Çukur! / Coşkun Kartal
Eski memurlarımızdan, Ahmet Adil Soyususkun, emekli ikramiyesine üç- beş kuruş birikimini katarak zar zor aldığı iki göz evinde, gecenin bir yarısı çok yakınlardan gelen derin gürültüyle uyandı:
“Pofff!!!”
Gürültü, yerin kilometrelerce altından gelip o yaz gecesinin nemden yapış yapış olmuş bunaltıcı karanlığını yukarıya doğru yararcasına ansızın ortaya çıkmış, yalnızca üç- beş saniye devam etmiş, sonra da yerini ürkütücü bir sessizliğe bırakarak bıçakla kesilir gibi sona ermişti.
Yetmiş yaşını aşalı epeyce yıl geçmiş olan Ahmet Adil Soyususkun, gürültünün böldüğü huzursuz uykusuna, güçlükle dalabilmişti. Oysa, bir gece önce de çok az uyuduğunu hesaplayıp çabucak uykuya dalacağı umuduyla erkenden yatmıştı. Kendisi bu durumu “tavuklar gibi erken yatmak” diye nitelendirse de, derhal uykuya dalamamıştı. Kafasını koyduğu yastık boynunu ağrıtmış, yan dönüp uygun bir pozisyon bulana kadar yastığıyla epeyce oynamıştı. Bu kez de birbirine değen diz kapakları huzursuzluk vermiş, bunun önüne geçmek için de bacaklarının arasına yorganı kıstırmayı akıl edene kadar bacaklarını oynatıp durmuştu. Öte yandan, yaşadığı her şey gibi çoktan geçip gitmiş bir sürü ıvır- zıvır mesele beynine üşüşmüş, yaptıklarından pişmanlık duymuş, yapamadıklarına hayıflanmış, olup bitenleri bir kez daha düşünürken, kendinden geçmeyi başarmıştı!
Geçmişte kalan her şey bir yana, onun asıl sorunu, bugünkü gibi güçlükle dalınan huzursuz uykularıydı. Çoğu zaman gerçekten uyuyup uyumadığını bile ayırt edemiyordu. Kafasında bir düşünce beliriyor, içinden kendi kendine bir şeyler söylüyor, ancak daha cümlenin sonu gelmeden baş tarafını unutuveriyordu. Bu durumu “yarı uyur yarı uyanık olmak” diye tanımlasa da, kimi zaman içinde, konusunu bilemediği ama yüreğini kavuran, nedensiz, büyük bir pişmanlık duygusu ile sıçrayarak kendine geliyordu. Asıl anlam veremediği buydu. “Herhalde birilerinin bilmeden canını yaktım, ya da kötülük ettim ki, yaptıklarımın acısı çıkıyor benden!” diye tevekkül içinde boynunu büküyordu.
O gece de, gürültü ansızın belirip yatak odasını bile doldurunca sıçrayarak uyanmıştı. Uyanınca, dışarının nemli scağı yüzünden gövdesinin her hücresinden, gözlerinden bile ecel terini andıran terler fışkırdığının ayırdına varmıştı. Kısa süren bir ne yapacağını bilmezlik halinin ardından, hayatta ve iyi durumda olduğunu anlayınca, belirgin bir rahatlama duymuştu. Gürültünün nereden geldiğini ise bir türlü çıkaramamıştı. Yaşamı boyunca birkaç kez, bazı binaların nasıl yıkıldığına tanık olmuştu. Çıkan sesi, iş makinalarının darbeleri sonucu dayanakları iyice zayıflayan binaların ansızın çöküşünden çıkan gürültüye benzetmiş, ancak bundan da emin olamamıştı. Gecenin bu vakti bir çökme olduysa, aynı zamanda insanlara zarar veren bir felaket yaşanmış olmalıydı. Ne var ki, anımsadığı kadarıyla, yakın çevrede durup dururken çökecek boş bina ya da çökmesine ramak kalmış enkaz bulunmuyordu. Gürültünün ardında bıraktığı sessizlik kalıcı olmuş, bir tek çığlık, yardım çağrısı ya da yakarı duyulmamıştı. Böyle durumlarda sanki örgütlenmiş gibi panik halinde topluca havlayan sokak köpeklerinden bile ses yoktu. Merak uyandıran, ürkütücü, gecenin kuş ve cırcır böceği seslerini bile yok ederek ortalığı saran sessizlik, havada asılı kalmış muhayyel bir “ ses çıkarma yasağını” olanca katılığıyla uygular gibiydi. O güne kadar var olan hayata dair her şeyi içine gömmek, tümüyle belleklerden silinmesini istiyordu sanki.
Sessizliğin bu acımasız sultası yetmezmiş gibi, sokağın, mahallenin ve tüm kentin üzerinde, yazın bunaltıcı sıcağını ve havanın nemini içine çekmiş olan, yapış yapış karanlık da ona suç ortaklığı yapıyordu.
Ahmet Adil Soyususkun’a göre, gürültünün, bir evin ya da binalar blokunun çökmesi dışında nedeni olamazdı. Ayaktaki bir binayı enkaza dönüştürerek içindeki tüm yaşanmışlıkları yok eden sesin yerini, başka hiçbir ses tutamazdı!
Rüya gördüğünden kuşkulandı, ancak gürültü, rüya olamayacak kadar gerçekti. Dışarıdaki her yeri kaplayan karanlığın içinden bir yerlerden gelmişti işte! Yataktan kalkarak cam kenarına gitti; dışarıya göz attı. Cılız sokak lambalarının az buçuk aydınlattığı sokakta her şey olağan görünüyordu. Komşuların pencerelerinde ışık yoktu ve gecenin o saatinde birilerinin ayakta olduğunun gösteren her hangi bir işaret de bulunmuyordu.
Usulca yatağına döndü. Artık saçları iyice ağarmış ve kilo almış olan her şeyden habersiz karısının, az önce kalktığında boşalttığı yere doğru bacağının birisini iyice uzatarak kendisine yatacak yer bırakmadığını farketti .
Başka zaman olsa bu duruma sinirlenir, karısının bacağını iterek “ileri git kız!” diye sertçe söylenip kendi yatacağı yeri “kurtarmaya” çalışırdı. Ancak, bu kez sinirlenmediği gibi, “ülen Ahmet Adil, iki cihanda da yatacak yerin yok senin, kerhaneci!” diye söylenip, üstüne de kendine yaptığı bu tatsız tuzsuz espriden dolayı keyiflendi.
Dönüp mutfağa gitti, bir bardak su içti. Uykusu iyiden iyiye açılmıştı. “Ülen kerhaneci!” diye özüne yönelik hoşgörülü bir aşağılayıcılık taşıyan ifadeyi yineledi, “Kaç senedir emeklisin, ne bir camiye ayak bastın, ne birine hayrın dokundu. Hakikaten yatacak yerin yok, karıya hiç kızma! Kadın, ne de olsa 42 yıldır kahrını çekmekte. Hem artık ondan başka kimse bakmaz, senin gibi posası çıkmış, iki yakası bir araya gelmeyen paspal moruğa! ”
Sonra, aklına yeniden az önce duyduğu –ve sanki ondan başka kimsenin farkına bile varmadığı- ses geldi:
“Poffff!”
Bu tatsız anımsama, yüreğinin bir kez daha sıkışmasına yol açtı. İçinde nedenini tanımlayamadığı eziklik duydu, başı döner gibi oldu. “Gene çıktı kör olasıca tansiyon!” diye söylendi içinden. Mutfakta rafın üzerinde duran ilaçların arasından tansiyon hapını buldu, bir tane içti.
“Gidip bakmam lazım!” diye söylendi, “ne olduğunu öğrenmem lazım. Gerçi bu yaşta olmaz ya, kim bilir belki birine faydam dokunur; kim bilir, belki de titrek ellerimle, gücünü yarı yarıya yitirmiş kollarımla, bir çocuğu bir çukurdan çekmeyi başarabilirim.”
Ölüme yaklaşıp giderayak geride kalanlarda iyi anılar bırakmaya kalkışan, ömrünü boşa harcamış ayaktakımı insanlarına benzetti kendini. Gençliklerinde her haltı yerler, yaşlanıp organlar yavaş yavaş aksamaya başlayınca “öbür dünya” akıllarına gelir, namaza ve oruca başlarlar, parası olan hacca gider, kimisi de iyilik meleği kesilirdi konu komşuya karşı. Tövbe estağfurullah, “Allahı kandırmaya” çalışırlardı açıkça. Onların eski hallerini bilmeyen gençler ise, arada ellerini öpüp hayır dualarını alırlardı bir şeye yarayacağını sanıp! Sonra da yaşlanınca namazla niyazla ödemek üzere her bir haltı içeren gençlik yaşantılarına geri dönerlerdi.
