Çeyrek asırlık İnsancıl dergisi / B. Sadık Albayrak
Cengiz Gündoğdu, gökyüzü mavisi kapağında,alev renkli, kaba harflerle “İNSAN İÇİN!” yazan İnsancıl’ın ilk sayısında, dergiyi çıkaranlar için, “Onlar yol arkadaşıdır” diye yazmıştı. 1990 yılının sonbaharıydı. Yol arkadaşları, yirmi üç yıldır, İnsancıl’ı çıkarmayı, tarihin ve toplumun engebeli, sarp yollarında, kendi yollarını açmaya çalışarak yürüyüşünü sürdürüyor. Çeyrek asra yaklaşan bu yürüyüşte, büyük dönemeçlerde, fırtınalı havalarda, sisle kaplı yokuşlarda, ilk sayısında açıkladığı “uzak yolcu” menzilinden, sabır ve direncinden ödün vermeden her ay okurla buluşan bir büyük İnsancıl adımı atılıyor.
Her geçen gün, insanların birbirinden koptuğu, araya paracı düzenin bin bir engelinin girdiği koşullarda, “taze demlenmiş, sıcak bir bardak çay” İnsancıl dergisi; insanın, emeğin teriyle buharlanmış güzel kokusunu getiriyor. Kaçgun döneminin, inkâr fırtınasının rüzgârlarına karşı yürüyüşünü sürdürüyor yol arkadaşları. Artarak, azalarak, kimi zaman bir avuç öncüden ibaret kalarak…
İnsancıl, edebiyatın, sanatın sermaye elinde itilip kakılan bir mal olmasını önlemek için, ilk sayılardan başlayarak okur-yazar bütünleşmesini sağlamak istiyordu. Okurla yazarın ortak bir estetik mücadelede buluşması ve bir araya gelmesi, pazara düşen edebiyatın yol açtığı sömürü ve yabancılaşmayı kıracaktı. Okursuz kalan gerçekçi yazarı yalnızlıktan kurtaracak, pazar malı, sahte, tapon edebiyat eserlerine mahkûm edilen okurun, estetik bilincinin körelmesini önleyecekti. İnsancıl dergisi, 23 yıl boyunca bu çizgisini, okur-yazar bütünleşmesinin araçlarını yaratma arayışını hep sürdürdü. Daha ilk yılında İnsancıl Okuma Tiyatrosu’nu kurmuştuk. Gerçekçi yazarların eserlerini kısa zamanda inceliyor, seçmeler yaparak, bir saatlik bir okuma tiyatrosu izlencesine dönüştürüyorduk. Cağaloğlu’nda, Molla Fenari Sokağı’nda, Nadir Han’ın dördüncü katında, küçük bir odada, hızla provalar yapıyor, hafta sonu Kadıköy’e geçiyorduk. Bitpazarının sokağında, “Fırat Kitap Galerisi”nde, kitapların arasında, otuz kişilik bir salonda, öykü, şiir, felsefe sahneliyorduk. Eserin yazarı da izleyiciler arasındaydı. Gösteriden sonra masaya alıyorduk onu ve eserlerini tartışıyorduk. Deneyci bir estetik eğitim yolu bulmuştuk. Başta yazar, herkes öğreniyordu. Yazdıklarının okurda nasıl yankılandığını görüyordu yazar; okur, yazara soru sorarak eseri daha iyi kavramak için harekete geçiyordu.
Kadıköy’den önce, Kabataş Setüstü’nde, o yıllarda kimsenin kapısını açmadığı TYS genel merkezini kullanmıştık bir süre. İkinci ya da üçüncü etkinliğimizdi, Sunay Akın’ın şiirleri okunmuş, şairi soru yağmuruna tutmuştuk. Katılımcılardan biri, “Şiirinizde Cemal Süreya’yı Titanik’e benzetmişsiniz, lüks kamaralarında zenginlerin yolculuk ettiği, aristokratların bir gemisi… Cemal Süreya’ya böyle bir benzetme yakışır mı?” diye sorunca, Sunay Akın ne cevap vereceğini şaşırmıştı. Edebi deneyler sürdükçe, okur ile yazar arasındaki tartışmaların harareti yükseliyordu. Bizim etkinliklerimize katılacak yazarlar daha sıkı çalışıyorlardı derslerine.Yol arkadaşları, bu etkinliklerle adım adım gerçekçi edebiyatımızı öğreniyorduk. Kendimize bir ad daha takmıştık: “İnsancıl Emekçileri”.
İnsancıl emekçileri, çoğunlukla gençlerden oluşuyordu. Üniversite öğrencileri, edebiyat meraklısı genç çalışanlar, kapımızı çalan herkese, işin ucundan tutması için bir şans veriyorduk. Dört elle sarılanlar çıkıyordu. Bir iki denemeden sonra bu yolun “uzak” bir yol olduğunu anlayıp kaybolanlar oluyordu. Başımızda Cengiz Gündoğdu, Sovyet sosyalizminin yıkıldığı günlerde, tarihin rüzgârlarına karşı bir yola yürüyorduk. İnsancıl’ın bu yürüyüşünü, Napolyon’un Rusya seferine benzetiyordu Gündoğdu; ucunda yenilgi de olsa, Avrupa’daki krallıkları er geç yıkan bir seferdi bu. Bu İnsancıl yürüyüşünde, Türkiye’nin 12 Eylül’le sokulduğu sermayeci kültür ve sanatın kalelerini yıkmayı hayal ediyorduk. Her akşam altıdan sonra, Nadir Han’ın dördüncü katına koşuyorduk. Bu katta ilkin küçük bir odada yayına başlamıştı İnsancıl, adım adım, öteki odalara da yayıldık. Sonunda bütün kat İnsancıl’ın kullanımına geçmişti. Yönetim odası, deposu, teknik odası, kırk kişilik toplantı salonu olan koca bir kuruma dönüşmüştü. Üçüncü yılın başında, İnsancıl Okuma Tiyatrosu, kendi salonunda etkinlikteydi. Çıtayı yükseltmiştik, Cengiz Gündoğdu, “İnsancıl Sanat Harekâtı”nı ilan ediyordu. Sermaye saldırısı o kadar şiddetliydi ki, savaş terimleriyle kültür eyleminde bulunmak şaşırtmıyordu. Daha çok heyecanlanıyorduk. O zamanlar benim bir düşüm vardı, İnsancıl emekçilerine özgü, üniforma benzeri bir giyim kuşam yaratmak. Bunu söylediğimde alaya alındığımı hatırlıyorum.
Her hafta bir sanatla ilgili, “İnsancıl Resim Fırtınası”, “İnsancıl Sinema Fırtınası”, “İnsancıl Şiir Fırtınası” diye başlayıp giden “fırtına”lar hazırladık. Bu etkinliklerde sunulan bildiriler dergide yayımlanıyordu ve bütün Türkiye’ye İnsancıl fırtınasının esintisini taşıyordu.
Çıtayı iyice yükselttik; Askülos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus” tragedyasını okuma tiyatrosu yaptık. Cengiz Gündoğdu yönetiyordu, Ali Şimşek, mitolojinin tanrılarını resmeden koca desenlerden oluşan bir dekor hazırlamıştı. Ben, Prometheus’u zincire vuran Hephaistos’u oynuyordum. Bu oyunu Nâzım Hikmet’in şiirleriyle zenginleştirerek, Yalova’da bir etkinlikte birkaç bin kişiye sergilemiştik. 1993 iki Temmuz’unda da,Sivas’ta, Prometheus’u, Pir Sultan Abdal’ın şiirleriyle sunacaktık. İnsanlığa ateşi armağan eden tanrı ile Pir Sultan Abdal’ın buluşmasını yobazların ateşi yaktı.
Prometheus’un insanlığı kavuşturduğu ateşi hak etmek için, İnsancıl bir edebiyat okulu olmuştu ve bu bize az geliyordu. Ankara’da Yalçın Küçük, İsmail Beşikçi ve Fikret Başkaya’nın öncülüğünde “Özgür Üniversite” kurulmuştu. Sınav, diploma yabancılaşmasına düşmeden gençlere ve emekçilerehalktan yana bir bilimin eğitimini veren yepyeni bir okul. İstanbul’da da kurulması için harekete geçtik. Özgür Üniversite’nin İstanbul şubesinin kuruluşunu İnsancıl emekçileri başlattı. Beklenen engeller ve polisiye baskılarla karşılaştık, ama sonunda Özgür Üniversite İstanbul’da da açıldı ve halen etkinliğini sürdürüyor.
İnsancıl, gerçekten, bir yazarlık okulu oldu; birçok yazar yetiştirdi. Bu işte öyle başarılı oldu ki, derginin yetiştirdiği genç yazarlar, birkaç kere toplu olarak İnsancıl’dan ayrılıp yeni dergiler çıkardılar. Çok uzun ömürlü olmayan bu dergilerde, yeni yazar kuşaklarının kaptan eksikliğinin önemini göremedikleri anlaşıldı. Dergiler, kapitalist kültür okyanusunun sarsıcı dalgalarında kısa sürede batıp gittiler.
Babam, her akşam İnsancıl’a gidip geldiğim yıllarda, benimle alay ederken Cengiz Gündoğdu’ya “kaptan” adını takmıştı. Bizim, hayal dünyasında, denizin ortasında bir gemide yol aldığımızı mı ima ederdi? “Kaptan, ne yapıyor”, diye sorardı arada bir; hiç yüzünü görmediği, belki de hiçbir satırını okumadığı bu adama, oğlunu etkilediği için saygı duyardı. “Kaptan”, İnsancıl’ı, her fırtınada, akıntıda, anaforda uzak yolunda yüzdürmeyi başarmıştı. Genç yazarların dergileri kısa sürede dağılırken, onların anası İnsancıl, yoluna devam ediyordu. Kapitalist piyasanın edebiyat okyanusunda boğulmamak için geri gelenlere, cankurtaran simidini uzatmayı da esirgemiyordu. Ben de bir süre ayrılıktan sonra bu can simidine tutunanlardan biri oldum.
Cağaloğlu, yayıncılığın kalbinin attığı merkez olmaktan çıkıyordu. İnsancıl’a da yol görünmüştü, Beyoğlu’na taşındı. İnsancıl’ın kaptanı ve emekçileri, bütün birikimlerini ortaya koyarak, Beyoğlu’nda, İnsancıl Atölyesi’ni kurdular. İnsancıl, adlı adınca kendi okuluna, okur-yazar bütünleşmesine kavuşmuştu. Eylemli ve deneyci felsefesine uygun adlandırmayla, İnsancıl Atölyesi’nden sonra, edebiyat, estetik, felsefe eğitimi artık daha sistemli ve sürekli yürütülüyordu. Atölyenin katılımcıları, derginin yazarları oldular. İnsancıl Atölyesi’nde, bilgi temel kaynaklardan ediniliyor. Her şeyi bilen, kendi yorumunu katan bir hoca çıkıp ders anlatmıyor. Kitaplar birlikte okunuyor ve tartışılıyor. Cengiz Gündoğdu ile Berrin Taş, bu tartışmalara öncülük ediyorlar. Programı geliştiriyorlar, ufuk açıcı katkılarla katılımcıları işe koşuyorlar. Bilgi, yabancılaşma çemberine kapılmadan, temel insan gereksinimlerinden biri haline geliyor ve eyleme geçmenin bir aracına dönüşüyor.
Atölye’den şairler, öykücüler, denemeciler yetişiyor. Aristoteles, Locke, Hume, Lukacs, Feuerbach, Marx, Ataç, Yakup Kadri, Orhan Kemal, Sait Faik okumuş yazarlar geliyor.
İnsancıl, sermaye edebiyatının silmek istediği bir kanalı, gerçekçi, emekçiden yana, insani bir edebiyatı çeyrek asırdır dirençle korudu ve geliştirdi. Gerçekçi sanatın tarihsel güzelliğine ve haklılığına güncel bir örnek oldu. Meydanı boş bırakmadı, anıt oldu; olmaya ve gelişmeye devam ediyor. Okur-yazar bütünleşmesiyle, Cengiz Gündoğdu’nun, kaptanın eylemli felsefesiyle, yol arkadaşlarının uzun İnsancıl yürüyüşü sürüyor…
Sadık Albayrak
Gerçekedebiyat.com OKUR-YAZAR BÜTÜNLEŞMESİ
NAPOLYON'UN RUSYA SEFERİNE ÇIKMAK
PROMETHEUS'UN ATEŞİNİ HAK ETMEK
"KAPTAN"
YORUMLAR