KÂĞIT İSRAFI

Denize bakıyorum kanatlı bir balina
* Denize bakıyorum kaybettim çok fena
* Denize bakıp inanıyorum insafına?
Denize bakıyorum lütfen biraz köfte? 
Ah denizin imbiğinden kanırtılmış gece!
Hörgüçleriyle kararan bir bilmece!
Siyabend bezi antikor levhaların hüznü+. 
Duruşkan bir amber zifti inceliğinde-
Postu pullu bir gergedanın dişi)
Geri versin bana endişemi( Kili kırk bir kere maaş bordrosu’’ 
Yanında bedava işçiliği, pulu, rulosu”
Merdiven badallarına bodoslama 
Baktığım bir belde olan Bursa'da^^
Boğazımın boğumlarına sanki Antarktika&
B@eh?k!fgkl7f/klux¥kuds€kfloyf%uf?gtu#d5yj
Bir narodnik alfabesi oluyorum cıva%
Haydi kollar havaya buraya bir limonata=
Bu sana ne şiirin şirin mi şirin traktörünün ipi-
Zambiyalı bir kızılderili gibi yapışıyor boğazıma 
Zarın zilli NesriN payitaht zırhı kahrolsun amErika/ 
Coca cola, antikor ve kanser bileklerinde etli ekmek> 
Lütfen plak, tartar ve annemin vişne reçeli apostrof
Zahmet çek kırılgan bir kurum olur orada duruşun 
Bekâr bir ticari master hüdavendigar kösnüllüğü 
Şiir şart ve biraz mizah İsmail Dümbüllü

 
Durun, itiraz etmeyin hemen. Buna şiir diyecek değilim. Sadece bir “deney” bu. Bu zırvaları yazarken saniye tuttum. Tam 300 saniyede yazmışım bu şiir olmayan “şiir”i. Bu yüzden adına 300 saniye diyecektim ama “ehven-i şer”e göre hareket edip Kâğıt İsrafı demeyi daha uygun buldum.   Bazıları bu şiir olmayan şiiri (sayıklama demeliyiz belki de) küçümseyecektir, "Bu da ne?" diyecektir. Demekte haklıdır da. Bu şiir değil, adı üstünde “kâğıt israfı”. Bu itirazı yapan kişiye karşı çıkamam. Bu şiirin altındaki derin felsefi anlam üzerine alakasız bağıntılar kuramam. Bu "şiirin" üstün çağrışımlı postmodern bir şaheser olduğunu, bu yüzden de çağını aşan bir estetikle yazıldığını söyleyemem. Türk edebiyatına düşman olsaydım ve bunları söyleyebilseydim eğer Türkiye'de saygın bir eleştirmen olurdum zaten. Peki bu kâğıt israfını ne diye yazdım? Neden dergimizin bir sayfasını bunun için israf ettim? Aslında nedeni basit. Kierkegaard buna ironi diyor. -Siyahı teşhir etmek için.- Türkiye'de ise edebiyat diyorlar. Yüksek zümre dışında kimsenin anlayamadığı "şaheser" diyorlar. Ben biraz daha terbiyesiz şekilde okurun estetik algısına tecavüz diyorum. Aslında bu şiir olmayan şiir anlayışının -haydi biz ona “postmodern deneme” diyelim- yaratılma sürecini kavramadan Türk şiirinin istila sürecini çözümleyemeyiz. Bunun için de tarihsel süreci çözümlemeye ihtiyacımız var. 

80 Darbesi’yle birlikte Türk edebiyatının toplumcu kanadı budandı. Topluma bir korku kültürü "empoze" edildi. Bu kültürün yansımaları günümüzde dahi karşımıza çıkmaktadır. Anne babaları 80 Darbesi’ni görmüş olanlara şu öğüt çok tanıdıktır: “Oğlum/kızım üniversitede hiçbir siyasi olaya karışma!”
Bu anne/babaları bu şekilde öğütler vermeye iten acı bir tecrübe (80 darbesi) ve zihinlerine kodlanan bir kültürel süreç (korku kültürü) olduğunu yadsıyamayız. Kuşak çatışmasını doğuran en önemli faktörlerden birinin de bu tarihsel süreç ve korku kültürünü yaşayıp yaşamama durumu olduğunu söyleyebiliriz. 90’lı yıllarda doğanların ebeveynleri ile yaşadığı çatışmaların temelinde de bu korku kültürüne aşina olmamaları, o tarihsel tecrübeye sahip olmamaları gibi nedenler yatmaktadır. Tabii ki nesilleri böylesine etkileyen bir olaydan edebiyatın nasibini almaması beklenemezdi.  

