Bugünlerde mutlaka izlenmesi gereken bir film: Yolculuk / Ahmet Yıldız
Sanata ve sanatçıya toplum olarak en çok gereksinim duyduğumuz, ama ne yazık ki sanat ve sanatçının ötelendiği, "kaale" alınmadığı, gazeteciler kadar bile düşüncelerinin değerinin olmadığı günlerden geçiyoruz. Sanat ve sanatçılar toplumun en önünde en devrimci birer dinamiktir oysa. Ve bu o kadar önemlidir ki sanatçı, politik devrimcilerden daha devrimci bir konumdadır. Toplum normal günlük dertleriyle ilgilenir ama sanat ve sanatçılar olaylara yukarıdan, dışarıdan bakar, tehlikeleri önceden görür ve uyarı görevini yerine getirir. Bununla yükümlüdür; sanat ve sanatçı kavramı bu devrimci görevi barındıran bir kavramdır. Yoksa herhangi bir vatandaştan farkları kalmaz. Tam insanlığın en büyük kazanımlarından olan laiklik ilkesinin ayaklar altına alındığı, gericiliğin altın çağını yaşadığı günümüz Türkiyesinde, işte bu sorumluluğunun bilincinde sinema sanatçılarımızın gerçekleştirdiği Yolculuk filmi, 22 Nisan’da gösterime girdi ve büyük ilgi gördü. "Müslüman dünyası"nda Irak ve Suriye merkezli dinsel kapışma ve boğazlaşma Türkiye'ye, -yalnızca "mülteci"lerle değil-, Cumhuriyet'in kuruluşunu, Cumhuriyetimizin değerlerini bir türlü kabul etmemiş ve bu nedenle hep tetikte bekleyen "İslamcılık" damarını uyandırıp besleyen, kaşıyan, kalkıştıran, gericiliği yeşerten muazzam bir "ideolojik" etkisi oldu. Artık çocuklarımız, Reyhanlı'da, Ankara Garı'nda, Kızılay'ın göbeğinde canlı bomba olarak kendini patlatabiliyor; diğer kardeşlerini acımasızca parçalayabilecek bir "inanç"la doldurulabiliyor. Emperyalizmin Müslüman dünyasına “modern” bir “Haçlı” saldırısında bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak bunu 1300 küsur yıllık “mezhep” husumetini körükleyerek alçakça yapması "Müslüman" dünyasında emperyalizme bakışı, karşı din "Hıristiyanlık"a karşı olmak olarak biçimlendirmiştir. KİM BU CANLI BOMBALAR? Sanat ve sanatçıları, bu eylemlerin öznesi durumundaki ölüme giden - öldüren insanların düşünce ve duygu dünyası ilgilendiriyor. Bizler doğal olarak parçalanan yaralanan yüzlerce insanımızla ilgileniyor, arada bombacının da parçalanan varlığını, kayıp sayısının içinde dudağımızı bükerek katmak zorunda kalıyoruz. Oysa kimdir bu çocuklar? Nasıl bir dünyada yeşerip büyüyor, nasıl bir "kumpas"ın içinde tuzaklanıyorlar? İzleyeni koltuğuna çivileyip soluksuz bırakan ve öyle biten film, bu soruların yanıtlarını aramamıza yardımcı oluyor. Film kimseyi suçlamıyor, kesin yargılara varmıyor. Yaşadığımız gerçekler karşısında bir filmin olanakları ne kadar zorlanırsa onu yapıyor. İnsanlığın nereden gelip nereye gittiğinin tarihsel bilincinde ve öyle bir olgunlukla kotarılmış. Kendisini patlatan "cihatcı" gençlere içerden bakışla hem onları hem onları yetiştiren koşulları anlamamıza yardımcı da oluyor. Bunu yaparken sarsıyor, irkiltiyor, rahatsız ediyor. "KURBAN" MOTİFİ Öncelikle o güzelim koyunun kesilişi; karnında kuzusunun çıkması. (Bakamadım koyuna, izleyemediğim sahneydi!) Türk toplumunun Müslümanlıktan gelen "kanayan" bir yarası kurban kesmek bence. Daha çocukken ölüm, öldürme, kan revan içinde yaşadığımız travmalarla başlıyor her şey zaten. Her yıl hayvan katliamına tanıklık yaparak büyüyor çocuklarımız. Filmden sonra düşündüm de, sağlıklı bir birey olarak var olmamız gerçekten mucize. Bu yürek yangınını çok iyi vermişler gerçekten. Bir börekçi dükkanı işleten tutucu ailenin kızının gece kulüplerinde şarkı söylüyor olması, bu nedenle baba tarafından azarlanması, günahkar ilan edilmesi de var. (Film fırtına gibi gece kulübü şarkısı sahnesiyle başlıyor zaten.) Şiddet uygulayan bir baba, sevginin olmadığı bir aile yapısı. Küçük kardeş Mehmet çoktan şeriatçı bir çetenin eline düşmüş. Denetleniyor, vaaz toplantılarına götürülüyor, "cihat" için yetiştiriliyor. Bir yandan "dışarıda" "reel" yaşam, bir yandan örgütün yakın markajı… Genç Mehmet'in, bu ideolojik taassup nedeniyle komşu eczanenin çalışanı Firdevs'e olan aşkının dumura uğraması… Üretim ilişkileri içindeki yeri ve "dünyevi" duyguların çelişkisiyle, niyetleri başka bir karanlık odağın çekimi arasında tek başına bir genç. Direnmek gerçekten güç. Filmin ikinci yarısı, Mehmet'in bütün bu çelişkilerin ağırlığından kaçıp "reel yaşam"la bağlarını kopararak Suriye'ye savaşmaya gitmeye ikna edilmesiyle başlıyor. İşte her canlı bomba eyleminden sonra birazcık düşündüğümüz ama hemen kovduğumuz, merak da etmediğimiz o karanlık hücre/örgüt ilişkileri. Soluksuz izlenen bir film Yolculuk. Türk sinemasının hem teknik hem bilinç açısından geldiği yeri gösteren umut verici görkemli bir yapıt. Hele bugün toplum olarak geçtiğimiz karanlık dönemde her sınıftan, her görüşten izlemeyen kimse kalmamalı. Bir zamanlar Can Dündar'ın Atatürk filmine akın akın götürülen öğrenci toplulukları, bu filme de götürülmeli! Hele hele şairler ve yazarlarımız mutlaka izlemeli. BSM NEDİR? BSM, “Bağımsız Sinema” kavramını, "Sermayeden, gericilikten, cemaatlerden, onların uzantılarından, emperyalist kurumların operasyonlarından, piyasacılıktan ve her türlü dogmatizmden, sansürcülükten ve kısıtlamadan bağımsız," insanlığın "Eşitlik ve Özgürlük" mücadelesine ise bir "bağlılık" olarak" "tarif" ediyor. Daha önce Devrimden Sonra, RED, Lenin-Sosyalizmin Kızıl Şafağı, Artık Yeter filmlerini yapan merkez bu kez bence turnayı tam gözünden vurmuş, sanatın gezinmesi gereken yaşamsal yaralar üzerinde gezinmiş. Bağımsız Sinema Merkezi'nden senaristliğini ve yönetmenliğini Mustafa Kenan Aybastı'nın üstlendiği Yolculuk filminde, oyuncular Cezmi Baskın, Bedia Ener, Ahmet Karslı, Ahmet Sarican, Beran Soysal, Cansu Fırıncı, Dilşah Demir, Eren Vurdem, Serpil Özcan, Nebil Sayın, Erkan Akbulut, Behlül Yeşilbağ, Andrew Carrol, Arda Kavaklıoğlu, Ender Yiğit, Güzin Keçeci, Hale Tüblek, İsmail Karagöz, Metİn Coşkun, Nevzat Süs, Okan Selvi, Semir Aslanyürek, Soner Ada, Serkan Bilgi, Suat Oktan, Harun Güzeloğlu rol almış. Müthiş bir "iş çıkarmış"lar! Film "gerçek" bir sanatçı refleksinin ürünü. Görüntü yönetmeni Barış Akyüz ve Umut Çelik. Filmin çok başarılı müziklerini ise Michel Lotz yapmış. Diğer sanat dallarının tümüne önderlik etmiş BSM; edebiyatımızı, şiirimizi, tiyatromuzu Türkiye'nin gerçeklerine, sorunlarına çağırmış aynı zamanda. Umarım kıpırdarız. (Bir tek, filmin ismi niteliği kadar başarılı değil. Başka, daha etkileyici bir isim bulunabilirdi. Daha önce aynı adda bir filmi, Çağan Irmak senaryosunu yazmış Bahadır İnce yönetmişti.) Ahmet Yıldız Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR