Çözümlemeler ve Metaforlar

 

Bilge Karasu’nun “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” kitabı üzerine çözümlemeler

 

 

Tepenin anlamı nedir? Neden İoakim tepeye çıkıyor?

 

Ada ve tepe insanın içinde gidip geldiği bir duygu halidir. Andronikos “ada”yı seçti. Çünkü kendinden kaçmakta ve yine kendini bulmaya çalışmaktaydı. Bu nedenle de dört tarafı denizlerle çevrili olan bir yeri tercih etti. Ada’ya gitmek ya sorgulamaktı ya da sorgulamaktı. Kesin sonuca ulaşmaktı her ne olursa olsun. Oysa İoakim “tepe”yi seçti. Sorgulamayı erteleyebilmek için... Sürekli çıkıp, çıkıp inebilmek için... Tepeye çıktığında inmesi gerekiyordu nitekim. Oysa “ada”da ya kalınırdı ya da dönülürdü. İoakim kendini sorgulamaktan, kendiyle yüzleşmekten kaçıyordu. Bu nedenle de sürekli çıkıp, iniyor; ama bir türlü sonuca ulaşamıyordu. Hâlbuki Andronikos adayı seçti, içine döndü ve kesin kararını verdi, manastıra geri döndü.

 

Nasıl güneşin doğduğu yer ve battığı yer bilinmiyor; ama dünyadaki bilinen birkaç, iyi bilen birkaç şeyden biri olduğu biliniyorsa güneşin, tepe de öyleydi İoakim için. Oraya neden çıktığını bilmiyordu; ama bunun iyi bir şey olduğunu seziyordu. Tepe İoakim’in her şeye yukarıdan bakmasına neden oluyordu. Çünkü tepe tüm Bizans’ı ve anılarını ona gösterebiliyordu. İoakim ilk zamanlar tepeye niye çıktığını anlayamazken, sonradan aslında tepenin onu anılarına ve kendiyle yüzleşmeye götürdüğünü kavrıyordu. Çünkü o çıkışın başka bir yolu andırdığını, başka bir yolun simgesi olduğunu aylarca sonra kavrayabilmişti o akşam (ölüme iyice yaklaştığı ve hesabı kapatmaya karar verdiği o akşam). O yol, aslında içine yaptığı gezintiden başka bir şey değildi.

 

İoakim her akşam o tepeye çıkıyor. Ama bir müddet sonra inmeye karar veriyordu. Fakat o gün, kendiyle hesaplaşmaya başladığı o gün, İoakim artık bu inişleri ve çıkışları bitirmek istiyordu. Tepede kendisiyle geç kalmış olduğu hesaplaşmasını bitirip, ancak öyle aşağıya inecekti.

İoakim’in ölüme yaklaşması, ölüm sorgulaması ve doğanın kendisine benzeyen yönü nelerdir?

 

Tepe’nin ilk başlangıcında tasvir edilen sonbahar görüntüleri aslında İoakim’in iç dünyasıdır. Yetmişlik yaşıdır, yani ömrünün sonbaharını yaşamasıdır. Yavaş yavaş doğa gibi ölmekte olduğunu anlamasıdır.(3) İoakim toprakta dahi ölümü görüyordu. İoakim çile doldurarak ölmeyi hak etmediğini de düşünüyordu. Hala ölmemek için inat etmesine utanıyordu içten içe. 

 

İoakim ölümü “bayram”a benzetiyor. Hayatın bütün kaygıları nasıl bayram hazırlıklarıyla bayramda doğrulanışını bulursa, ölümde ölüme yaklaştıkça, ölümü bekledikçe, yaşamdaki tüm kaygıların doğrulanışı yapılıyordu adeta. İoakim’in ömrüne yön vermiş, bütün ömrünü yönetmiş bir sözcüktü ölüm. Çünkü hep ölümle iç içe yaşamıştı. Önce Andronikos’un ölümü ve daha sonra tilkiciğin ölümünü yaşamıştı. İoakim en çok acıdan ölmekten korkuyordu. İşkenceyle ölmek istemiyordu. Ölümü hak etmek istiyor, yani yaşamını doğru yaşayabilmek istiyordu aslında. Belki de İoakim ölmeden önce bir sorgulama yapmak, iç hesaplaşmaya gitmek ve daha sonra ölümü kabullenmek istiyordu. Ölüm düşüncesi İoakim’i iç hesaplaşma yapmasına ve sorularının cevaplarını bulmasında yardımcı oluyordu. Bunu İoakim’in şu cümlelerinden daha da iyi ayırt edebilmekteyiz: “Öleceğim herhalde, diyor. Ölecek olmasam bunları sanki bu akşam çözmem, yıllardır yaptığım birtakım işlere, hareketlere sanki bu akşam kesin bir anlam vermem gerekiyormuş gibi niye davranayım?”.

 

İoakim bu sorgulamayı bitirdikten sonra ölüme, uykuya dalar gibi ağır ama uzun sürmüş bir ömrün yıllarca süren bu hızına oranla, bu çıkışın çılgınca yuvarlanışıyla, avlusuna geri döneceğini ve bir daha oradan çıkmayacağını söylüyor. İokaim iç hesaplaşmasını yaptıktan sonra artık bu dünyada bir işinin kalmadığına inanıp, ölümü bekleyecektir. İoakim uzun süren ömrünün tek iyiliğinin bunu bilmesinin olduğunu vurgulayarak, aslında yaşamının bu iç hesaplaşmayla son bulacağını önceden hep kafasında tasarladığını ve bu hesaplaşmayı sürekli ertelediğini, sanki bu hesaplaşma için ölümünü beklediğini anlatıyor.

 

İoakim için ölmek zordur. Çünkü ölüm insanın kendisiyle yüzleşmesi demektir. Yıllardır bu yüzleşmeyi erteleyen ve inandıklarını sorgulamaya çok geç başlayan biri için ise ölüm daha da zordur. İoakim sırtında bir yük olarak hissettiği bu iç hesaplaşmadan, taşıdığı kendince bu günahtan ve dahası öğrendiklerine inanmaya başlayıp, bunu sorgulamayı çok geç yapabildiğinden dolayı ölmeyi kolay görememektedir. “Ölmek bu kadar kolay olsa keşke. Oysa güç. Ölümün güçlüğünü biliyor. İnsan bütün suçlarının, günahlarının yükünü taşır da taşır. Üstelik bu suçları, günahları, insanların da, Tanrının da bağışlamayacağını oldukça genç yaşta öğrenir ama neden sonra inanmağa başlar öğrendiklerine, neden sonra kabul etmeye başlar öğrendiklerini. Ölmez. Ölemez. Yükünün altında ezilir utancından”.

İoakim’in geç kalmışlığı nedir? Neye, neden geç kalmıştır?

 

İoakim, kaçma kararını verdikten on beş yıl sonra kaçıyor ve iç hesaplaşmasını tam olarak yetmişlik yaşında yapıyor. Bu kadar geç kalmak, iç hesaplaşmasını bu kadar zaman ertelemek İoakim’in içini acıtan bir diken gibiydi. Bu dikenin acısına yani, kendisiyle yüzleşmemesinin, acısına katlandı; çünkü bu dikenin rahatlığının, sorgulamamasının rahatlığının acısına katlanıyordu. Bir anlamda kendisiyle yüzleşmekten kaçmanın rahatlığını yaşıyordu. Oysa ki kendisini rahatsız eden bu diken, uzun zaman aynı yerde durup durdu Zaten İoakim bu yüzleşmemesinin, dolayısıyla bu suçluluğunun acısını kendisini küçülterek kafasında anlamlı bir sevince dönüştürüvermişti. Bu nedenle de yüzleşmek ve yüzleşmemek arasındaki kısır döngüye uzun bir süre saplanıp kalmıştı.

 

İoakim tepeye çıkarken bu geç kalmışlığa son vermeyi aklına koyuyor ve bu hesaplaşma bitmeden o tepeden aşağıya inmemeye, elli yıldır yüzleşememesini sona erdirmeye, artık bu hesabı kapatmaya karar veriyordu.

 

İoakim Ravenna’ya kaçmakta da geç kalıyordu. Toyluğu gereği kaçma fikrine kendini kaptırmamış, uzun zaman bu konuyu enikonu kafasında tartıp, ayaklarını yere sağlam basamaya çalışmıştı. Kaçmaya karar verdiğinde ise kaçmak fikri hem güncelliğini yetirmiş, hem de kendisi epey bir yol almıştı zamanda.

 

İoakim neden suçluluk duyuyor ve neden utanıyor?

 

İoakim yaşamı boyunca kendisini kovalamış olan o eski eksiklikten dolayı suçluluk hissediyordu. Çünkü zamanında yapması gereken iç hesaplaşmayı yapmamıştı. Andronikos’u kurtarabilir miydi ya da kaçtığında onu bulabilir miydi? Kaçmalı mıydı? Bu gibi soruları kendisine çok geç soruyor. Ayrıca alışkanlıklarının ayrımına varması, ne yaptığını sorgulaması, doğru bir yoldan ilerleyip, ilerlemediğini deşmesi de yine geç kalınmış bir hesaplaşmanın İoakim’de bıraktığı o suçluluk tadının nedenleri arasındadır.

 

İoakim çocuklar onu çevreleyip, ona deli ya da yabancı dedikleri, değneğine el sürmeye kalkıştıkları zaman utanıyordu. Çünkü yaşlılığının iyice ayrımına varıp, bu hesaplaşma için ne kadar geç kaldığını ve ömründe bunu hep erteleyişini anımsatıyordu ona yaşının geçkinliği.

 

Tilkicik neydi? İoakim niye tilkiciği öldürdü?

 

Tilki aslında İoakim’di, Andronikos’du, manastırdaki keşişlerdi ve belki de herkesti. Ayağına bağlı zincirle, uzun zincirin sağladığı yarım rahatlıkla sıkışıp kaldığımız alan içerisinde oyunlar oynayan bizlerdik.İoakim’in tilkiciği öldürmesinin, suda boğmasının nedeni, baştan kahraman olmasını engellemek içindi. Çünkü ilk başta, daha gençken yaptığı bu katliam onun kahraman olmasını baştan engelleyen bir gölgeydi onun için. İoakim tilki ile arasında yakın bir bağ kurmuştu. Onu besliyor, bakıyor, kolluyordu. Tilkicikse insanlar gibi bir süre sonra durumunu kabullenmiş, o zincire bağlı halde ormanında yaşıyormuşçasına davranıyordu. Aynı bizlerin, bize gerilen sınırlılıklar ile yaşamasını öğrenip, bunu hayatımızın bir parçası olarak kabul etmemiz gibi... İoakim tek başına bir şeyleri değiştirmenin, yani kahraman olmanın inancını yitirdiğinden dolayı tilkiyi boğdu. Bu boğuşla yolun başında zinciri kopardı. Bu koparılan zincir İoakim’in kahraman olması gerektiğini kendi kendine çürütmesiydi. İoakim tilkiciğin Andronikos gibi acı çeke çeke ölmesini, bir başka işkenceyle ölmesini istemedi. Tilki hastaydı, yemek yiyemiyordu. Tilkiyi, açlıktan kurtarmak dediği, gerçekte yiyememekten, yiyeme durumundan kurtarmasıydı. Bu duygu onu Andronikos’a yaklaştırıyordu. Andronikos, İoakim’in sevdiği adam onun gözleri önünde işkence çekerek ölmüştü. İoakim sevdiği bir başka canlının da öyle ölmesine tanık olmak istemedi. Belki de Andronikos için yapamadığını tilkicik için yaparak paylaştığı suçluluğu, işkenceyi azaltmak istedi. Andronikos ne uykusuzluktan, ne açlıktan, ne de yorgunluktan ölmüştü. İşkenceden, sözlerden ölmüştü. Tilki de hastalıktan değil, çektiği acıdan, işkenceden dolayı İoakim tarafından öldürüldü.

 

İoakim’in gözünden Andronikos neydi? Ne anlamı vardı? Andronikos niye adaya kaçtı ve sonra neden döndü? İoakim’de neleri sorgulamasına neden olmuştu?

 

Andronikos’un manastırdan kaçtığı zaman İoakim daha genç  bir keşiştir. İoakim Andronikos’a kendini yakın hissetmiştir. Andronikos İoakim’in ilk yaklaştığı, ilk konuştuğu, ilk sevmeye başladığı, ilk güvendiği, bel bağladığı, aynı zamanda kendisini ilk kıran, ilk umut kırıklığına uğratan, daha sonra da kendisine ömrünün en büyük dersini veren adamdır. İoakim Andronikos’a bu kadar yakınlık duyduğu için de onun manastırdan kaçışına ve daha sonra ölüme mahkûm edilmesine anlam verememiş ve dahası bu sayede hayatı boyunca taşıyacağı bir yara edinmiştir.

 

Andronikos adaya kaçtığında İoakim bir boşluğa düşüyordu. Adronikos yokken hayatının o parçasında hatırlayamadığı bir bölüm oluşuveriyordu. Bunun nedeni İoakim’in Andronikos’a duyduğu yakınlıktı. Andronikos’un manastıra dönüşü ile her şeyi tekrar anımsamaya başlıyordu İoakim.

 

Andronikos’un manastıra dönme nedeni kaçmasının saçmalığını  anlamasıydı. Çünkü adada kuracağı hayat sadece anlamlandırılmış hayatına anlam katması olacaktı. Oysa Andronikos hayatındaki anlamı kendisi yaratmak peşindeydi. Adada kurduğu hayat sadece kendisini kandırmak olacaktı. Kaçmasının anlamını anlamlandırabilmek için ve bunu insanlara gösterebilmek için döndü manastıra. Manastırda işkenceyle ölüme mahkûm edileceğini bilerek döndü, adaya kendi kişiliği ile tutarlı kalabilmek için kaçmıştı. Manastıra adada farkına vardığı yaşantısının ve kendisinin anlamını, kaçışının anlamını ortaya koyabilmek için döndü.

Andronikos neden, nasıl öldü?  İoakim Andronikos’un ölümünü nasıl karşıladı? 

 

Andronikos sözlerle ölüme mahkûm edilmişti ve İoakim işkencede görevlendirilmişti. İoakim’in bu göreve verilmesinin nedeni manastırdaki en genç keşiş olması mıydı yoksa Andronikos’a yakınlığından dolayı verilen cezayı İoakim’e de mi yüklemekti? İoakim Andronikos ile bu cezayı paylaştı, bu nedenle de ceza aslında iki kişi içindi. Hem Andronikos’u yok etmek, hem de onun yok oluşuna onu seven birinin dahil olmasıyla, İoakim’i şimdiden Andronikos’a duyduğu hayranlıktan dolayı cezalandırılmak bu işkencenin iki kişilik olduğunun kanıtıydı. İoakim’e gençliğinden ötürü ömrü boyunca altında ezileceği bir yük yüklenmişti. Bu yük ise bir insanın acı çekerek ölümüne bekçilik, yandaşlık yapmaktı.

 

İşkenceye ortak olan İoakim sadece Andronikos’un cezasını paylaşmaktan öte, ona dayanaklık ettiğinin bilincine vardı. Çünkü onunla hiçbir şey paylaşamamıştı bu zaman süresince. İoakim’i Andronikos’un ölümünde en çok etkileyen, onun uyumamasına karşın kendisinin uyuklaması ve onun sürekli konuşmasına karşı, kendisinin hep susmasıydı. Böylece ceza hem İoakim, hem de Andronikos için iki kat daha ağırlaştırılmış olmaktaydı.

Kahramanlık sorgulaması - Kahramanlık nedir?

 

İoakim için asıl önemli olan kahraman yetiştiren toplumların artık kahraman yetiştirmemeleri, yani baştan sorgulama yapacak, başkaldıracak insanların engellenmesiydi. Çünkü kahramanlık ödün vermek, acı çekmek, sorgulamaktı. Artık inançlar İoakim’e göre tepeden inme kabul edilmekte, kabul etmeyenler katı bir şekilde cezalandırılmakta ve böylece kahramanlık baştan, daha doğmadan yok edilmektedir. İoakim’e göre bu da sadece toplumların kahraman yetiştirmeyecek kadar korkaklaştırılmasından ötürüdür.

 

Andronikos kahraman mıydı İoakim’e göre? Şüphesiz öyleydi ama kahramanlığın gereksiz olduğunu ispatlarcasına bir kahramanlıktı Çünkü ölümü neyi değiştirebilmişti? Andronikos’un kahramanlığının temelinde kimse bilmese de inandığı bir şey uğruna ölümü göze alabilmesi, kalbinin temiz olması yatmaktaydı. Oysaki İoakim baştan tilkiyi öldürüp ellerini kana buladığı için kahraman olamayacaktı, baştan hakkı olmayan bir kötülük yapma hakkını kendine tanıyarak içindeki o temizliği kirletmişti. Böylece kahraman olma isteğini de kendi kendine çürütüyordu. İoakim’in kahraman olmak istemesinin en büyük nedeni ise Andronikos’a öykünmesiydi, ölümüne, işkencesine, yürekliliğine hayran kalmasıydı ama aynı zamanda kahraman olmak istemeyişinin en önemli nedeni ise Andronikos gibi acı çekerek ölme düşüncesinden korkmasıydı.

 

İoakim’e göre Andronikos’un ölümü de kahramanlığı da boşunaydı. Çünkü otuz beş yıl sonra İmparatorlukta tekrar eski inanç kabul edilmişti.

 

İoakim’in kahramanlığı köleliği kabul etmekti. Ama kendi efendisini seçerek başkaldırdı o. Çünkü başkaldırmak için düşünmek, o işi ciddiye almak ve o işe bağlanmak gerekliydi. İoakim’e göre Andronikos bu açıdan da kahramandı; çünkü efendisinin elinde işkence çekerek ölmeye razı olarak manastıra geri dönmüş, onurlu bir şekilde de ölmüştü. (34)

Aynı renkte iki renk taş nedir? Niye yan yana gelmesi sadece bir kere mümkündür?

 

Sadece bir kere yan yana gelmesi gereken aynı renkteki iki renk taş aslında nedir? Mimar bütün ömrünü bu işe adamış, o iki taşı yan yana getirmemek için tüm ömrünü harcamıştır. Bu aynı renkte iki taş başkası tarafından mimarın hayatına dayatılan bir kuraldır. Bu nedenle de bu hayatın kendisi diye hikâyeyi anlatan kişi tarafından betimlenmiştir. Çünkü insan hayatı bir yapıntıdan oluşmaktadır. Bu yapıntı oluşturulurken bizi verilen malzemeler ve kurallar baştan çizilmiştir. İnsan hayatında bu, ancak bir kere yan yana gelmesi gereken iki renk taş da insanın hayatına neyi merkez aldığıyla ilgilidir. Bu ise insanın sahip olduğu değerlerle ilintilidir. Andronikos’ta bu aynı renkteki iki taş kendisi ve inancıydı. Andronikos bunları ancak manastıra geri dönüp ölümü kabullenerek yan yana getirebilmişti. İoakim de ömrünü bu iki taşı yan yana getirmekle harcamış ve ömrünün sonuna geldiğinde hep yarım bırakılmış duvarlarla karşılaşmıştı. İoakim için bu iki taş kendisiyle yüzleşmek ve ölümdü. Bu iki renk taşı sadece bir kere yan yana getirebildiği o anda da ölümle burun buruna gelmişti. Yaşamı hep bundan kaçarak geçirdiğinden ancak yaşamının sonunda hayatının dağınıklığının farkına varabilmişti.

Ravenna’ya kaçışın içyüzü nedir?

 

İoakim Ravenna’ya ömrünü iki renkli taşı bir araya getirmekle harcamamak için, Andronikos gibi adadan manastıra dönerek kendi kahramanlığını kendine ispatlamak için kaçmıştı. Orada kendi inancını yaşatabileceğini düşünüyordu. Ravenna’da sönmeye yüz tutan alevi canlandırmaya, eski inancını yaşatmaya gitmişti. İoakim’in bütün ömrüne anlam veren de bu tapınakta oluşturdukları, onu bekleyen genç keşişleriydi nitekim.

 

Andronikos diğerleri gibi dışındaki inancı değil, içindeki inancı koruyabilmek için kaçmıştı. İoakim ise bambaşka bir şey için Ravenna’ya kaçtı, içindeki inancı dışarıda da yaşatabilmek için...

 

Kahraman olmak insanın inancını da sorgulamasını beraberinde getiriyordu. Oysa İoakim inancını fazla eşelemedi. Mutlu olmanın yolu da, var olanı, sorgulamadan kabullenmekti. İoakim bunu da kabullenmediği için, mutlu olmanın yolunu da kendisi için tıkadığından kaçtı. Kaçmasındaki asıl amaç bambaşkaydı. Eski inancı tazelemek bahanesi sadece insanlara geveleyeceği bir nedendi. İoakim’in asıl nedeni Roma Baş Papazı’na eski efendisine geri dönmemekti. Bunun için yapılacak en iyi yol, düşmanın tarafına geçmekti.

Efendi ve köle kimlerdir?

 

Efendi ve köle ilişkisini tam tersinden sorguluyor İoakim. Aslında efendilerin kölelerin kölesi, kölelerin de efendilerinin efendilerini olduğunu söylüyor. Her şeyi efendisi için katlanan köle ölümü bile efendisinden isteyecek kadar bağlıysa ona ve eğer efendi de hiç kimsenin kendisini bu kadar sevemeyeceğine inandığı bu köleyi öldürerek kölenin istediği en büyük isteği gerçekleştiriyorsa, kim kimin efendisidir? İoakim bu anlamda Andronikos’un bir köle olarak efendisinden ölümünü istemesini vurgulamaktadır. İoakim insanın efendisine başkaldırsa bile kölelikten asla kurtulamayacağını düşünüyor. İster istemez hayatta mutlaka dayatmaların olmasıyla ilgilidir bu. Hangi köle köleliğe başkaldırsa da bir yerde mutlaka bir şeylerin kölesi olacaktır, belki bu kendi köleliği olacaktır. Çünkü insan hep çizilmiş yollardan ilerleyen bir varlıktır. Mutlaka çobanı olması gereken bir sürünün parçasıdır. Bunu yıkan insan kendini bir adaya atarak köleliğe başkaldırsa bile, o adada başka şeylerin yine köleliliği altına girecektir. İşte bu İoakim’e göre kısır bir döngüdür. Bu nedenle de o köleliğe başkaldırmaktansa, efendisini kendisi seçmeyi daha iyi bir kaçış olarak görmüştür.

İoakim anlamı bulabiliyor mu?

 

İoakim Ravenna’da kendi inancını yaşatabileceği bir tapınak kurmuş ve hayatını buna adamıştı. Oysaki otuz beş yıl önce resimlere yeniden izin verilmesiyle onun kurduğu bu tapınak anlamını yitirmiş ve Andronikos da boşu boşuna ölmüştü. İoakim başkaları gözünde eski inancı yaşattığı ve bu uğurda kaçmayı göze aldığı için kahraman ilan edilecekti. Ama onun gözünde bu kahramanlığın hiçbir anlamı yoktu. Çünkü bu zihniyetler onun tilkiciği öldürmesini dahi gençliğine yorup yine onu öveceklerdi. İoakim’in anlamı bulması aslında herkes gibi onun da bir yapıntı içerisinde yaşadığını fark etmesiyle son bulmaktadır. Çünkü İoakim her ne yaparsa yapsın zaten kurgulanmış bir yaşamın içerisinde yaşadığının ayrımına varmıştır. Bu nedenden ötürü de yaşam karşısında yenik olduğunu kabul etmektedir. Çünkü uğruna savaştığı her şey, kahramanlık da dâhil, aslında birer yapıntıdan oluşmaktadır. İoakim en son olarak kendisi için hiç yaşamadığının ayrımına varıyor. Hayat adeta elinden alınıp çekilmişçesine onu sahiplenemeden son buluyor onun için. Çünkü hep başkaları için yaşadığını fark ediyor.

 

“Yoruldum artık, diye düşünüyor İoakim. Yoruldum. Tanrı canımı almayacak mı daha?”. İoakim’in bu son sözleri bulduğu anlam karşısında, yaptığı hesaplaşma karşısında, farkına vardıklarından ötürü artık hayata tahammül edememesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü yüzüne tuttuğu aynada yıllar sonra kendisiyle yüzleşmiş ve bunun ağırlığını o yaşında, seneler sonra göğüslemek epey zor olmuştur kendisi için. Üstelik hep ertelediği, sanki yaşamı buna bağlıymış gibi düşündüğü o son nokta da bitmiştir. Yaşamak için ne amacı kalmıştır? İokaim yüzüne tuttuğu ve son anda kavradığı kendine ve hayatına dair şeylerden korkmuştur. Yıllar sonra insanın, üstelik artık ölmek üzere olan bir insanın, yaşamı eskitmediğini, tam tersine yaşamın onu eskittiğini anlaması, kendisi için hiç yaşamadığını fark etmesi ve dahası tüm ömrünü bir yapıntı olduğunu görmesi elbette hayatta çok geç kalmış bir insanın Tanrı’dan bir an önce ölümü istemesine neden olacaktır.

 

“Keşke şimdiden benim gibi sağır olabilsen...” sözünün anlamı nedir? Niye sağır ve yaşlı keşiş İoakim’e daha yolun başındayken böyle bir söz etti?

 

Bazen insan duymak ya da görmek istemez. Çünkü gördükleri ve duydukları ona acı verir. Hele elinden bir şey gelmeyeceğine inanıyorsa ve olanlara sadece seyirci kalabiliyorsa gerçekten bu daha da acı verici bir durum olup çıkar. İoakim’e avluda “Keşke şimdiden benim gibi sağır olabilsen...” diyen yetmişlik sağır keşiş, İoakim’in yıllar geçtikçe birçok acı olaya tanık olabileceğini düşünmesinden dolayı bu sözü söylemiştir. Çünkü eski inanç terk edilmekte ve yerine yeni inanç kabul ettirilmektedir. Yaşlı keşiş bunun bir son değil bir başlangıç olacağını, bugün bunu değiştirenin, yarın kim bilir hangi inançlarda nasıl değişiklikler yapabileceğini sezdiğinden ve tahmin ettiğinden, genç bir keşiş olan İoakim’in de ister istemez bu olaylara şahit olacağından ötürü yaşlı keşiş onun, sağır olup bunları hiç duymamasını ve acı çekmemesini istemiştir sadece.

Gül ve şerbet neydi? İnsan büyüdükçe kirlenir mi?

 

Gül aslında insan, şerbet de hayattır. Nasıl gül şerbetin içerisinde eriyip, rengini yitirdiği, incelip saydamlaştığı halde, o şerbetin içerisinde güllükten, salt tatlılıktan öte bir nesneye dönüşüveriyorsa, insan da hayatın içerisinde salt insan olmaktan öteye geçip, hayatın içerinde eriyor, olgunlaşıyor. İnsan da gül gibi şerbetin içerisinde şerbetin bir parçası olması gibi, hayatın bir parçası, onun tamamlayıcı oluyor adeta. İoakim insanın olgunlaştıkça, hayatın içerisine daha da iyi nüfus ettiğinin bilincinde oluyor. Gül yapraklarını koruyan şerbetin içerisinde yarı yarıya erimeleridir. İnsanın özünü koruyan da hayatın içerisine karışıp yitmesidir.

Bizans-Roma neydi İokim için?

 

İoakim Biznas’da anılarını, ilk gençlik yıllarını, Andronikos’u ve tilkiciyi bırakmıştır. Bu nedenle orası onun evi gibidir. Tepeye çıkarken kafasını çevirip de oraya bakamamasının sebebi de budur. Oraya bakacağı zaman içinde uyanan sevinci bildiğinden ve düşmana sığındığından ötürü kafasını çevirip oraya bakmaktan kendini alıkoymaktadır.

 

İoakim esneyen koca ağza benzetmektedir Bizans’ı. Yani yarı uyuşuk haldedir. Kendisine dayatılan her şeyi sorgulamadan benimseyecek kadar uyuşuk bir haldedir. İlk önce resmi kaldıran inancı benimsemiş ve ant içmeyenleri cezalandırmış, sonra da resimli inanca tekrar geri dönmüştür. Yüzyıllardır esneyen ağız Bizans’ın uyuşmuş halidir İoakim için. Ayrıca İoakim bu benzetmesini başka bir benzetmeyle desteklemektedir. “Karşıda, yüzyıllardan beri açık duran ağızlar ağır ağır / Yüzyıllardan beri, etleri çürümeğe yüz tutmuş, içi, barsakları, dalağı, çamur gibi halleriyle gözükmeye başmış bir ceset / Yinelene yinele anlamını yitirdiği sanılan birtakım sözlerin, deyimlerin, ansızın, hiç değilse bir zamanlar, gerçekten bir anlamla yüklü olduğu anlaşıldığı gibi”(s:74). İoakim bir zamanlar anlamla yüklü şeylerin içinin boşaltılmışlığından bahsederek, bir zamanlar inancını yerine getirebildiği Bizans’ın git gide bir ceset misali kokmaya yüz tutmuş haliyle toprak rengine, ölüm rengine bürünmüş bir halde, bir çeşit ölümsüzlük hali, güveni içerisinde aslında çoktan ölümü kabullenmiş ve onu bekler halde, ruhunu kaybetmiş bir insan misali cesetleştiğini anlatmaya çalışarak, aslında neden düşmana sığındığını da açıklamaktadır.

Dışı süslü ama içi boş bir  kutunun anlamı nedir?

 

“Bir zamanlar ağzına dek dolu, ama ne ile dolu olduğu bilinmeyen süslü bir kutunun günün birinde boşalmış olduğunu ansızın farkına varıldığında, içeriğinin bilinmediği, hala bilinmediğini, boşalışının fark edilmediğini anlamak gibi bir şeydi bu; artık kutunun alışılmış süsleri, bezekleri vardı yalnız, insanı yalnız bunlar ilgilendiriyor; insanın gözünü, elleri, gönlü bunlardan başka bir şey aramıyor, alışkanlığın sivrilttiği belirli noktalarla yetiniyordu”.

 

Genç yaşlarda insanın dolu olarak gördüğü yaşantısının, insan olgunlaştıkça nasılda içi boşaltılmış olduğunu fark etmesidir burada anlatılmak istenen. İnsana kalan kutunun süsleri gibi boş olan, anlamı boşaltılmış yaşamın alışkanlıkları, süsleriyle yetinmektir. Çünkü boşalan bir hayatın yerini alışkanlıklar kaplar. Bu da boş olan kutunun aslında sadece süsleridir. Onu güzel kılan, yaşanır kılan; ama anlamlı kılmayan, yaşamın asıl amacını göz ardı eden bir tutumdur bu. Yaşam boşaltılır. Çünkü öğretilenler, toplum tarafından insanlara verilen değerler aslında, kutunun boşalmasını sağlar. Hayatın anlamını insanın elinden çekip alır; ona sadece süsleriyle avunacağı bir yaşam sunar. İnsan kutunun içini açmadan bu süslerin güzelliğiyle yaşar. Yaşamına, içine, kendisine bakmadan kendine verilmiş alışkanlıkların güzelliği ile meşgul olur. Gün gelip, içine, hayatına baktığında bir zamanlar dolu olan, anlamlı ve işlevli, amaçlı olan hayatının bomboş olduğunu görür. İnsan sadece bakacağı süslerle, yani oyalanacağı, sadece düşünmeden uygulayacağı alışkanlıklarla avutulur ve yaşamı elinden alınır. Kutunun işlevi nasıl içine bir şeyler konmaksa, insan yaşamının da işlevi, insanın yaşamına anlam katabilmesidir. Bu anlam katabilme, daha insan gençken başlayan hayatı ve kendini sorgulamasıyla mümkündür. Ne var ki toplumun insana öğrettikleri o kutunun içini boşaltır, seni düşünmeden kabullenmeye iter ve sana sunduğu alışkanlıklar kalıbı içerisinde kolayca gözlerini kamaştırıp, aslında sana verilmiş olan yaşamın içerisinde bulman gereken anlamları teker teker böylece elinden almış olur. Yani senin hayallerini, amacını, umutları, hayatını ve seni sadece süslerle satın alır.

 

İoakim de işte gençliğinde sorgulamaya başladığı hayatının yıllar geçtikçe nasıl da anlamsızlaşıp, aslında kendi yaşantısının hep başkalarının yaşantıları haline geldiğinin farkına varmaktadır ömrünün son demlerinde. Yaşamı elinden alınmış ve ona yaşam diye basmakalıp alışkanlıklar sunulmuştur.

İoakim yaşamı eskitti mi, tüketti mi? Yoksa yaşam mı onu eskitti, tüketti?

 

İokaim yaşamı eskitmek, tüketmek için önce başlamak gerektiğini belirtiyor. İoakim yaşamı eskitmeye yetmiş yaşında başladı. Çünkü yaşamı ve kendini sorgulamayı erteledi. O yaşına kadar yaptıkları doğru ya da yanlış fark etmez? Önemli olan İokaim’in hayatının bir yapıntıdan ibaret olduğunu anlamasının ve aslında yaşamının içi boşaltılmış bir kutu olduğunu, hep alışkanlıklarla yaşadığının ayrımına varmasının çok geç gerçekleşmiş olmasıdır. İoakim tüketmek için başlamak gerek, derken yaşamı eskitmek için onu sorgulamak gerektiğini anlatmak istemektedir. Ve İoakim buna ölüme yüz tutmuş yaşında yapabilmiştir. Bundan ötürü İokaim kendisinin de anladığı gibi yaşamı çok geç irdelemiş, kendini çok geç sorgulamış, bu nedenle de yaşam onu eskitmiştir. Ancak sonlara doğru hiç kendisi için yaşamadığının farkına varması da buna örnektir. O hep başkaları için yaşamıştır. O hep başka yaşamları sürmüştür.

 

Ölümü takip eden bir gölge mi var?

 

İoakim sık sık bir yerlere düşen bir gölgeden bahsediyor. Bu gölge ölümdür. İlk öce gölge uzaklardaydı. Andronikos’un kaçtığı adadaydı. Sanki önceden ölüm insanı yoklarmışçasına Androikos’u takip ediyordu bu ölümün gölgesi. “Gölge, dev atların boş duran dev mezarının bataklığını örtüyor şimdi. Karşısı büsbütün aydınlanıyor, büsbütün parlıyor” (s:81).  Andronikos’un manastıra geri dönmesiyle beraber manastıra düşüyor gölge. “Bütün tümceler belki burada biter, burada bitmeli. Gölge karşısını da köklerden yapraklara, temellerden uçlara doğru kemirmeğe, yemeye başladıktan sonra, fıstıkların şemsiyeleri de bu kabaran karanlık suyun yüzünde yüzmeğe başladıktan sonra burada durulmaz”(s:83).

 

Andronikos kahraman mı?