80’li yıllara kadar en güçlü eserlerle ağırlığını hissettiren gerçekçi sanatın ve o sanatın estetiğinin budanmasıyla ortaya büyük bir boşluk çıktı. Bu boşluğun içinde boşluk teorisyenleri türemeye başladı. Bu teorisyenler toplumcu kanadın korku kültürü ile budandığını fark edip doğan boşluğu dolduracak bir dikensiz gül bahçesine ihtiyaç duydu. Boşluğun teorisyenleri geneli itbarıyla soldan devşirilip neoliberalizme "entegre" edilen inanmamışlar takımıydı. Boşluk teorisyeni inanmamışlar takımı boşluğu bilgi ve yetenekleri ile dolduramayacaklarının farkındaydılar.  Bunun için ülke olarak her zaman yaptığımız gibi - ithalata giriştiler, ancak bu seferki ithalat kültür alanında gerçekleşti. Amerikan menşeili bir kültür ürünü olan postmodernizm alınıp o boşluğun tam ortasına bırakıldı. Boşluğun şairleri, boşluğun romancıları, boşluğun öykücüleri en önemlisi de boşluğun aydınları burada doğdu, gelişti ve serpildi. En yeteneksizleri dahi postmodernizmin trambolinine çıkarak en az emekle en yüksek noktaya ulaşmayı başardılar. Sanatın ve sanatçının gerçeklikle olan bağlantısını koparmak için fırsat kollayan güç odakları da bu boşluğu hiçlik ile doldurma çalışmalarına katkıda bulundular. Dört bir koldan postmodernizmin "pr"’ını yaptılar. Deyim yerindeyse kendi kendini budayan bu sanat anlayışının sürdürücüsü olmaları için tüm edebiyat dünyasına şu mesaj verildi: “Artık kas gücü mü kaldı, çıkın postmodernizmin trambolinin üzerine, emeksiz ve zahmetsiz bir şekilde ulaşın zirveye.” Bu mesaj birçok kişi tarafından –kısa yoldan ün/para sahibi olma gibi vaatleri nedeniyle– rağbet gördü. Üstelik bu teorisyenlerin sağladığı eleştirilmezlik emniyeti boşluğu daha da cazip hâle getiriyordu. Boşluğun teorisyenlerinin Orhan Pamuk gibi postmodern türde eser veren yazarlara bir eleştirilmezlik zırhı giydirmeleri boşuna değildi. Bunun için çeşitli eleştiri bertaraf etme silahları kuşandılar. Her türlü haklı eleştiriyi “sanattan anlamamak, kıskançlık, gericilik, çağa ayak uyduramamak, ulusalcılık” gibi edebiyat teorisinin dışındaki mekanizmalarla bertaraf etmeye çalıştılar. Kurdukları yayın tekelleri ile postmodernizmi özendirerek Türk edebiyatındaki gerçekçi ve hayatla bağlantılı olan son damarı da koparıp attılar. Şimdi de yarattıkları cesedin üzerinde tepinip “Şiir öldü mü?”, “Roman bitti mi?” gibi sorularla okuyucunun bilincini körelterek otopsiye engel olmaya çalışıyorlar. Her katil gibi cinayet mahaline dönüp işledikleri cinayet üzerine –sanki suç başkalarınınmış gibi– fikir pratikleri yapıyorlar. 

Bugün temeli boşluk olan bir şiirin olması, "twit"i şiirinden önde giden Twitter fenomenlerinin şair olarak anılması boşuna değil. Ulaşılmak istenen postmodern cehalet bu tipler vasıtasıyla meşrulaştırılıyor. Tekel yayınevleri, sermaye dergileri bu “tip”lerin eserlerini görücüye çıkararak topluma bir niteliksizlik dayatmasında bulunuyor. Yarı deneme, yarı klavye hatası, yarı biçimci tam soytarılık ürünü olan postmodern denemeler şiir olarak pazarlanıyor. Tekel övüştürmenleri vasıtasıyla bu vasat bile olmayan metinlerin “üstün edebi vasıfları"na ilişkin çözümlemeler yapılıyor. Bugün yazdığı kitabın adında bile yazım hatası yapan eleştirme(ye)nlere Türk şiirinin kaderi tayin ettirilmeye çalışılıyor. Çürüme her yeri sarmış durumda. Geçmişte Türk edebiyatına yeni yazarlar kazandırmak için kullanılan ödül mekanizması bugün vasatlığı yüceltme işlevini üstlenmiş durumda. Şiir yazmayan insanlara şiir ödülleri verilmekte. Ödül kazanan bazı “şair”lerin ödül kazandıklarını öğrenince, “Çok şaşırdım, hiç beklemiyordum.” demekteki haklılıklarını görmek lazım. Ödül alacak şiirler yazmadıklarının, hatta şiir bile yazmadığının onlar da farkında; bu “şair"lerin şaşkınlıkları bundan biraz da.  Şairliğin kitaba ya da ödüle indirgendiği bir pazarlama çağında yaşıyoruz. En iyi pazarlanan şair en iyi şair sayılıyor. Ahbap çavuş ilişkileri ile kazanılan ödüller başarının ölçütü sayılıyor. Hiç kimse çıkıp da “2 bin TL’si olan herkesin ‘şair’, iyi bir abisi, büyüğü ya da tarikatı olan herkesin ‘ödüllü şair’ olduğu bir yerde ödül ya da kitap sahibi olmak şairliğin referansı değildir.” diyemiyor. Niteliksizliğin pazarlama ile telafi edildiği bir savaş meydanındayız. Okurun bilincine sululukla, ikiyüzlülükle, niteliksizlikle saldıran liberal soytarılar, boşluk teorisyenleri, müteşairler, yarı aydınlar, ödül mafyaları, şiir tetikçileri ve arkalarında sırtları yere gelmez sanan, edebiyatı evcilleştirdiklerini düşünen sermayedarlar var. Karşılarında onlara direnen bir avuç kahraman. Saflar belli, şairin de dediği gibi “Henüz tüm kaleler zapt edilmedi.”

Kaan Eminoğlu
GERCEKEDEBİYAT.COM 


ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)