Mübalâğa, sadece insanoğlunda değil, bizzat tabiat ve hayatta da mevcut bir hadisedir. Bunu hayvanlarda, bitkilerde, cansız varlıklarda ve hayatın her türlü hadiselerinde görmek mümkündür: Mamut’lar, Baohap’lar, Albatros’lar ve Kral Kartallar, Okyanuslar, Niyagara’lar, Himalâyalar, mikroplar, Diyatome’ler (ancak mikroskopla görülebilen su yosunları), Kolibri’ler (sinek kuşları) v.s. hepsi de tabiatın mübalâğalı çocuklarıdır.

Tabiat ve hayat, mübalâğalarını, bazen de normal varlık ve hadiselerine bazı yeni unsurlar ilâvesi suretiyle sonradan meydana getirir: Sakin yaz günlerinde “Karadeniz” ne kadar tabiî ve munistir; fakat karakış ayları, karanlık semasıyla, büyük fırtınalarıyla ve muazzam dalgalarıyla gelince o azgın bir mübalâğa haline girer. Masmavi bir ufuk önündeki bir Süleymaniye’ye bakarak, arkasında kara ve kızıl bulutlar yuvarlanan bir Süleymaniye, elbette daha heybetli görünür. Nasreddin Hoca’nın sesi gibi, kubbeler, sesi ne kadar mübalâğalandırırlar. Öğleyin sadece bir gölgeden ibaret kalan serviler, akşam güneşinin veya mehtabın îzam edici gölgeleriyle sessizlikler içinde ne kadar büyürler. Çankırı’da, gök gürlemelerine benzer parlayışlarla ve âdeta eser gibi gelen zelzeleler daha çok dehşet uyandırırlar. Bu günün harpleri de bu ilâve mübalâğasından müthiş surette istifade ediyor. Bombalar, tarraka ve tahribiyle esasen korkunçken, sesin bir dehşet unsuru halinde ona ilâvesiyle meydana getirilen “Düdüklü bombalar” bunların en tipik örneklerinden biri olsa gerektir.

Ruhumuzun başka ve esaslı bir cephesini teşkil eden mübalâğa’nın insanlık tarihinde, ilkin korku heyecanıyla başlamış olduğu düşünülebilir. Geniş ve müthiş tabiat ortasındaki yalnızlık ve vukufsuzluktan doğan bu korkunun, eşya ve hadiseleri, insan gözünde, olduğundan çok fazla büyüttüğü muhakkaktır. Korku anında gözlerin tabii bir şekilde büyüyüşü, göğsün genişleyişi, omuzların kalkıp kabarışı, kolların açılışı bile hep bu ruh hadisesiyle ilgili hallerdir. Mübalâğa’nın, hayat ve tabiatı bir dev aynasından görmek demek olan bu şekline karşılık, aynı hal ve tabiatı bir dürbünün tersinden seyretmeye benzeyen ve her şeyi küçük gören öbür şekli ise vukuf, emniyet, kudret, nefse itimat, pervasızlık, kahramanlık, gurur hallerinin eseri olsa gerektir. Biz her iki şekli de bir noktada birleştirebiliriz. Herhangi bir şeyi haddinden fazla büyütmek. Birinde büyüyen muhitimizdir. Öbüründe kendimiz. Bu agrandisman; kâh dış âleme, kâh kendimize çevrilerek hayatı daha belirgin, daha mücessem ve gördüğümüz şekilde gösterebilmek endişesinden doğan bir ifadedir. Fakat bunun, hiçbir zaman, bir resmin hatlarını, renklerini ve gölgelerini silip mahv eden bir ifrata düşmemesi de şarttır.

Mübalâğa’nın, umumî hassasiyet ve hayalin daha mübalâğalı bir şekilde çalıştığı ilk devirlerden itibaren doğmuş olması lâzımdır. “Teşbih, basarî muhayyilenin iptidaî hir şeklidir ve mecaz’a takaddüm eder. Mecaz’da hadlerden biri eksiktir.” 2 diyen Remy de Gourmont’a dayanarak biz de diyebiliriz ki: Edebî sanatlar tarihinde mübalâğa, üç ayrı devirde, şekilce birbirinden farklı mahsuller vermiştir. “Attığı taş yere düşmezdi” gibi doğrudan doğruya mübalâğa olanları bu sanatın ilk örnekleridir. “Tepe gibi et yığ” gibi teşbih şeklinde olanlar teşbihin yanında yer alırlar. “Dolap dolap ak südümü emzirdiğim oğul” gibi “istiare” şekliyle yapılanlar ise, “istiare”ler, hadlerinden biri eksik olduğu ve “teşbih”lerin daha gelişmiş şekilleri olduğu için, daha sonra gelirler.

che guavera

Zeki Ömer Defne, Dede Korkut Hikayeleri Üzerinde Edebi Sanatlar Bakımından Bir Araştırma. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1988. 

Mübalâğa sanatı, sanatkârı heyecana getiren hadisenin, o heyecanın mahiyetine göre, büyümesi ve küçülmesi demek” 3 olduğuna göre, şimdi de Dede Korkut Hikâyeleri sanatkârın heyecana getiren hadise veya varlıkları tayin ederek mazinin karanlık tarihlerinden bu meçhul sanatkâra kadar gelen ruhun neleri haddinden fazla kıymetlendirip neleri hakir gördüğünü belirtmeye çalışalım.

Dede Korkut’taki mübalâğalar, şölenler, nezirler, savaşlar, kahramanlıklar, kuvvetler, maharetler, hiddetler, ana fedakârlıkları, otağlar, kaba kaba bey oğulları, basımlar, kâfirlerin atları, tolgaları, gönderileri, kılıçları, okları, kaleleri, kedi başlı ejderhalar, boğalar, ormanlar gibi hadiseler ve varlıklar üzerinde tahakkuk etmiş görünüyor. Bütün bunları üç grup içinde toparlamak mümkündür: “Türk hayatına ait hadiseler ve kıymetler, düşmanla alâkalı maddeler, tabiatın kara unsurları.”

Bu üç grup içindeki hadise ve unsurları, sanatkâra verdikleri heyecanın mahiyeti bakımından mütalâa edersek yalnız millî olanlarının   mümkün olduğu kadar büyütüldüğü; gerek kâfire, gerekse tabiatın, Türk’ün karşısına hasım ve engel olarak çıkardığı unsurlara hakir bir gözle bakıldığı görülmektedir.

Bu konuda millî gururun düşmanlar lehine ufak bir müsamaha misaline rastlamak mümkün değildir.

Yalnız Karadeniz kenarında Düzmürt kalesinin bir tekfuru vardır ki, boyu altmış arşun olarak gösterilmekte ve altmış batman gürz salladığı kaydolunmaktadır.

Adına da Arşunoğlu Direk deniliyor. Bu korkunç mübalâğa, sanatkârın orijinal bir takdiridir. Bu heybetli düşman, nihayet Yigenek adlı bir Türk yiğidine yenilecek ve böylece, dolayısıyla millî gururumuz bir kat daha yükseltilmiş olacaktır. Zaten bu mübalâğa’nın, kâfire takılan isimde nasıl ince bir istihza ile bizi hadiselerin malüm akıbetine hazırlamaya matuf olduğu, “direğin eğilip bükülmek kabiliyetinden mahrumiyeti; halbuki savaşın sular gibi hareket ve cevvaliyete istinat ettiği; direğin mutlak dümdüz bir kurumluluk ifade edip hayatiyetten, zekâdan nasipsizliği” gibi mülâhazalarla derhal anlaşılmaktadır.

Aynı tâbiyeli üslübun şu parçalarda da devam ettiğine şahit oluyoruz :

Trabzon tekfurunun hükmettiği yerlerin “Ala yılan sökemez ormanları” vardır; Kan Turalı söker. “Gök ile pehlü vuran kaleleri” vardır; Kan Turalı alır. “Yaylımında Oğuz elin kondurmayan, kara pulattan öz kılıçlar kesenlere bir kılın kestirmeyen Tepegöz”ü kahraman ve zeki Basat basar. Yedi başlı ejderhayı Kazan yetip yok eder. Katı taşa, mermer taşına boynuzu ile vurunca un gibi öğüten, peynir gibi diten boğaların hakkından Boğaçlar, Kan Turalı’lar gelir.

Görülüyor ki, bütün bu misallerdeki mübalâğa’lar, Türk gücünü biraz daha kuvvetle meydana çıkarmak gayesine dönüktür.

 Aşağıdaki cümleleri gözden geçirirsek, buradaki mübalâğa’ların; ya sanatkârı heyecana getiren ihsâsın doğrudan doğruya büyütülmesi veya küçültülmesi suretiyle, veyahut “teşbih”, “istiare” yoluyla yapıldığını anlarız.

“Çoban’ın attığı taş yere düşmezdi, üç yıladak taşı düştüğü yerin otu bitmezdi. Acığı tutanda bıyıklarından kan çıkan Büğdüz Emen” gibi cümleler, doğrudan doğruya ihsâsa merbut olanlarıdır ki, bu neviden olanların hepsini buraya tekrar yazmayı lüzumsuz bulduk ve misal göstermiş olmak için üç tanesini almakla yetindik.