 

Andronikos’un kahraman olup olmadığını tartışmak için önce “kahraman” ne demek onu açmak gerekmektedir. Kahraman, salt inandığı değerler uğruna ölmek değildir şüphesiz. Bu sadece cesur olmaktır. Kahraman olmak, bir şeyleri değiştirmek de değildir sadece. Kahramanlık ilk önce insanın kendisine doğru sorular sormasıyla başlar. İçerisinde hesaplaşmasını yapan insan, inancını sorgulayan insan ve eyleminin bilincinde olan insan kahramandır. İlk önce kişi kendisine sunulan kimlikle mi yetinir? Bunu iyi irdelemek gerekmektedir. Andronikos uzun bir süre sadece kendisine verilen kimlikle yetinmiştir. İnancını çok geç sorgulamıştır. Boşu boşuna ölmek kahramanlık mıdır? Boşu boşuna ölmek kahramanlık değildir. Ölmenin de bu anlamda bir anlamı olmalı. Eğer Andronikos öldükten sonra onun bu cesaretine ve hesaplaşmasına inanan insanlar onun izinde yürüyüp yeni inancı kabul etmeselerdi, bu bir kahramanlık olurdu. Çünkü Andronikos’un ölümü bu anlamda kimseyi etkilememiştir. Tam tersine bu insanların gözünü korkutmak için bir ders olarak verilmiştir manastırda. Andronikos’a inanan tek kişi olan İoakim bile yıllar sonra kaçmış ve iç hesaplaşmasını ancak yıllar sonra gerçekleştirebilmiştir. Andronikos sadece kendisiyle tutalı kalabilmek için ölmüştür, kendi inancına olan inancı yüzünden... Peki, bu inancı ne kadar sorgulayabilmiştir? Kendisini öldüren bu insanların inancına sahip çıkarak mı bunu yapmıştır? Andronikos’un ölümü sadece kendini gerçekleştirebilmek içindi. O, kendisi için öldü. Alışkanlıklarından vazgeçememişti. Belki de en büyük kaçıştı ölüm onun için. Çünkü kendini hala kandırmaktan korkmuyor muydu? Kendisine öğretilenlerin dışında yaşayamadı. Yıllar boyu alışkanlık edindiği şeylerden kurtulduğunu sanırken, aslında o alışkanlıkların kölesi olduğunu anladı. Bu nedenle de ölümü seçti. Çünkü üzerine giydiği o kıyafetlerden, o inançtan sıyrılamadı. Kaçmak onu uzaklaştırmadı yıllarca içinde bulunduğu öğrenilmiş kalıplardan. Andronikos alışkanlıklarının olmadığı o adada, kendisine yarattığı alışkanlıklarla çıplak kalmış gibiydi adeta. Ne yaparsa yapsın, inancının esaretinden, kendisine öğretilenlerin dışına çıkmaktan alıkoyamadı kendini. Kendisiyle bu anlamda tutarlı kalmak adına geri döndü. Onu kurtaran sadece ölüm olacaktı. Andronikos kahraman olmayı bu nedenle hiç düşünmedi. Çünkü biliyordu bir kahraman olmadığını. Bunun için bir çaba da sarf etmedi. Ne yaptıysa kendisi ve inandığı şeyler adına yaptı. Andronikos’un kahraman olmasını engelleyen en büyük şey inancını sorgulamamamsıydı.

 

İoakim kahraman mıydı?

 

İoakim kahraman değildi. Ne öncesinde ne sonrasında… İoakim’in korkusu kahraman olmasını hep önledi. Bu korkusundan dolayı da hep kaçtı. Kendisini sorgulamaktan sürekli olarak kaçındı. Sanki yaşadığı yıllar ona ancak ölüm yüz tuttuğunda hesap sormaya başlarmışçasına hesabı ödemek için ölümü bekledi. Çünkü bu sondu. İç hesaplaşmasını yapmak onun rahatça yaşamasına engeldi. Ama nasıl olsa ölüm kapıyı çaldı. Artık korkacak bir şey kalmadığı için kendisiyle hesaplaşmaya başladı. Sanki günah çıkarırcasına... Bu nedenle İoakim asla kahraman olamadı. Ne boş yere ölümü seçti, ne de eski inancını korumak için kurduğu tapınakta inancını sorguladı. O da kendisine öğretilenlerle yetindi, bundan kaçtığını sanarak. Aslında bir yapıntı içerisinde olduğunu çok geç fark etti. Çünkü inanç onun tüm kapılarını kapamıştı. O sadece bir ayağı zincire bağlı ve o zincirin biraz uzunluğundan dolayı kendisini özgür zanneden bir tilkiydi. Ayağının baştan zincirli olduğunu geç fark etti. Andronikos’un zincirinin boyu sadece daha uzundu. Bu nedenle de alışkanlıklarından sıyrılamadı. İoakim ve Andronikos’un zinciri inançlarıydı. Kahraman olmak için dünyayı değiştirmek gerekmez. Kahraman olmak için, insanın önce buna inanması gerekir. Ne Andronikos, ne de İoakim buna inanmadı. Eğer zincire ayağı bağlı kalan insan zincirin uzunluğunda kendini özgür sanıyorsa bu insan, onun kahramanlığı da işte bu zincirin uzunluğu kadardır. İçi boşaltılmış bir hayatın süsleriyle oyalanmaktır yaptıkları. Andronikos da İoakim de bu gerçeğin çok geç ayrımına vardılar. Ta ki ölümle burun buruna gelinceye dek...

 

Günümüzde kahramanlık nedir?

 

İokaim’inde şikâyet ettiği gibi artık günümüzde toplumlar kahraman yetiştiremiyor, aslında bilinçli olarak yetiştirmiyor desek daha doğru olacak. Çünkü sistem kurduğu düzende kendisine gedik açacak bir kahramana tahammül edemeyecek noktadır. Bu nedenle daha ilk başta, insanlar küçük yaşlardayken toplum onları süzgecinden geçirmeye başlamaktadır. Kutunun içini boşaltıp, ellerine oyalanmaları için süsler vermektedir. İnsanlar sistemin içine hapsedilmektedir. Bu öyle düzenli bir biçimde yapılır ki, sistemin dışına çıkan insan nerdeyse nefes alamayacak duruma gelir. Bizlere ilk önce toplum değerleri benimsetilir. Biz bunları kendi düşüncemiz gibi içselleştiririz. Günlük alışkanlıklar hayatımızı doldurur ve biz hayatımızdaki bu irili ufaklı sorunlarla ilgilenirken, bütünü istesek de göremeyiz. Kendi içimizde kaybolur gideriz çoğu zaman. Sistem düşünen insandan alır en büyük zararını. Bu nedenle kendisine sistem içerisinde karşıtlıklar yaratır. Bir düdüklü tencerenin havası ara sıra alınmazsa, o düdükle tencere büyük bir patlamanın eşiğine gelebilir kuşkusuz. Sistem bu büyük patlamadan korktuğu için bazen kendi kahramanlarını kendi yaratır. Onların hayatlarını aslında kurguladığından, bu küçük kahramanlıklardan korkmaz. Sistem kendi oluşturduğu değerlerle insanlara kurgulanmış bir yaşantı sunar. Ne yiyeceğinden, ne giyeceğine kadar... Asıl trajedi ise insanların aslında bunların kendi tercihlerinin bir yaşantısı olduklarını sanmasında yatmaktadır. Sistemin en büyük kazancı da buradadır. İnsanlar neyin içinde olduğunu anlamadan, kendi hayatlarını sürdürdüğünü sanır ve sanır.

 

Tarihte kahramanlar yok muydu? Sokrates bir kahraman mıydı? Ölümle noktalandı yaşamı. Stefan Zweig bir kahraman mıydı? Kendi ölümünü kendi elleriyle hazırladı. Peki ya Mustafa Kemal bir kahraman mıydı? Kahramanlığın tanımı biraz da zamanın akışında yatmıyor mu? Ve kahramanlık ille de bir ölümle mi noktalanır? Öyleyse neden?

 

Mustafa kemal bir kahramandı ama nasıl bir kahraman? Andronikos gibi kahramanlığı boşu boşuna mıydı? Şu an Mustafa Kemal’in oluşturduğu ülkede mi sürmekte yaşamlarımız? Aslında bu sorular herkesin kendi kendisine sorması gereken sorulardır. Cevapları olsun ya da olmasın!

 

Tarih boyunca isimli ya da isimsiz birçok kahraman yetişti. Günümüzden de kim bilir zamanın doğrulayacağı kaç kahraman çıkacaktır? Acaba çıkabilecek midir? Bilinmez...

 

Fransız Direnişçilerinin Mektuplarından

 

“Ellerim titremiyor. Tek endişem var, sizin acı çekmeniz. Öyle olmamalı...”

 

Jaques Decour -30.Mayıs.1941-

 

“Elbette yaşamak isterdim. Ama bütün kalbimle dileğim o ki, ölümüm bir işe yarasın. Geride kalan siz herkes, ölüme giden biz yirmi yedilere layık olun”.

 

Jean Grande –22.Ekim.1941-

 

“Saat üç buçuk. Dörtte, artık yokum. Kendi adıma ölüm beni ürkütmüyor, ben hayatımı feda edeli çok oldu”.

 

Mourine Pillet –15.Aralık.1940

 

“Her şeyden önce, açız, hep aç, sonra üşüyoruz ve ben, her sabah uyandığımda ölüm tepemde asılı dururken, sigara içmemeye dayanamıyorum... Birlikte, çantalar sırtta, gençliğimizdeki gibi yola koyulmak… Hipler, Pireneler, Brötanya, tuhaf insan tam öleceği zaman hayatta neler özleyebiliyor!”

 

M. Lacazette –10.Şubat.1945

 

Bu insanlar da Andronikos gibi boşu boşuna mı kahraman olmuşlardı? Ölümlerini efendilerinin ellerinden çekip alırken aslında Andronikos gibi bir inancın eşiğine mi gelmişlerdi? Sanırım daha önce de belirttiğim gibi kahramanlık insanın içinde olan şeydir ve ancak zaman bunun anlamını üzerine yüklenebilir.

 

İnsan tek başına bir şeyleri değiştirebilir mi?

 

Bu cevaplanması en zor sorulardan biridir belki de. İnsan tek başına bir şeyleri değiştirebilir şüphesiz. Ama nasıl? Geride bıraktıklarıyla… .Erasmus’un da hep belirttiği gibi insan ancak yapıtlarıyla ölümsüzleşebilir. Bu anlamda bir insanın bir şeyleri değiştirebilmesi için sorguladığı inancını insanlara taşıması gerekir. İnsan eylemleriyle varolur. Bu nedenle sadece düşünmek değil, bunları somut bir şeylere dönüştürmek de önemlidir. Bu anlamda insan hiçbir şey yapamıyorsa dahi ilk önce kendi dünyasında değişiklikler yapabilmelidir. İlk önce o zincirden kurtulması ve kurtulduğu vakit kendi hayatını sahiplenmesi gerekir. Bu şüphesiz yazıldığı veya söylendiği kadar kolay değildir. Olmaması da gerekir. Kahraman olabilmek bunun zorluğunu taşıyabilmektir. Ancak zincirinden kurtulmuş bir insan bir şeyleri değiştirebilir. Bu ani, birden dünyayı sarsan bir değişme olamaz çoğu zaman. Bu daha çok, zaman denilen engele takılmadan yaşayan ve en azından zincire bağlı olduğunu fark edenlere verilecek bir yoldur. Çünkü insanlar hep kolay olana yönelir ve insanın zincirlerinden kurtulması demek, yalnızlaşması demektir. Bu yalnızlaşma çoğu zaman bireyi hiçliğe dahi sürükleyebilir. Asıl zor olan ise kimse sana inanmıyorken, senin kendine inanabilmendir.

 

İnanç nedir? Neden insanlar inanır?

 

İnsan neden inanır? İnsan anlamsızlaşan hayatına anlam katmak için inanır. İnanmak insanı bir şeylere veya bir yerlere ait kılar, inanan insan bu dünyada yalnız olmadığını kendisine ispatlamaya çalışır. İnanç insanın sahip olduğu değerlerle doğru orantılıdır. Bu demek oluyor ki insan kendi değerleri ölçüsünde birçok şeye inanabilir. İnançsızlık da bir inançtır. İnsan hayatı açıklayabilmek için inanır. Dünyanın üzerine yüklediği yükümlülükten kaçmak için inanır. Bazı insanlar yaşayabilmek için inanır. Önemli olan insanın neye, neden inandığını bilmesinde yatmaktadır. Çoğu zaman insanlar kendilerine öğretilenlere inanır ki, bu en büyük hatadır. Çünkü bu sorgulamadan inanmak demektir. İnanmak bir şeyleri kabullenmektir. Bu nedenle kabul edilen şey insanların üzerinde uzlaştığı şey olur. Din gibi, toplumsal kurallar gibi...

 

İnanç korkudan mıdır? İnanç korkudandır. İnsan bilinmezlikten korkar. En büyük bilinemezlik ise ölümdür. Bu nedenle insanlar ölümün açıklamasını, nedenini anlayamaz. Bu bilinemezlik ancak insanın inancıyla kapanır. Çünkü inanan insan, bunun yükünü başka şeylere yüklemiş olur. Dolayısıyla bu yükten kaçmış olur. Andronikos inanıyordu. İoakim de inanıyordu. Onlar inançlarını nereye kadar sorgulayabildiler? Andronikos kendine olan inancını sorguladı ve sonunda kendisine olan inancının inançsızlığına inandı. İoakim inancını yetmiş yaşında sorguladı, o da Tanrıya inancını değil, hayata inancını sorguladı. Çünkü ikisi de baştan bir inancı kabullenmişlerdi. Bu da bir din inancıydı. Dinlerde inanç sorgulanmaz. Bu nedenle de temelden ziyade çatı tartışılır. İnsanoğlu ölümü kendine yakıştıramaz. Ölüm insanın yok olmasıdır. Kimse birdenbire, hiç var olmamış gibi yok olacağına inanmak istemez. Andronikos ve İoakim’in iç hesaplaşmasının olgunlaşmanın ardından olmasının sebebi de körü körüne inandıkları inançlarındadır. Çünkü onların inandığı “din” kavramı hayatlarından sorgulamayı alıp götürmüştür.

 

Efendi miyiz yoksa köle mi?

 

İoakim hayatta içerisinde mutlaka hem birilerinin efendisi, hem de birilerinin kölesi olmak durumundan kaçınamayacağınızı vurgulamaktadır. Bunu günlük hayatımızın içerisine taşıdığımızda aslında çok da şaşırtıcı bir sonuçla karşılaşmayız. Biz anne ve babamızın köleleriyizdir, onlar da bizim efendilerimiz. Anne ve babalarımız kendi anne ve babalarının, ayrıca patronlarının köleleridirler. Patron paranın kölesidir. Para sistemin kölesidir. Bu açıdan düşündüğümüzde aslında bizler hem köle, hem de efendi oluruz. Bu toplumun bize biçtiği değerlerle sıfat kazanır. Toplum baba ya da anne olarak senin, çocuğunu topluma uygun bir birey olarak yetiştirmeni bekler. Toplumun değerlerini çocuğa ilk taşıyan anne ve babadır. Nasıl onlar bizim efendimizse, aynı zamanda toplumda onların efendisidir. Bu kısır bir döngüden başka bir şey değildir. İnsan efendi ve kölelikten kurtulabilir mi? İnsanın efendisini seçmesi bir başkaldırı mıdır? İoakim bu nedenden ötürü, nasıl olsa öyle ya da böyle birilerinin kölesi olacağını bildiğinden, efendisini kendi seçmiş, ama kendisi de birilerinin efendisi olmuştur.

 

Alışkanlıklarımız hayatlarımız mıdır?

 

Andronikos alışkanlıklarını bıraktığını sanarak adaya kaçtı. Oysa alışkanlıklarının tüm yaşamını oluşturduğunu gördü. Gerçekten de alışkanlıklarımız bizim yaşama biçimimize dönüşmektedir. Çünkü alışkanlıklar önce uyum göstermeye çalıştıklarımız, sonra da benimsediklerimizdir. İoakim alışkanlıklarını hiç terk edemedi. O tepeye anlamını bilmeden çıktı ve indi. Andronikos adada kendisine kuracağı yaşamda yine edindiği alışkanlıkları devam ettirerek bunu yapacağını anlamıştı. Bu, insanın tıkanma noktasıydı. Hayat diye öğrendiğimiz, hatta hayatımız diye sürdürdüğümüz bize öğretilenlerden ibarettir. İoakim de en sonunda hayatlarımızın aslında sadece birer yapıntıdan ibaret olduğunu anlamadı mı? Hayatlarımızın düzenini sağlayan ise edindiğimiz bu alışkanlıklardır. Bunlar bizim hayatı sorgulamadan kolayca yaşamımızı, devam ettirmemizi sağlar. İnsan önüne konan hazır yemeğin ne olduğunu bilmeden yer; çünkü açtır. Üstelik açken, zaman ayırıp da yemek hazırlamaktansa zaten hazır olan yemeği yemesi, daha çok işine gelir. Alışkanlıklar da böyledir. Bizim adımıza tasarlanmış bir hayatın bize baştan sunulmasıdır. İçi boşaltılan hayatlarımız alışkanlıklarımızla farkına varamadığımız bir kutuyu andırır. Alışkanlıklarımıza o kadar saplanır kalır ve dahası bunu aslında kendi yaşamamız olarak o kadar belleriz ki elimizden alışkanlıklarımız alındığında, boşluğa düşeriz ister istemez. Ve bize öğretilenler bağlamında yeni alışkanlıklar yaratmaya çalışırız o noktada. Andronikos da tam bu alışkanlıkları yaratacağı sırada farkına vardığı bu durumdan kaçamayacağını anlamıştı. Yaşamayı da alışkanlık edindiğimizden ölümden sakınırız belki de.

 

İnsan kendisinden kaçabilir mi? Nereye kadar kaçar?

 

İnsan kendisinden bir yere kadar kaçar. Andronikos’un adaya kaçması ya da İoakim’in yetmiş yaşına kadar kaçması kadar kaçar. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi insanın ne kadar kendi olarak yaşayabildiğiyle, gerçeklerin ne kadar farkında olup, hayatı sorguladığıyla ilgilidir. İnsan kendisinden neden kaçmak ister? Yüzleştiğinde kendisine bakamayacağı korkusundan mı? Kendisiyle yüzleşen insan maskesini yüzünden çıkartır ve yıllarca ardına sakladığı yüzünün garipliğinden korkar. O yüz kendisine olan yalancılığının göstergesidir. Ve insan acı çekmekten kaçar. Andronikos kendisinden, kendiyle tutarlı kalabilmek için kaçmıştı. Ama aslında kendisinin asla kaçamayacak kadar içinde olduğunu anladı. İoakim kendisiyle yüzleşmeyi erteleyebildiği kadar erteledi. Nitekim kendisiyle yüzleştiğinde yapabildiği salt ölümün onu bu işkenceden, bu acıdan kurtarmasıydı. İnsanın tüm ömrünü bir aldatmaca içerisinde geçirdiğini yaşamının sonunda anlaması, tüm yaşamının anlamsızlığının yüzüne vurulmasından başka bir şey değildir. İnsan kendisinden kaçamaz. En fazla ölüme kadar kaçabilir ki en acısı da ölmek üzere olan bir insanın o ana kadar yüzünü ilk defa görmesinde yatmaktadır. Bu gerçek anlamda ölmektir.

 

Yalanlarımız ne zaman başlar?

 

Yalanlarımız kendimize sunduğumuz bahanelerle başlar. Üzerimize giydiğimiz rollerle perçinleşir. Kendimizi nasıl göstermek istiyorsak, yalanlarımızı ona göre kurarız. Ama en büyük yalanı her zaman kendimize söyleriz. Giydiğimiz keşiş giysisi ile keşiş olduğumuza inandırırız kendimizi ve öyleymişiz gibi davranırız, öyle olduğumuz için değil. Okul forması giyeriz öğrenci gibi davranırız. Taç takarız kral gibi davranırız. Kravat takarız öğretmen gibi oluruz, memur gibi oluruz, iş adamı gibi oluruz, reklamcı, mühendis, avukat gibi oluruz, beyazlar giyeriz doktor gibi oluruz. Ne olduğumuza kıyafetlerimiz karar verirken, olduğumuzun içerisini doldurmayı maalesef ki ihmal ederiz, çünkü bu görevi kıyafetlerimize ve öyleymiş gibi görünmeye, davranmaya atfederiz.

 

Kendisini aldatarak yaşayan bir insan bunu gördüğünde bundan sonra kendisini aldatmayacağından nasıl emin olabilir? Andronikos’un manastıra dönmesindeki en büyük sebeplerden biri de budur. O zamana kadar kendisini kandırdıysa bundan sonra kandırmayacağını nerden bilebilirdi? Bu kısır döngüden başka bir şey değildir. Bir insanın bu noktada tüm inançlarını sorgulamaktan başka bir çaresi kalmamaktadır. Tekrar “sıfır”dan başlamak gibi... Andronikos, “sıfır”dan başladığı “ada”da, yine kendisine öğretilenler boyutunda hareket ettiğini anladı. Suyu, tepeyi, barınağı araması, kendisine bir yapı oluşturması ve ibadetine orda devam etmesi, aslınsa sadece Andronikos için mekân değişikliğinden öteye gidemedi. Zaten manastırda da bunları yapıyordu. Eski inancını orada yaşatmaktan öteye gidemeyecekti. Bu nedenden ötürü de işkence çekmek pahasına da olsa ölmeyi göze alabildi, çünkü yaşantısının anlamını yitirmişti zaten. Kendisini aldatan bir insan bir an gelip de aynada kendi yüzüyle karşılaştığında, bunun gerçek olduğuna kendisinin inandırmasının sıkıntısıydı yaşadıkları. O görüntü de bir yalandan ibaret olabilirdi. İnsanın bu noktada yapabileceği tüm öğrendiklerini, alışkanlık edindiklerini ve en önemlisi inancını sıfırdan ele alıp değerlendirmesi olacaktır. Bu da kendisini öldürüp, tekrar yaratması demektir.

 

Özetle, belki de insanın en büyük köleliği “kendisine”dir.

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)