Ahmet Adil Soyususkun, felaket geçirmiş birilerine yardıma gitmenin heyecanıyla, ansızın, geç kalmışçasına, telaşlandı. Gitti, yatak odasından pantolonunu, çoraplarını, azıcık daha paraya kıyamayıp çok ucuza aldığı için bir giyişte iğrenç ter kokuları yaymaya başlayan tişörtünü aldı. Hatta, kısa bir an temiz bir tişört giyme düşüncesi aklına geldiyse de, “bayram yerine mi gidiyon len?” diye kendine yönelttiği küçücük bir sorunun yanıtı olarak eski tişörtte karar kıldı. Şimdi evli olup merkezi bir semtte oturan kızı, bu halini görse mutlaka pis kokularla ortalıkta dolaşmaması hususunda bir ukalalık yapar ve böyle giderse temizliğe düşkün yetiştirdiği biri oğlan biri kız iki torununun, kendisinden uzaklaşacağını söylerdi. İşletme bölümüne zar zor girip bitirdiği üniversitede geçirdiği yıllar onu hem ukalalaştırmış, hem de kendini beğenmiş tavırlara girmesine sebep olmuştu.
Boyasız, bağcıksız ayakkabılarını aceleyle geçirdi ayağına ve gecenin ürpertiler yarattığı sokağa çıktı. Karısı, bütün bunları yaparken çıkardığı gürültüye karşın uyanmamıştı.
Sokakta kimsecikler yoktu: Ne bu saatte pavyondan gelip evine dönen bir sarhoş, ne gölgelere saklanıp gözükmemeye çalışan bir hırsız, ne sabah camisi için bastonuna dayanarak cami yolunda ilerleyen sarsak bir ihtiyar!
Çöp kutularını mırıl mırıl ses çıkararak karıştıran, arada bir alt alta üst üste canhıraş sesler çıkararak kavgaya tutuşan, güçlüsü eline geçirdiği zayıf olana magandalar gibi tecavüze kalkışan sokak kedileri de yoktu ortalıkta.
Bu sokağı kendilerinin belleyerek kulaklarını dikip, yaşama alanlarına musallat olabilecek yabancı itleri kollayan, mahallelinin tanıyıp yemek artıklarıyla beslediği köpekler de görünmüyor, ne bir hırıltı ne de bir havlama sesi çıkarıyorlardı.
Duvar diplerine sinerek yer değiştirmeye çalışan ve karşılıklı karakter değişimi gerçekleşmiş gibi artık kedilerden korkmayan lağım fareleri de yoktu; sokak başındaki yüksek ağaca tüneyip zamanın efendisi gibi ortalığı izleyen gözkapaksız baykuş da. Serçeler, güvercinler, kargalar da yoktu!
Yalnızca, karanlık boyunca uzanan ve artık asla içlerinde yaşamlar barındırdıkları izlenimimi sunmayan sıcaklığını yitirmiş evlerin gölgeleri, oynaşmadan, hep var olmuşçasına, bundan böyle de hiçbir zaman değişmeyecekmişçesine kımıltısız “duruyorlardı”.
Bir an, dehşetle, yaşamın tümüyle sokaktan çekildiğinin ayırdına vardı. Ürktü! O ürküntüyle içeri girip eve kapanma, karısını iyice yatağın öteki ucuna iterek yorganın altına girme, cenin pozisyonu alarak, annesi kendisini hala koruyormuş duygusuna sahip olma isteği sardı benliğini.
Ancak bu düşüncesinden hemen vazgeçti. Bir çöküntü sonucu ortaya çıktığı aşikar olan “pofff!” sesinin kaynağını bulmalı, bunun yanı sıra, nelere yol açtığını da görmeliydi.
Karanlık sokak boyunca, bir şeye takılıp yere kapaklanmamak için bastığı yerlere dikkat ederek yürüyüşünü sürdürdü.
Yürürken, eski ayakkabılarının kösele tabanları yere değdikçe hiç olmazsa azıcık duyulması gereken adım seslerinin olmadığının ayırdına vardı. Bütün ömrünü geçirdiği, iki yanında, içinde ömür boyu çile çekmiş ve çekmekte olan tanıdığı insanları barındırmış olan harap yapıların dizili bin yıllık sokak, onu tanımıyor, varlığını bile kabul etmiyordu.
Adeta, görünmez, duyulmaz bir adam olmuştu.
Bütün bunları kafasını karıştırmış halde yürüdü, yürüdü. Sokağın başına geldiğinde, yüreği daha bir hafiflemiş gibi dönüp geriye baktı. Tek tük yaşam belirtilerinin ortaya çıkmakta olduğunu gördü. Herhalde sabah yaklaştığından olacak, evlerde ışıkla yanmaya, çileli kadınlar çileli kocalarına çorba pişirmeye başlamışlardı. Kavga eden kedilerin, dalaşan köpeklerin, yeri göğü topluca inletmeye hazırlanan sabah kargalarının sesleri de yükseliyordu usul usul. Yürümeye devam etti.
Sona geldiğinde, saatlerdir süren bir yürüyüşün zaten dermanı kalmamış dizlerini iyice yorduğu duygusuna kapıldı. Aslında sokağın bu kadar uzun olmadığını, ancak yürüyüşün uzun geldiğini düşündü.
Şehrin en kıyısında kıra doğru açılan sokaktan çıkıp biraz daha yürüyünce, devasa bir çukurla karşılaştı. Orta büyüklükte bir tarla kadar bir alan kaplayan çukurun başına doğru gitti. Aşağıya baktı. Önce hiçbir şey seçemedi. Sonra, yavaşça karanlığı yok etmeye başlayan gün ışığı sayesinde, çukurun içini görmeye başladı.
Aşağıdan, bugüne kadar hayatına giren herkes, tanıyıp bir şekilde ilişki kurduğu insanların tümü birden ona bakıyorlardı..
İçlerinde dedeleri, nineleri, ana babası, kardeşleri, onların eş ve çocukları, karısı, kızı, torunları, iş arkadaşları, mahalleli dostları, komşuları, asker arkadaşları vardı.
Gidip gördüğü, kaldığı yerlerde tanıdıkları, filmlerde, televizyonlarda seyrettikleri, gençliğinin serseri, yaşlılığının olgun halleri, sevdalandığı ve yüz bulamadığı kızlar, sayıları az da olsa peşlerinden gidip arkadaşlık kurmayı becerdiği sevgililer hepsi çukurun içindeydiler!
Gözlerini yukarıya doğru çevirmiş, ona bakıyorlardı. Öylece, ne sevecenlik ne kızgınlık belirtisi göstererek; bakışlarına ona olan duygularını belli edecek ifadeler yerleştirmeden, gülmeden, ağlamadan ve kımıldamadan seyrediyorlardı.
Ahmet Adil Soyususkun, önce anlam veremedi gördüklerine. Yüzünün en ciddi ve en endişeli hallerini farkında olmadan takınarak ve ne yapacağını bilemeyerek, ne söyleyeceği konusunda en ufak fikri olmadan öylece baktı çukurun içine doğru.
Gün iyiden iyiye ağarmaya başlamıştı.
Güneşin ilk ışıklarını gördüğünde, gün ışığı üzerinde artık hakkının kalmadığını düşündü. Usulca çukurun kenarından aşağıya doğru inmeye başladı. Biliyordu ki, dibe inişi tamamladığında çukur kenarlarına biriktirilmiş toprak tarafından doldurulacaktı. Yeryüzündeki hayat, güneşin ışıkları, rüzgar, yağmur ve gökteki yıldızların gece parıltılarıyla sürüp gidecekti. Hiç kimse, imgelemindeki tüm insanlarla birlikte üzerini örtecek olan toprağın doldurduğu çukur hakkında bir şey bilmeyecekti.
Ahmet Adil Soyususkun, çukurun dibine varmadan önce son kez başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sabahın erken saatlerinde çıkan birkaç yıldız gördü.
Sonra gece duyduğu ve artık kendisinden başka kimsenin duymadığına inandığı o gürültü geldi aklına. Bir yapının çöküş sesine benzettiği gürültüyü düşündü.
Çukurun dibine varmıştı artık. Az önce çukurun başında aşağıya baktığında gördüğü herkes kaybolmuş, ortalıkta tek bir kişi bile kalmamıştı.
Gülümsedi.
Hiçbir şeyden korkmadan, ürkmeden, hiçbir yalan davranış belirtisi göstermeden, bütün içtenliğiyle gülümsedi:
“Meğer duyduğum ses, hayatımın çöküşünden geliyormuş!” dedi.
Hayatı öyle bir çökmüştü ki , açtığı çukura tümü sığmıştı!.
Coşkun Kartal
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR