Büyük adamlar küçük oyuncular / Haydar Uzunyayla
Küçük oyuncular, ilgi ve yetenek bakımından dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı birbirlerine benzerler… Yaşamı ilmek ilmek yan yana getirip inşa etmekte ustadırlar ama büyük adamlara karşı kazanmakta pek de usta değillerdir. Bunun nedeni kuşkusuz güç ve büyük adamın sıklıkla başvurduğu aldatma ve yanıltmadır. Güçlünün hırsızlığı bile, tasavvur edemeyeceğimiz kadar şaşırtıcı eğilimlerle donatılmıştır. Sözgelimi: Son derece kavgacıdırlar, alaycı kuşlar gibi öttükleri yetmezmiş gibi tepeden bakarlar… Beyin çıkıntılarının farklı şekillendiğine inanırlar. Zeka düzeylerinin üst sınırda, daha akıllı, daha konforlu tasarlandığını ve bütün renkleri taşıdıklarını hissettirirler. (Bu durumda ben sadece gri renkle sınırlıyım onlara göre.) Kendine özgü yapıları, bağımsız, hesap vermeden hesap oluşturan, vahşi, saldırgan davranışlar sergilerler. Düelloya davet gibi etkinliklerde kusursuzdurlar, savaşı başlatırlar ama ölmezler, hatta barış zamanlarında bile ölenler başkası olur. Koşulları kendileri belirler, kur yapmayı da savaşmayı da barışmayı da disipline edebiliyorlar. Pazarı ve pazarlama yollarını oluştururlar ve sürekli kazanırlar. Ne acılarla boğuşurlar ne itilirler ne de engellerle karşılaşırlar… Peki benim engelim nedir? Bu soruyu, olgu ve gerçeklerden edindiğim kadarıyla aklıma geldiği gibi sordum. Soruların sayısı ve niteliği artırılabilir… Gariptir ki tarihin her döneminde benzer sorular sorulmuş ama gerekli ilgiyi bulamamış ya da cevap aramakta aciz kalmışız. Bugün ise bereket versin ki bazı soruları bir şekilde açıklıkla cevaplayabiliyoruz, çünkü eskiye göre büyük adamların yapısı, işleyişi ve sömürgenlikleri konusunda birçok bilgiye sahibiz. Böyle olunca öğrendiğimiz her gerçek, peşinden bir dizi cevabı beraberinde getiriyor. Soruyu tekrarlayalım: Benim engelim nedir? Eğer mitolojideki Altın Serçe gibi kendi kuşağını ve sonrakilerini yok etmeye yeminli Tepegözü alt etmek için türdeşlerimden örgütlü, birleşik, gerçek bir güç oluşturabilseydim, kısmen de olsa engelimi aşabilirdim. Ne tehdit ne blöf nede yalanlar beni yıldıramazdı. Zafer benim olurdu… Bu örnek şaşırtıcı mı geldi ya da karikatürize edilmiş mi göründü? Ama işler böyle yürüyor… Hayatın ve karşı durmanın işlevi yol içinde dizilir. Çağlar değişir, doğa değişir, rüzgârın niteliği bile değişir ama ayakta kalma ve mücadelenin niteliği bin yıl öncesinden neyse, şimdi de aynıdır. Rekabet, kavga, seçim devam ediyor… Savaş ve barış devam ediyor. Büyük adamlar da cephe oluşturarak kuşaktan kuşağa haydutluklarına devam ediyorlar. Hırsızlık, zorbalık, talana devam… Sömürgenlik ve işgalin temelinde haydutluk vardır ve bu durum büyük adamların kişilikleriyle tutarlıdır. Küçük oyuncular ise kendi aralarında çok fazla tutarlı değillerdir ve birden çok tehlikeyle karılaşabiliyorlar. Bunların içinde en önemlisi: Büyük adamlar geniş bir bölge, geniş bir yaşam üzerinde hak iddia ederken, küçük oyunculardan belirgin grupları ayartırlar. Denetleyebilecekleri timler, bölükler, organize kümeler oluşturarak birini diğerine kışkırtırlar… Bu demek oluyor ki küçük oyuncular bölünmüştür ve efendiye hizmet servisi başlamıştır. Efendinin safını seçmiş olanlar, bundan böyle kara tavuklarda olduğu gibi horozun dikkatini çekmek üzere farklılaşmışlardır… Farklılaşma sözcüğünü bilerek kullanıyorum, çünkü farklı olmak sadece görüntü ile sınırlı değildir. Özü, güzelliği, kaliteyi kaybetmek de farklılaşmaktır. Bu ilginç bir ayakta kalma taktiğidir… Bu arada safını belirginleştiren öbek veya grupların üstlendiği görev kendileriyle sınırlı kalmıyor. Önce en yakınından başlayarak birkaç kişiyi ayartmaya başlar. Sonra ötekini ve ötekini derken zincir uzayıp gidiyor… Görkemli halde, ağzı kulaklarına varmış büyük adam ise gösteriyi izlemektedir. Gururlu, sinsi sinsi gülümsemektedir. Ne hoş değil mi?... Böylece iki tarafta tarihsel işbirliğine zorunlu hale gelmişlerdir. Bütün bu karşılıklı alış verişler, gösteriler sürekli, dönem dönem tekrarlanarak devam eder. Renklerin ve seslerin şefi oyunu iyi kurguluyor. Ancak bir farkla: Terazinin hafif tartan kefesinde bir renkkörü, ötekinde ise açıkgöz biri tartılmaktadır. Biri bize zayıflığın ve küçüklüğün, diğeri kaba gücün örneğini sunmaktadır. Büyük adam insanları –toplumu- bölerek, tek tek ayrıştırarak, yarar zarar ilkeleri üzerinden düşünce ve alışkanlıklar yaratır. Bu da daha vahşi, daha düzensiz, daha spazmodik (nörolojik rahatsızlık) oluşumlara yol açar. Toplumun, devletin, insanın tasarlanma şekli yenilenir, başka biçime evrilir. Genel rengi talan, zorbalık, bireycilik görünen şizofrenik bir yapı… İnsani düzeydeki tepkiler sıfırlanır… Düşünce ve davranışları duyarlı olan birkaç kişi bile yan yana gelemez, olabildiğince uzaklaşırlar birbirlerinden. Yaşamın genel işleyişi başkası tarafından, istem ve arzuları dışında formüle edilirse, hiç neden yokken bile sürekli bir uzaklaşma, yalnızlaşma, yabancılaşma içine girilir. Çünkü ayrıştırılan kişiler somut olguları görmekten uzaklaşırlar ve bu zamanla alışkanlık haline gelir. Alışkanlık ise sürekli tekrarlara yol açar. Canlılık, berraklık, çeşitlilik kaybolur… Oysa konumumuz nasıl olursa olsun, nasıl belirlenirse belirlensin, başlangıçta ilmek ilmek dokuduğumuz yaşam gibi, her defasında yeniden dokuyabiliriz. Altı Serçe benzeri yollar bulabiliriz. Tarih bize birleşme ve dayanışmanın, söz söyleme ve yargılarımızı dile getirmenin, özgürce düşünebilme ve karar vermenin büyük adamların kaba gücünden daha etkin olduğunu göstermiştir. Hayatın sunduğu olanaklar kendi başlarına devam edemezler. Çaba ve zahmet gerekiyor… Haydar UzunyaylaSON DERECE KAVGACIDIRLAR
ENGELLE KARŞILAŞMAZLAR
YOLDA DİZİLİR
AYAKTA KALMA MÜCADELESİ DEĞİŞMEZ
KÜÇÜK OYUNCULAR
TERAZİNİN İKİ GÖZÜ
BÜYÜK ADAM İNSANLARI BÖLER AYRIŞTIRIR
AYRIŞTIRILAN KİŞİLER SOMUT OLGULARI GÖRMEKTEN UZAKLAŞIRLAR
BİRLEŞME ve DAYANIŞMA BÜYÜK ADAMLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR