı veren halkımız; ikinci bir kurtuluş savaşının eşiğindedir. Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçi siyasi iktidar tarafından sinsi sinsi teşkilatlandırılan karşı devrimci kişiler azgınlaşmışlardır… (D/TF; sayfa 168)

Ülkemiz demokrasi tarihinde, yönetenler için Mustafa Kemal, siyasi bir ritüel figürüdür. İmam bildiğini okumaktır. Mustafa Kemal’in izinde olan gençliktir. İşte birkaç örnek daha.

7 Eylül 1969’da, Siyasal Bilgilerde düzenlenen Ho Chi Minh’i anma toplantısında Deniz de konuşur. Salonda iki fotoğraf asıldır. O iki fotoğraftan biri Mustafa Kemal’in, öbürü anılan Ho’nun.

Filistin günlerinde Deniz ve arkadaşları, Şam’daki uluslararası bir fuara giderler. Deniz, Türk pavyonunda Atatürk posteri göremeyince “Bu ulusun hiçbir ulusal lideri yok mudur ki posteri ya da resmi asılmamış. (D/TF; sayfa 215)” der ve olay çıkarır. “Ulusal” sözcüğünden korkanlar, kuşkusuz Deniz’lerden de korkmaktadırlar.

21 Eylül 1969’da Günaydın’da yayımlanan kendisiyle yapılmış bir söyleşide Deniz, şunları söyler: “Ben tek başıma bir lider değilim. Tam bağımsız bir Türkiye isteyen kitleleri peşimden sürüklüyorum. Bütün üniversitenin birleşmesi amacıyla çalışıyorum. Kapıda nöbet tutan arkadaşlarımla benim aramda bir fark yoktur. (AD/CD, sayfa 173)”

Kurtuluş Savaşı tarihimizde Reddi İlhak, Müdafaa-i Hukuk, Karakol Teşkilatı, Kuvayi Milliye gibi örgütlenmeler önemlidir. Yeniden bir Kurtuluş Savaşı verildiğine göre Deniz’ler için, örnek alınacak örgütlenme modeli de bellidir. Aralık 1970’da oluşturulan THKO ile ilgili şu saptama, bu açıdan önemlidir: “Daha sonra savunmalarında söyleyecekleri gibi, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’daki Karakol Teşkilatı’nı örnek almışlardı. Onlar nasıl emperyalist İngiliz polisine kurşun sıktıysa, THKO da Amerikalılara sıkacaktı. (AD/CD, sayfa 219)”

Siyasetçiler, bu gençlerin içtenliklerine, hele onların “Kurtuluş Savaşı”yla kendi eylemlerini özdeşleştirmelerine bir türlü sıcak bakmamışlar, onları kabullenmemişlerdi. 23 Ocak 1971’deki CHP Kurultay’ında, İsmet İnönü şunları söylüyordu: “Şimdi 25 yaşındaki delikanlı, nereden ve nasıl bir kuvvetle ve hangi izanla tahriklere alet olarak Kurtuluş Savaşı yaptığını ilan edebiliyor? Türk Milleti bağrından Mustafa Kemal’ler çıkaracaktır. Büyük kabiliyetler, istidatlar çıkaracaktır. Ama her gün böylesi çıkacak. Tabiat bu kadar zengin değildir. (AD/CD, sayfa 236)

Doğru, tabiat söylendiği gibi çok zengin değildir. Bu nedenle olmalı, 1972’den beri Deniz, bu ulusun ve gençliğin simgesidir. Taksim Gezi Direnişi’nde de o vardır, genç kızlarımızın hatıra defterlerinde de... Attila İlhan’ın şiirinde de Edip Akbayram’ın şarkısında da… Can Yücel’in dediği gibi “En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de devrim / O, onun en güzel yüz metresini koştu / En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...

Bağışlayın, İnönü, temkinli olduğu kadar, Mustafa Kemal kadar uzgörülü olsaydı, köy enstitülerini tırpanlayarak yoluna devam etmez; Deniz’in ömrünün, beden ömrüyle sınırlı olmadığını, olmayacağını görürdü.

Eylemlerin dorukta olduğu günlerde, 29 Ocak 1971’de, Cumhuriyet’te Deniz’in açık mektubu yayımlanır. Babasına seslenmektedir. Atatürk, “Nutuk”la kamuoyuna nasıl bir hesap verme gereği duymuşsa, Deniz de onu yapmaktadır.

Baba, Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni… Küçüklüğümden beri evde Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.

Baba, biz, ikinci Kurtuluş Savaşçılarıyız. Elbette hapse atılacağız, kurşunlanacağız da… Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi… Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları.

Düşün baba, bu gün hükümet isini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmış durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.
Baba, mektubuma son verirken seni, annemi, Bora'yı, Hamdi'yi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım.

Ya Vatan Ya Ölüm. (D/TF; sayfa 238)

Hektor’dan Garibaldi’ye, Mustafa Kemal’den F.Castro’ya “Ya bağımsızlık, ya ölüm!”, tarihin bütün yurtseverle bıraktığı evrensel bir kalıt değil midir?

Deniz’in, Askeri Mahkeme’deki sorguda söyledikleri de tarihe bırakılmış bir bildiridir (manifesto). Konumuz bağlamında, o uzun sorgudan şu cümlelerin altını özellikle çiziyorum:

“… Türkiye’nin madenleri, petrolü 1950 tarihinden sonra Amerikalılara peşkeş çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı da yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul Örfi İdaresi’nce ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. (D/TF; sayfa 264)

Fikir özgürlüğünü ve anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirken, onun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar şeklinde ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcuttu. Bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez, bu kasten tahfif edilmek isteniyor, gerçekler örtülmek isteniyor. Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır. Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun istiklali tam prensibi ve ideali tam yanlış zapta geçti, onun istiklali tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz. (D/TF; sayfa 265)

Kurulu düzen, kendi kararını vermiştir. Kendini sorgulamak yerine suçlamayı seçmiştir. Ölüm kararı, mahkemeden, Yargıtay’dan, TBMM’den hiç vakit kaybetmeden geçirilmiştir. Af Örgütü’nün girişimleri de fayda etmemiştir. Çünkü siyaset kurumunda çoğunluk, “siyaset”in anlamını, salt “idam cezası” olarak anlayanlardan oluşmaktadır. İnanmayan sözlüklere baksın.

Tam o günlerde Sunay’a dünyanın seçkin sanatçı ve aydınlarından, ‘İnfazların yapılmaması için tüm yasal imkânları kullanmasını! İsteyen bir mektup geldi.

Mektubun altındaki imzalardan bazıları şunlardı:

Pablo Picasso, Louis Aragon, Pablo Neruda, Samuel Beckett, André Marlaux.

Sunay toplanan 22 bin imzaya da, İnönü’nün yalvarmasına da, babaların çığlığına da, kendi genel sekreterinin mütalaasına da, Batılı ülkelerin uyarısına da aldırmadı.

İnfaz emrini, hiç bekletmeden imzaladı. (AD/CD, sayfa 411)

Artık veda vakti yakındı. Vedası, babasına yazdığı mektuptu. Deniz Gezmiş, bu son mektubunda, bir bakıma vasiyetinde, kardeşinin bilim adamı olmasını ister.

“…Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da insanlığa hizmettir. (AD/CD; sayfa 436)”

Deniz, Mustafa Kemal’le bir kez daha buluşur. Hem de son nefesi öncesi. Mustafa Kemal’in: “Hayatta en haki mürşit ilimdir. (Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.)” sözünde ete kemiğe bürünen bir gençlik ülküsünde.

6 Mayıs 1972’de Deniz’in idam sehpasında, saat 1.25’te, son hecesi yarım kalan son sözleri şuydu: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın… Yaşasın, işçiler, köylüler. Kahrolsun emperyalizm. (D/TF; sayfa 304)

Deniz, bugün Jeanne d’Arc, E. Guevera gibi ulusal bir simge. Şairin şiirinde, Gezi Parkı direnişinde… Peki Sunay? Fıkraların “salaklık” öznesi; o da kuşkusuz sadece o dönemi yaşamışların belleğinde. Bugün adını duyan bilen Allah’ın bir kulu yok.

Böyle bir yaşamın noktası elbette bir şiirdir. Ne diyordu Can Yücel? “En Hızlısıydı hepimizin, / En önce göğüsledi ipi... / Acıyorsam sana anam avradım olsun, / Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Kaynaklar ve Yazıda Kullanılan Kısaltmaları:

Abim Deniz, Can Dündar, Can Yayınları 2014 - (AD/CD)

Deniz Bir İsyancının İzleri, Turhan Feyizoğlu, 25. Baskı, Ozan Yayıncılık 2007 - (D/TF)

Söylev (Nutuk) I – II, Atatürk, Türk Dil Kurumu Yayınları, İkinci Baskı 1965 - (S-I),(S-II)

Tahsin Şimşek

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)