Çocukken nefret ettiğim bir yemek vardı. Köyde sac ekmeği pişirilir, küflenmesin diye kurutulur, yeneceği zaman da su serpilerek yumuşatılırdı. Bir iki hafta sonra, ekmek bitmeye yakın, annem dipte kalmış bölük pörçük kuru ekmek parçalarını tavada kızartır, haşlanmış soğan ve patates çorbasının içine doldururdu. Hamurlaşmış ekmek parçalarının yüzdüğü bu tatsız yemeğin adına tirit diyorduk. Sonradan, tiridin, kızarmış ekmeklerin etle hazırlanmış yahninin içine atılmasıyla yapıldığını öğrenmiştim ama köyde eti nerden bulacaktık.

Deyimdeki gibi, sade suya tiride kaşık sallıyorduk. Bizim yoksul, köylü tiridinden nefret ederdim. Çünkü bayatlamış, ekmekliğin diplerinde birikmiş kırıntıların arasına çoğu zaman saman parçaları da karışmış olurdu ve tiridi kaşıklarken insanın ağzına böyle bir şeyin gelmemesi olanaksızdı. Bu yüzden tirit piştiği günler evden kaçmanın bir yolunu bulmaya bakardım. Akşamın karanlığında, hele kışsa bunu becermek de zordu. Çoğunlukla bu zoraki tirit yemeğine katlanmak kaçınılmazdı.

Nedense, bir edebi yapıtta baştanbaşa ironi egemense, sanki çocukluğumun kaçamadığım tiridini karşımda görüyorum. Bu ironi tiridinde ne öğürtücü çerçöplerle karşılaşacağımı bilemem. Filozof Sami Ağabey’in (Gürel) kulakları çınlasın, “insan yedikleridir” derken, edebi zevklerime benzetme yaptığım bu tirit nefretimi mi açıklamış oluyor?

Sözü uzatmaya gerek yok, postmodern anlatılar da, bende tirit çağrışımı yapıyorlar. Zorla okutacak değiller ya, annemin çatlamış ağır ellerinin sofraya oturtucu otoritesi çok uzaklarda kaldı. Ama sanki bana şunu soruyor: Tirit, hiçbir şeyi boşa harcamamak yolunda geliştirilmiş yoksul bir yemekle, insani yaratıcılık har vurup harman savrulurcasına ortalığa saçılmış ironi karmaşası nasıl birbirine benzeştirilir a oğlum? Sen teşbihte hata olmaz sözünü bilmez misin?

KABATAŞ'TA ÜMMİBULANCAK'TA OKUR YAZAR

Hamdi Koç’un tatsız kitabını eleştirmek için yöntemsel arayışımı sürdürürken apansız bu tirit geldi buldu beni işte. Ben de yöntemsiz bir eleştiri tiridi, yüz buruşturucu bir söz bulamacı yoğurmuş olmayayım günlerce. Çıplak ve Yalnız'ın 27 Mayıs “kurmaca”larını tartıştıktan sonra, aynı bölgede ve aynı dönemde yaşayan, kitaptaki kişi yaşlarında birinin romanını bulamaz mıydım? Somutun zenginliğinde romanı göstermek, ironi bulamacındaki tatsızlığı daha iyi ortaya koyabilirdi.

Çok aramam gerekmedi, buldum. Fırtınalı Denizin Kıyısında kitabını görünce, Karadeniz, Fatsa, Ünye olabilir, dedim. 68 Kuşağından avukat Şansal Dikmen’le yapılmış uzun bir söyleşiden oluşuyor kitap ve Dikmen, neredeyse, Hamdi Koç’un geveze anlatıcısıyla yaşıt. Tek bir ayrılık var, Mesut, Ünyeli, Şansal Dikmen ise Giresun Bulancak’lı. Kitabı hızla okudum; aynı coğrafya, ortak toplumsal ve tarihsel koşullar, gerçek ile bir karşılaştırma postmodern “kurmaca”nın çerçöpünü ortaya çıkarmak için işlevsel olabilirdi.

Çıplak ve Yalnız'daki geveze anlatıcı ana babasının amcası ve yengesi olduğunu öğreniyor. Ya da bu ironi çorbasından benim anladığım buna benzer bir şeydi. Bunun için sayfalarca yazmış Hamdi Koç. Şansal Dikmen, Derviş Aydın Akkoç’a hayatını anlatmaya başlarken şunları söylüyor: “Ben evin ikinci çocuğuyum. Aslında biz altı erkek kardeşiz. Bizimkiler beni çocuğu olmayan amcama evlat olarak vermişler.”[1]

Daha ilk sayfada, gerçeğin zenginliği karşısında postmodern kuruntuların ne kadar sıradan olduğunu görüyoruz. “Zamanla amcamı baba, yengemi anne bildim.” diyor, Karadeniz bölgesinin gerçek bir kişisi, Bulancak’ın kalburüstü ailelerinden birinin oğlu, sonradan TİP yöneticisi olacak Şansal Dikmen, amcasına evlatlık verildiğini son derece olağan bir şey olarak anlatıyor. Bu başlangıç bana heyecan veriyor, postmodern “kurmaca”da kırıntısına rastlamadığım romanı, yaşamda bulabileceğimi muştuluyor.

Hamdi Koç’un uzun monoloğunda uydurma sahnelerle bulandırılan 27 Mayıs gerçeği, Bulancaklı Şansal Dikmen’in yaşamında nasıl yansıdı? Amca-baba ticaretle uğraşıyor, ekonomik durumları iyi. Öz baba ise belediyede muhasebe müdürü. Aile CHP’li, bu nedenle DP kurulup hızla güçlenince, ardından iktidara gelince bundan rahatsızlık duyuyorlar.

Hamdi Koç’un “kurmaca” kişisi Kabataş Lisesi’nde, hâlâ bugün bile İstanbul’un en seçkin liselerinden birinde okuduğu halde, kitap yüzü görmemiş bir ümmi olarak kalırken, Bulancak gibi küçük bir kasabada, 1950’lerin başında ortaokul öğrencisi Şansal Dikmen, “Çalıkuşu”nu, “Pardayanlar”ı hızla okuyor ve Dostoyevski ile Tolstoy’a geçebiliyor. “Kurmaca”da kırıntısını bulamadığımız romanı, Şansal Dikmen’in hayatında fazlasıyla okuyabiliyoruz.

KARADENİZİN KIYICIĞINDA EL KOYARAK BİRİKİM

Mübadelenin acıları, Bulancak’tan göçen Rumlar ve onların karşılığında gelen muhacirlerin gidenlerin malını mülkünü ele geçirmesinin sonuçları, küçük bir kasabayı geren çelişkiler, söyleşinin sıcak akışında ortaya konuyor. Hamdi Koç’un “toplu mezarlar”, “huzursuz hortlaklar” kargaşasında boğuntuya getirdiği, ödül veren seçici kurulun “yaşanan acıların bir dizi bilinmeze” indirgendiğini itiraf ettiği tarihsel gerçekleri, Şansal Dikmen yalın bir biçimde anlatıyor, bilince çıkarıyor. Mübadelenin, Anadolu topraklarında yerleşen kapitalizmin el koyarak sermaye birikimi dönemlerinden biri, sermayenin “kan ve ateşle” yazılan tarihinden bir kesit olduğu, Bulancak, Karadeniz özgülünde gün gibi açıkta. El konan Rum konakları, fındık bahçeleri, Kurtuluş Savaşı’nda Topal Osman’la anılan Bulancaklıların bu yağmadan yeterince pay alamadıklarını düşünmeleri, Bulancak tarihçesinin temel çekişmelerini belirliyor. Yerlilerle göçmenler arasında mülkiyet paylaşımı çatışması, DP kurulunca siyasi akışını buluyor. Göçmenler daha çok DP’de toplanıyor.

Ailesi CHP’li ve hızla güçlenen DP karşısında küçük Şansal bile kaygılanıyor. “İlkokul sıralarında bebeleriz daha. 1950’li yıllar. O çocuk aklımla –aile içinde konuşulanların da etkisiyle- CHP’nin gümbür gümbür yıkıldığını hissedebiliyorum. Bulancak meydanlarında toplantılar olurdu ama CHP’lileri dinleyenler neredeyse hiç yoktu. Köylüler DP’nin çekim alanına girmişlerdi ve onların konuşmacılarını dinliyorlardı. Çok ağırımıza gidiyordu bu bizim.”[2]

Bu durum karşısında ilkokul öğrencisi Şansal, kuzenini de yanına alarak DP’ye karşı ilk politik eylemini yapıyor. İki çocuğun DP’ye oynadığı oyun gerçekten de romanesk bir sahnedir. On yaşındaki Şansal ile kuzeni İhsan kafa kafaya verip DP’ye nasıl siyasi zarar veririz sorusuna cevap arıyorlar. Sonunda buluyorlar. Çok kalabalık geçeceği beklenen bir DP mitingi öncesi harekete geçiyorlar. “Öfkemizden kuduruyoruz, mitingin kalabalık geçeceğini biliyoruz. İlçe binasına yollandık. İlçe teşkilatının kahvecisi DP’li mübadillerden sevimli bir adam. Bizi görünce, ‘Abe hayrola, ne işiniz var,’ dedi. Ailelerimizin CHP’li olduğunu biliyor tabii. ‘Haydar Amca size faydamız olsun diye geldik,’ dedik. DP’nin yakaya iğnelenen kâğıt rozetleri var o zaman. Planımız şuydu: bunları dağıtma işini üstlenecektik.”[3]

DP iktidarda ama yine de yeterince militanı yok anlaşılan, çocuklar Haydar Amca’ya rozetleri dağıtma önerisini yapınca, “Abe helal olsun size yahu, siz babalarınıza benzememişsiniz, akıllı çocuklarsınız,” diyor. “Hemen açtı, sandık gibi bir şeyden, ne kadar DP rozeti varsa çıkarıp bize teslim etti. Sırtımızı sıvazladı, çok mutlu ve hoşnut bizi uğurladı. Biz de akşam Bulancak iskelesine gidip o rozetlerin hepsini denize attık, kendimizce güya mitingi sabote ettik.”[4] Akşamın karanlığında fısıltıyla konuşarak ve gizlenerek DP’nin rozetlerini iskeleden denize atan iki çocuk bende bir roman sahnesi etkisi yapıyor.

DP POLİSİNİN DÖVDÜĞÜ REKTÖR

1960’ta, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci Şansal Dikmen’in, 27 Mayıs öncesiyle ilgili söyledikleri de DP gerçeğini bütünlüyor. “O sırada gazeteler bembeyaz çıkmaya başladı. Rektörümüz Sıddık Sami Onar, İdare Hukuku dersleri veren saygın bir hocaydı. Milliyet gazetesinde sanıyorum bir resmi çıktı, altında haber yok, yalnızca resim var. Polisler sürüklemişler, yüzünün bir tarafı bantlıydı. Rektör yerlerde sürükleniyorsa, işler çığırından çıkmış demektir.”[5]

Öğrencilerin buna tepkisi büyük oldu; 28-29 Nisan eylemleri, arkasından Ankara’da Harp Okulu öğrencileriyle halkın 555K buluşması. Şansal Dikmen, 27 Mayıs gerçeğine tanıklık ederken şunları da anımsıyor: “DP’den kurtulmuş olmanın sevincini yaşıyoruz. Daha sonraki günlerde orduya şükran mitingleri yapılmaya başlandı. İlk miting Beyazıt Meydanı’nda yapıldı. Nasıl bir kalabalık vardı anlatamam.”[6]

Hamdi Koç’un, Kabataş lisesi mezunu “kurmaca” kişisi Mesut, okumaz yazmaz olduğu için bu olup bitenlerden hiç haberi olmuyor elbette.

Şansal Dikmen’in anıları, 1950’lerden başlayarak 1990’lara, Türkiye gerçekliği içinde, bu gerçekliği politik mücadeleyle değiştirmek için çabalayan bir insanın romanı. “Kurmaca” değil, gerçek ve alabildiğine olağanüstü sahneler içeriyor. Bu romanda mezardan çıkan hortlaklar yok ama dünyanın hiçbir yerinde olmayacak tuhaf sahneler var. Avukat Şansal Dikmen TİP yöneticisi olduğu için 12 Eylül’den sonra hapse atılıyor. Erzincan Hapishanesi’nde tutuklu iken bir tebligat alıyor; hapse girmeden önce avukatlığını yaptığı bir duruşmaya çağrı yazısı bu. Cezaevi komutanının onayıyla bileğinde kelepçe, yanında askerler avukatlık yapmak için Askeri Mahkemeye gidiyor. “Duruşmanın yapılacağı askeri mahkemenin önünde yanımda iki tane süngülü er, kolumda kelepçe beklemeye başladım. Bu arada başımdaki astsubaydan kelepçelerimi çıkarmasını rica ettim. ‘Komutan cübbeyi nasıl giyerim çıkarmazsan’ deyince o da çok makul karşıladı, her şey bir oyun gibi devam ediyordu. Biraz sonra askeri hakimin sesini duydum: ‘Avukat bey nerede, gelsin’. Yargılamanın yapılacağı odaya girdim, askeri hâkim yüzbaşı önce anlayamadı, sonra saçımın tıraşlı olduğunu ve yanımda da iki asker olduğunu görünce ne yapacağını bilemedi.”[7]

Şansal Dikmen, bu duruşmada “mahkûm-avukat” olarak görev yapıyor; dünya hukuk tarihine geçecek bir olay yaşanıyor. Romanlarda bile karşılaşılamayacak ölçüde düşlemsel…

“Fırtınalı Denizin Kıyısında”, 68 Kuşağından bir insanın romanı, heyecanla akıp gidiyor. Hapishanede ameliyat olmasını sağlayarak hayatını kurtardığı bir mahkûmun onu “oportünist”likle suçlaması, davası için görüşmeye gelen kadın avukatla evliliğe giden yakınlığı, İspanya’da Falanjistler meclisi basınca hapishanede sevinen bilgisiz solcular… Komik, trajik sahnelerle Şansal Dikmen’in bir roman okuduğumuzu düşündüren yaşam öyküsü…

27 Mayıs’a “kurmaca”da yapıştırılmaya çalışılan kötülüklerin 12 Mart ve 12 Eylül’de devrimcilere ve emekçilere karşı nasıl uygulandığının tutanakları. Bu kitapta bunlara karşı mücadeleden sahneler buluyoruz. Tarımsal sömürünün orta Karadeniz özgülünde nasıl yürüdüğü, fındık üreticisinin buna karşı 1969’da Giresun, Bulancak, Ordu ve Fatsa’da yaptığı tarihsel mitingler ve karayolu işgalinin öyküsünü, örgütleyicilerinden birinin tanıklığında okuyoruz. Ordu’da bir kişinin öldüğü, il ve ilçe çevresindeki köylülerin katıldığı mitinglerde şu sloganlar atılıyor: “FİSKOBİRLİK, Patrona Yemlik”, “Fındıkta Sömürüye Son”, “Alın Terimizi Faizciye Yedirmeyeceğiz”.

Hamdi Koç, Türkiye burjuvazisinin el koyarak sermaye birikimi yaptığı tehcir ve mübadele dönemini, hayaletli toplu mezarlarla alacakaranlık hikâyesine çevirirken, Şansal Dikmen’in kitabı, etkin bir devrimcinin yaşam öyküsünün içinde aktığı tarihin toplumsal belleğimize yerleşmesine katkıda bulunuyor. “Çıplak ve Yalnız” kitabının mekânı olan Ünye’nin, 68 Kuşağı devrimcileri için simgeleşmiş olaylardan birinin, Kızıldere’nin başlangıç noktası olduğunu anımsatıyor. Mahir Çayan ve arkadaşları “Ünye’deki radar üssünden üç İngiliz teknisyeni” kaçırıp Niksar’ın bu köyüne götürüyorlar. Sonrası, sermayenin toplukıyımı, biliniyor.

UMUTSUZLUĞUN VE İNANÇSIZLIĞIN DİLİ

Postmodern edebiyatta ironik bakışla sinizm iç içe bulunuyor. Yaşama yabancılaşma ve kayıtsızlaşmanın mazeretlerini üreten bir dil bu. Benim tatsız tiritle benzeştirmem boşuna değil. 1990’lar özgülünde, Ali Şimşek’in “yeni orta sınıf” olarak adlandırdığı küçük burjuvanın saldırgan, herkesi adlandıran, kodlayan ve dışlayan dilinde ironi başat tavır olarak ortaya çıkıyor. “İroni bir taraftan dünyayı değiştirmeye dair bir umutsuzluğun veya inançsızlığın, diğer taraftan da bir yükselişin ve parıltının ‘tatlı’ dili olarak 1990’lı yıllar yüzeyini sarmalayacaktır.”[8]

Küçük burjuvazinin büyük sermayeye daha yakın, üst orta sınıf diyeceğimiz kesimlerinden oluşan yeni orta sınıfın, 90’lardaki dilinin bir başka özelliği de “itirafçılık” üretmesidir. 12 Eylül hapishanelerinde uygulanan işkencelerle siyasi “itirafçı”lar yaratılmıştı. Tekelci burjuvazinin bürokratik işlerini yapan yeni küçük burjuvazi, 90’larda, geçmişin bütün mücadelelerini ironik bir dille itirafa dönüştürerek yadsıyan bir kültüre yataklık etti; siyasi baskıların ürküntüsüyle inançsızlık ve umutsuzluğun ironik ve sinik diline sarıldı. Hamdi Koç’un bir söyleşide, “Ne işler ya! Nelerle uğraştık. Lukacs diye bir Macar köylüsünü getirip burnumuzun dibine dayadılar, estet diye”, kurtuluşun sevincini dile getirmesini sağlayan, sosyalistleri işkenceden geçiren, hapse kapatan, onlarcasını idam eden 12 Eylül faşizmiydi. Onun baskı ve korkuyla boşalttığı meydanı, sermayeye çok yakın konumlarda, kültür endüstrisinde istihdam edilen küçük burjuvalar doldurdu. Kültürün niteliğini değiştirdiler. Sanat ve edebiyatın tanımı küçük burjuvaya göre yeniden yapıldı; bu tanıma göre “kurmaca” esastı, edebiyat “dil için”di, gerçeklerle bir ilişkisi olamazdı.

Bu dönemde Latife Tekin, Ahmet Altan, Orhan Pamuk sahneye çıktı. Yalçın Küçük’ün “Küfür Romanları” kitabı, bunların estetik ve ideolojik niteliklerini çözümledi. Hamdi Koç ve benzerleri, buradan çıktılar; “ne işler ya!” yakınması bu gerçeği imliyordu. “Dil için yapılan”, “kendinde estetik biçimler”den ibaret, bireyci ve biçimci bir edebiyatı, televizyonlarda Orhan Kemal’in ve Maksim Gorki’nin romanlarını “teröristlerle ele geçirilen” suç aletleri olarak sergileyen 12 Eylül generalleri getiriyorlardı.

YILDIZ ECEVİT'İN İTİRAFI: 12 EYLÜL'ÜN EDEBİYATA İYİLİKLERİ

Gerçeğin apaçık ve dolaysız ortaya konmasından rahatsız olup, bu saptamaları mekanik ve kaba materyalist bulacaklar için, 12 Eylül’ün edebiyata bu katkısını, postmodern yazının bilincini temsil edenlerden, kuramcılarından Yıldız Ecevit’in kitabından aktaracağım. Kitabın adı da dönemin edebiyat anlayışını özetliyor: “Kurmaca Bir Dünyadan”. Yıldız Ecevit, “kurmaca bir dünya”ya ulaşabilmesini sağlayan koşulları şöyle özetliyor: “1980 yılının 12 Eylül’ünde yapılan askeri darbe, Türk toplumunda gerek sosyopolitik/ekonomik gerekse kültürel/sanatsal alanlarda büyük boyutta dönüşümlerin yaşanmasına yol açar. 80 başlarında dünya genelinde ön plana çıkan, özel sektörün genişlemesini savunan, alınan önlemlerle kapitalizmi girdiği darboğazdan çıkarmayı amaçlayan yeni liberal görüş, Türkiye’de bir askeri darbeyle yaşama geçirilir. Darbeciler solu susturmakla işe başlar. Sol entelijensiya ile bütünleşen seçkinci/ilkeli modernitenin de susturulması demektir bu. Türkiye’nin tarihindeki en karanlık dönemlerden biri olan 12 Eylül yönetiminin bu uygulaması ürkütülen toplumun siyasal kimliğinden arınmış bir yaşam biçiminin içine girmesine yol açar.”[9]

Yıldız Ecevit’in mantık çizgisinin iyi görülebilmesi için aktarmayı uzun tutuyorum; şöyle devam ediyor: “Bu arada, depolitize olmak durumunda kalan edebiyat da kendini dile getirmek için siyasal angajmanın dışında yeni alanlar aramaya başlar. Türkiye’ye onarılmaz zararlar verdiğini düşündüğümüz 12 Eylül yönetiminin, Türk edebiyatına farkında olmadan yaptığı bir iyiliktir bu.”[10]

Ecevit’e göre, 12 Eylül, Türk edebiyatını depolitize ederek, “farkında olmadan” bir iyilik yapmış oluyor. Bu “depolitize” etmenin, sermaye sınıfı lehine politize etmek olduğunu, bunca yıl sonra çok iyi biliyoruz.

Yıldız’ın 12 Eylül’de gördüğü bu iyilikten neler doğuyor, görelim: “Türk edebiyatının özgürleşmesi, kendini deneysel bir sanat dalı olarak görmesi, Batı’daki estetik yenilikleri metinlerine taşıması, özgünleşmesi, 80’li yıllarda aldığı ivmelerle gerçekleşir. 80’li yıllar, Türk edebiyatında en büyük paradigma değişikliğinin yaşandığı tarih kesitidir.”[11]

Bu paradigmadan doğanları tanıyoruz; Ahmet Altan’lar, Latife Tekin’ler, Orhan Pamuk’lar geldiler ve gerçekçi edebiyatımızı bastırdılar. Ardından ölü yazıcılar, Hamdi Koç ve benzerleri çıktı. Yazı gücüyle değil elbette, onları 12 Eylül’ün getirdiğini kuramcıları söylüyor; sermayeleşmiş basın yayın ve iletişim kanallarıyla, ödül yaftalarıyla, 12 Eylül’ün sosyalistlere uyguladığı işkencelerin benzerini, beyinlere, bellek silme kampanyalarıyla uygulayarak yaptılar. Yıldız Ecevit, 12 Eylül’le birlikte, Batı’dan ithal edilen tapon bir edebiyata pazar açtıklarını da itiraf ediyor. “Kurmaca” bir dünyayı 12 Eylül kurdu ve onlar bu dünyada yazıp çizmeyi en tehlikesiz, suya sabuna dokunmadan geçinme yolu olarak seçtiler. Üstelik hiç de sanıldığı gibi “depolitize” değillerdi, Yalçın Küçük’ün “Küfür Romanları”nda gösterdiği gibi, egemen sınıfın politikasını edebiyat haline getiriyorlardı. 

Yıldız Ecevit’in bir belge değeri taşıyan bu “itiraf”ını iyi not etmenizi öneririm.

80’lerin sonu, 90’ların başında, yaşamın her köşe bucağının konuşulduğu, ortaya saçıldığı, özellikle cinsellik ağırlıklı bir “tabu yıkıcılığın” sergilendiği bu itiraf salgını, postmodern edebiyatın da bir özelliği oldu. 2013 yılında yayımlanan “Çıplak ve Yalnız”da anlatıcının uzun monoloğunda izlediğimiz, bir küçük burjuvanın insanlardan saklaması gereken çirkin yönlerinin, içgüdüselliklerinin, öteki insanlara duyduğu kin ve nefretin bitmez tükenmez itirafı bu kültürün bir uzantısıdır.

Yanılmıyorsam, Hamdi Koç, Lukacs’a ve sosyalist gerçekçiliğe uluorta saldırdığı yıllarda, yeni orta sınıfın bu yeni kültürünü yaygınlaştıran, kitlelere içselleştiren reklamcılık sektöründe çalışıyordu. Ali Şimşek, 90’larla doruğa çıkan yeni orta sınıfın bu itirafçılığını şöyle açımlıyor: “Duyguların denetimi, sıkılma, utanma ve temkinlilik gibi temel (geleneksel) orta sınıf davranış tarzları düşünüldüğünde, yeni orta sınıfın babalarından farklı ‘teklifsiz itirafçılığı’ geçmiş dönemle karşılaştırıldığında gerçekten yeni bir şeydir. Dil adlandırıcı bir konuma gelirken, keyfileşecektir de.”[12]

“Çıplak ve Yalnız”ın dili, tam da bu dildir. Vıdı vıdı konuşan, her şeyi keyfi biçimde yargılayan ve adlandırıp kodlayan bir dildir. Kitapta “Allahşükür” adıyla anılan şoför ve korumanın ailesince çağrılan adı, “Şükrü”dür. Kitabın 90’larda ortaya çıkan yeni orta sınıf (yos) tipolojisine pek uygun temsilcisi Mesut’un, anakronik biçimde 1960’lara taşınmış monoloğunda, ona “Allahşükür” diyerek, kişi adını bile kendi keyfince belirlediğini görüyoruz. Yos’un bu adlandırma, kendi tarifini mutlaklaştırma eğilimi çok tipiktir. Ali Şimşek, yeni orta sınıfın 90’larla birlikte, benzetme ve değişmeceleri rafa kaldıran, “düzanlam” adlandırma stratejisi olarak belirlediği bir özelliğine dikkat çeker. Herhangi bir benzetme, metafor oluşturma çabasına girişmeden açtığı kahvehaneye “kave” adını vermekte, antikacıya “Eskidji” adını takmakta, tümel kavramı, özel yerine kullanmakta bir yarar ummaktadır.

Yos kültürü ve dilinin, Hamdi Koç’un kitabında da gördüğümüz en temel özelliği, emekçi sınıflara egemen sınıfın gözüyle, tepeden bakması ve onu aşağılamakta hiçbir sınır tanımamasıdır. Ali Şimşek, bunu, Gırgır’dan Leman’a, mizah dergilerindeki değişimi inceleyerek somutlar. Gırgır ezilen sınıfın, Orhan Kemal edebiyatının odağındaki “küçük insanın” gözünden üst sınıflara bakar ve onları sorgularken, 90’ların dergilerindeki mizahçılar, üst sınıfın gözüyle küçük insanı komikleştirirler. Oğuz Aral mizahında emekçinin bir belirtisi ve onur belgesi olabilecek “amele yanığı”, Cem Yılmaz’da bir gülmece konusu haline gelecek, milyonlarca emekçinin boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kaldığı tekstil atölyelerine “overlokçu aranması”nın mizahı yapılacaktır. Ali Şimşek, yeni orta sınıfın, eski küçük burjuva ile ayrımını anlatırken şunları yazar: “Orta sınıfı hedefleyenlerde geniş bir ‘merak’ duygusu ve ‘temkinli’ bir dil varken, yenilerinde müthiş bir ‘cüret’ ve kodlama zenginliği, meraka yer vermeyen ‘ben sizi çözdüm; siz busunuz’ özgüveni vardır.”[13]

Bu “cüret” ve “özgüveni”, Lukacs’ı Macar köylüsü ilan eden Hamdi Koç’un dilinde birebir buluyoruz. “Kendinden başka kimseye inanmayan bir adam”ın (s. 70) itirafları, adlandırma ve kodlama cüreti, bütün insanları nesne konumuna indiren üst sınıf bakışı roman diye önümüze konabiliyor.

Yos bu cüreti nereden buldu. Elbette, 27 Mayıs’la ve 1960’larda örgütlenme ve mücadeleyle elde edilen bütün insani, toplumsal kazanımlarımızı kazıma acımasızlığını sahneye koyan 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin düzlediği bir Türkiye’den aldı. Üstüne, 3 Kasım 2002 seçim-darbesiyle iktidara oturtulan AKP diktatörlüğünün Tanzimattanberi elde ettiğimiz hakları da kazıma çalışmaları yos kültürüne dinci katkılar getirdi.

“Çıplak ve Yalnız”da, ABD’nin Türkiye’yi güdümüne alma girişimiyle, 1946 yılını başlangıç alabileceğimiz, yetmiş yıllık bir sürecin ürünü bu karşıdevrimin kültürel kazanımlarını okuyoruz.

 

[1] Şansal Dikmen, Fırtınalı Denizin Kıyısında, Şansal Dikmen Kitabı, s.13, Söyleşi: Derviş Aydın Akkoç, Ayrıntı Yayınları, 2014, İstanbul.

[2]A.g.e., s. 25

[3]A.g.e., s.25

[4]A.g.e., s.26

[5]A.g.e., s. 57

[6]A.g.e., s. 58

[7]A.g.e., s.194

[8] Ali Şimşek, Yeni Orta Sınıf-Sinik Stratejiler, s. 108, Agora Yayınları, 2014, İstanbul.

[9] Yıldız Ecevit, Kurmaca Bir Dünyadan, s.20, İletişim Yayınları, 2013, İstanbul.

[10]A.g.e., s.20

[11]A.g.e., s.20

[12]Ali Şimşek, A.g.e., s.52

[13]A.g.e., s. 71


B. Sadık Albayrak
Gercekedebiyat.co
m


ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)