İhsâsın doğurduğu bir çağrışımdan istifade edilerek teşbih yoluyla yapılan mübalâğa’larda bazı ortak noktalar göze çarpmaktadır: “Yığmak, yığılma” fiilleri burada sadece “tepe” hayaliyle beraber gelirler. Şölenlerde et, savaşlarda taş, tepeler gibi yığılmış görünmektedir. “Göl, dolap“ müşebbihünbihleri, “sağmak, sağılmak” fiilleri etrafında uyanıp toplanan imajlardır. Şölenlerde kımız göl gibi, ana sütü daima oğul için dolap dolap sağılır “Parçalanmak, ditilmek, üğünmek, ezilmek“ gibi eş manalı fiiller, “toz, peynir, kül, un” hayallerini davet ederler. Boğa katı taşı mı gibi öğütür, mermeri peynir gibi diter. Çoban’ ın attığı taş düşünce, yer toz gibi savrulur. Kara Güne acığı tutanda kara taşı kül eder. Atılan taşlar, atılan oklar yere düşmez.

Eğer mübalâğa biraz da, bize heyecan veren hadiseleri başkalarını, bizde uyandırdıkları heyecan şiddetinde ve o anda bize göründükleri büyüklükte gösterilebilmek arzusundan doğuyorsa, Dede Korkut’un büyük sanatkârı bunda da tamamen muvaffak olmuştur. İşte biz bu cümleler sayesinde Türk mazisini, muhteşem tablolar halinde, gözlerimizin önünde canlanmış buluyoruz.

Şölenlerde tepe gibi et, göl gibi kımız, Türk sofrasının, Türk ikramının, bu milletin maddeden ziyade hatıra, gönüle verdiği kıymetin cömert bir ifadesi değil mi? Bunlar, muhakkak ki, bilinen Türk misafirperverliğinin en güzel delilleridir. “Kuru kuru çaylara sücü saldım” bir ananın bir oğul evlâda malik olabilmek için her türlü zorluğu göze aldığı adak sahnesinden,

“Karşı yatan kara dağdan
Bir oğul uçurdunsa degil bana
Külüng ile yıktırayım”

bir oğul kaybetmekten doğan acıların bir anaya verebileceği insan üstü kuvvetten “Avda kalan oğul için kayırmagıl, yedi gün Kazan’a mühlet vergil, yerde ise oğulu çıkarayım, gökte ise indireyim.”

Bir babanın oğul uğruna göze alabileceği fedakârlıklardan, “Dolap dolap ak sütümü emzirdiğim oğul.” Başı darda kalmış bir oğul karşısında bir ana yüreğinin sızlanışlarından samimî birer akistir. Kitabı dolduran on iki hikâyede ana-baba ağzından bir kız çocuk için bu kadar candan bir feryada rastlanmıyor. Onlar, ana-baba tarafından, daha ziyade cümleler içinde ve süslü birer hayal halinde, “Güz elması gibi al yanaklı... Kaza benzer...” gibi tasvirlerle hikâyelere nakşolunuyorlar. Biz bu mübalâğa’lardan, Türk toplumunun erkek çocuğa daha çok kıymet verdiği yargısına varıyoruz.

Attığı taş yere düşmeyen, yere düşerse toz gibi savrulan, düştüğü yeri ocak gibi oyan, taşının düştüğü yerde üç yıl ot bitmeyen efsanevî Çoban bu sahnede Türk gücünün; hiddetlenince kara taşı (en sert taş) kül eden Kara Güne ile bıyıklarından kan çıkan bıyığı kanlı Büğdüz Emen, (bu hiddetten mutlak olarak bahsedildiği halde hadiseler içindeki yerine bakarak onun düşmanlara matuf olduğunu anlıyoruz.) Türk gazabının; Ağ boz atının yelesi üzerinde kar durduran Gaflet Kocaoğlu Şir Şemseddin, Türk biniciliğinin; attığı ok yere düşmeyen Salcan Hatun, Türk yiğidinin seçeceği hayat arkadaşında aradığı kıymetlerin; otuz bin düşmanı on’a yayan, Firavun şişler yüklenip yerden çıksa kaba ökçesiyle perçin kılan, kaba kaba beylerin oğulları birbirine düşünce kamçısını salıp değdirerek kavgalarını aralayan, yedi başlı ejderhalara yetişen Kazan Han, Türk istihfafının, Türk kudretinin, Türk hanlarına yakışan nüfuzun ve Türk pervasızlığının müstesna sembolleridir. İşte bütün bu mübalâğa’larda da Türk kahramanlarına hayranlığın ifadeleri yaşıyor.

Demek ki, mübalâğa’yı hazırlayan psikolojik etkenlerden biri de “hayranlık”tır. Bu ruh haletinin de hadiseler üzerinde bir agrandisman ameliyesi yaptığı anlaşılıyor. Umumî hayat bize, bu mütalâanın çok enteresan misallerini daima tekrar edip durmaktadır. Mamafih bunun en güzel örneklerini de, gene Dede Korkut’un milletine hayran büyük sanatkârından kazanıyoruz.

Zeki Ömer Defne
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)