Papirüs'teki yazımın bir yerinde şöyle diyorum:

"Romanın bütün insanlığı etkileme gücü -sadece devlet yönetmekle görevli kişiler için değil-öteki sanat kolları için de tehlikeler yaratmış, ortaya koyduğu örneklerle ve getirdiği endüstriyle bütün yetkileri ele geçirmiştir. Bundan ötürüdür ki yüzyıllardan beri sanatın en yüce dalı sayılan; aşkların, başkaldırmaların, ihtilallerin, duygu karmaşıklığının ve insanda, doğada gizli güzelliklerin, gerçeklerin yeniden yeniden bulunup bilincin ince süzgecinden geçirilerek yaratmanın sözcüsü olan şiir, -kaba bir tanım bu, elbet ki şiir sadece insandan insana bir şeyler taşıyan bir araç değildir) etki alanını gitgide yitirmekte, kişilerin kafalarından, varlıklarındaki değişmez gibi görünen yerlerinden uzaklaşarak yenilmiş bir ordu gibi- geriye çekilmektedir.

"Belki, daha uzun bir süre sesini-cılız da olsa-duyuracak, insanın insan olarak saygı görmesinin en büyük belgesi olan kültüre yaptığı hizmeti ileriye sürerek kendini savunacak, ama ne yaparsa yapsın bir daha yitirdiği büyüklüğünü ele geçiremiyecektir.

"Çünkü başlangıçta yüklendiği -ya da toplumsal olayların gelişerek zorladığı- aydınlatma, uyarma, eyleme geçirme sorunu, çeşitli düşünce akımlarının ortaya çıkmasıyla elinden alınmış ve ona salt şiirin-öteden beri tekrarlana tekrarlana yıpranmış, kısırlaşmış kaynakları kalmıştır.

"Bu yüzden çağımızdaki insanın teknik buluşlarla şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde ayrıntılara boğulan ve karmakarışık hale gelen sorunlarını, gittikçe büyüyen, çok çeşitli yönler kazanan' serüvenlerini anlatma olanaklarından yoksunlaştığı için yetkilerini fikir eserlerine ve çağımızın en büyük anlatım aracı olan romana kaptırmıştır." 

Papirüs, Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu
CEMAL SÜREYA'NIN İTİRAZI

Cemal Süreya, “Yalnız şiiri ve öbür edebiyat dallarını küçümserken ve suçlarken değil, romana o türlü yeni bir siyasal kimlik kazandırmaya çalışırken de yanılıyor.” diyor.

Şiiri ve öteki edebiyat dallarını küçümsemek mi? Garip şey!

Bunu yapsa yapsa çok bağnaz bir politikacı, yani edebiyata toptan düşman olan biri yapabilir. (Çünkü politikacıların arasında edebiyatı bir söz kalabalığı, gereksiz bir şey gibi görenler vardır.) Ama bir edebiyatçının, bütün varlığıyla bağlı olduğu ve o varsa yaşayabildiği bir evreni küçümsemesi düşünülemez. Bir şeyi küçümsemek, kendinde var olduğunu sandığın bir takım değerleri, bir takım güçleri- küçümsediğinde- bulamamak demektir. Sonra ben istediğim kadar küçümsiyeyim, gerçekler beni bu bencilce tutumumla baş başa bırakarak devam eder gider.

Edebiyat çeşitli kollara ayrılmıştır ve bu kolların, birleşmesiyle toptan yürütülen bir sanattır; romanın tekeli altında değildir.

Bizdeki edebiyatçıların bazılarında, kendi uğraşlarının dışındaki bir alanda çaba gösteren, bir şeyler yapmaya çalışan bir edebiyatçıyı (kendi uğraşının çok ilgi görmesinden, bu ilginin ona kazandırdığı saygı değer bir yükseklikte bulunmasından ötürü ya da daha başka nedenler yüzünden) küçümsemek hastalığı vardır. Ama bu kişisel bir tutumdur. Yukarıda da belirttiğim gibi küçümseneni etkilemez. Ayrıca, bir edebiyatçının başka, bir edebiyat kolunu küçümsemesi, kendi yaptığının da küçümsenebileceği olanaklarını ortaya koyar.

mustafa bilgin
SİYASİ ROMAN, AŞK ROMANI, POLİSİYE ROMAN, GÜLDÜRÜ ROMANI

Romana siyasal bir kimlik kazandırma konusuna gelince: Bu yargı, roman hakkında söylediklerimle hiçbir ilişiği olmayan bir yanlış anlamanın ürünüdür.

Romanı, yüzyıllar boyunca başarabildiği aşamalardan ve bu aşamaların getirdiği yeni biçimlerle sağlamlaşan temelinden uzaklaştırmak ve onun karşısına siyasi roman, aşk romanı, polisiye roman, güldürü romanı gibi insan hayatındaki bazı paragrafları roman olanakları içinde sunan -uydurma- şeyleri çıkarmak düşüncelerimin arasında yer almaz. Benim roman anlayışım "Romanın Yarattığı Tehlike ve Kendisini Bekliyen Sonuç" adlı yazımda açıklanmıştır ve şudur:

Çevremiz ve  dünyamız hakkındaki genel bilgileri veren radyo, gazete gibi uyarma-araçlarının programları dışında kalan yaşantımızı, yani  acılarımızı, sevinçlerimizi, aşklarımızı, ölümlerimizi, birbirilerimizle olan ilişkilerimizi, anlaşmazlıklarımızı, anlaşmalarımızı, davranışlarımızı, toplum dengesizliğinden gelen sıkıntılarımızı, bu sıkıntıların bizleri içine ittiği dramlarımızı, hangi koşullar karşısında başkaldırdığımızı... hayatın bütün girinti çıkıntılarını anlatır roman... Hatta roman, yaşanan çağın karakterini, bu karakteri oluşturan olayların yaratıcısı insanın geniş tarihini de verme görevini yüklenmiştir.

“Şiirin iyi yönetilmediğini ileri sürerken de şairlere dünyadaki devrimlere hayınlık ettikleri için hüküm giydiriyor sanki.” diyor Cemal Süreya.

Kendisini, çağının içindeki büyük dalgalanmalarda, inanç 've ekonomik koşulların değişmesinden doğan sarsıntılarda, izliyemiyeceği kadar büyük bir hızla küçük yaşantısını doldurup allak bullak eden gerçeklerin sert dünyasında kaybetmiş insana, bir yeryüzünde, bir çağda, bir toplumda yaşadığını anlatır şiir. Onu sarsar, onun çıkmazlara diktiği gözlerini kurtuluşlara çevirir, geçmiş çağların olumlu örneklerini, eylemlerini yiğitçe ortaya koyarak… Bu davranışlarından ötürü birçok şair hapishanelere atılmış ya da öldürülmüştür. Bugün de çeşitli ülkelerdeki haksız yönetimlere, zorbalıklara karşı çıktıkları, korkulara, ezilmelere, adaletsizliklere terk edilmiş halkların  -davalarını- savundukları için tutuklanmakta, hapislerde süründürülmektedirler.

Yeni Ufuklar dergisi, 1966

Kim bunun aksini söyleyebilir?

Yazımda şairlerin devrimlere hayınlık ettiği hakkında tek sözcük yoktur. Elbet bir yazı kimi zaman amaç olarak seçtiği şeyi tam olarak anlatamaz, amacının tersine yorumlar yapılır. Ama temelden ayrılmadan yapılır bu yorumlar, yazı metninde olmıyan bir şey varmış gibi gösterilmez.

Cemal Süreya herhalde şiir için kullandığım “etki alanını gitgide yitirmekte” sözlerimden alınarak bu sözleri söylemiş olacak.

Söz konusu yazımda, şiirin geniş bir tarihini vermek gibi bir amaç gütmedim. Öyle yapsaydım şiirin ne zaman güçsüzleştiğini, hangi koşullar altında güçsüzleştiğini, romanın ve öteki dalların ondan nerelerde, nasıl yararlandığını belirtecek ve şiiri devrimci şiir, devrimci olmayan şiir diye ikiye ayıracaktım. Ve devrimci görünen ama bu görünüşün bir maskeden başka  bir şey olmadığını tesbit  ettiğim bir şiirin tutumunda içtensizlikle ilgili ipuçları yakalayıp şiire karşı amansız bir saldırıya geçseydim, işte o zaman Cemal Süreya karşılık vermeye çalıştığım sözleri söylemekte haklı olurdu.

CEMAL SÜREYA: ŞİİRİN KANINA GİRMİŞ

“Şiirin kanına girmekle kalmış.” diye bitiriyor yazısını Cemal Süreya.

Romanın şiir için yarattığı tehlikeden söz ederken ileri sürdüklerinin bir kısmı yanlış, eksik, bir kısmı da doğru olabilir, -yazımın her satırı doğrularla kurulmuş olsaydı Cemal Süreya yazıma değinmek gereğini duymazdı- bu düşüncelere kimse katılmayabilir, beni saçmalamakla suçlayabilirler, ama böyle davranmak “şiirin kanına girmekle kalmış” sözlerine hak verdirmez. 

Şiir, tek sözcüyken, insanlara bütün kaynaklarından cömertçe bir şeyler verirken, bir şeyler yaparken -yazımda da değindiğim gibi- saygı kazanmıştır, övülmüştür, sanatın en yüce yerine oturtulmuştur.

Ama değişen çağlar, değişen düzenler, toplumsal oluşumlar kendi karakterlerine uygun anlatım araçlarını da yaratarak şiirin -tek-liğine gölge düşürmüş ve şiirin bütün olanaklarını kendi olanakları içinde eritmeye çalışarak tehlikeli olmuştur. Bu tehlikeyi yaratanların da başında roman gelmektedir. '

Bunları söylemek şiirin kanına girmekse, kanına girmeyi kabul ediyorum.

Yeni Ufuklar, Kasım 1966

Muzaffer Buyrukçu

KAYNAK: muzafferbuyrucu.com

Gerçekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)