Bu toprakların gözyaşları: Cağaloğlu – II
Cağaloğlu insanın aklını uçuracak kadar tarihi bir mekandır. Her faninin görmesi gereken bu muhitte yıllarca çalışmak, tüm iş sıkıntılarına rağmen hayatımın en güzel olaylarından birisi olmuştur. Çevresini anlatmaya Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Aya İrini ve Ayasofya ile başlarsak bunların önünde eski hipodrom olan Sultanahmet meydanı ve Camii, Willhelm Çeşmesi, Dikilitaş ve Yılanlı Sütun bulunur. Adliye’nin yanından Divanyolu’na çıkıp Çemberlitaş’ın yanından geçerek, beş asırlık Kapalı Çarşı’nın Osmanlı barok mimarisi eşsiz örneği Nuruosmaniye Camisine ve aynı adla anılan kapısına gelirsiniz. Çarşının öbür ucu Bayezid sahaflar çarşısına çıkar. Çevre turunu sürdürürseniz Sirkeci’ye inmeden Osmanlı döneminde Başbakanlık, şimdi İstanbul Valiliği olan Babıali’ye gelir, yokuştan aşağı inerseniz Gülhane Parkı’na, yukarı çıkarsanız tekrar Sultanahmet’e, Binbirdirek Sarnıcı’na, Yerebatan Sarayı’na gelirsiniz. Saymakla bitmez. Bu saydıklarımızın dışında, Cumhuriyet’in, özellikle Menderes’in büyük yıkımlarından nasılsa kurtulabilmiş yüzlerce irili ufaklı tarih hazinesi yer alır. Ve bunların her birisi çalıştığım yere en çok yedi, bilemediniz sekiz dakikalık yürüyüş mesafesindedir. Biraz kulak kabartırsanız, eski hipodromda Mavilerin ve Yeşillerin çatışmasını, Nike İsyanı sırasında burada katledilen on binlerce kişinin çığlıklarını duyarsınız. Yeniçerilerin “istemezük”leri uğultu haline gelir, Alemdar Mustafa Paşa’nın bunlardan yüzlercesiyle birlikte havaya uçtuğu büyük patlama kulaklarda hala yankılanır. Sirkeci’ye inen yokuşta, Babıali baskınını yapan İttihatçı fedailerin, başlarında Yakup Cemil, Meserret Kahvehanesinde Enver Bey ile buluşmasını izler, isterseniz partinin genel merkezine uğrayıp Talat Paşa’yı bile uzaktan görebilirsiniz. Hatta belki Mahmut Şevket Paşa’nın arkasından koşup suikastı haber vermek istersiniz ama yetişemezsiniz. Bu tarih kokusu meraklı kişiyi her şeyiyle mest eder, başını döndürür, uçurur. Milyonlarca insan, bunlardan tamamen bihaber, her gün, her ay buradan geçip gider. Halbuki burası bizi biz yapanların, acılarımıza neden olanların ama son tahlilde canımızı kurtaranların mekanıdır. Tarihin özüdür. Cağaloğlu Osmanlı döneminden itibaren basın yayın faaliyetlerinin merkezi oldu. Bunların hikayeleri bitmez. Ancak burada çalışan yayıncıların, gazetecilerin, patron ve işçilerin, matbaacı ve mücellitlerin ve hepimizin emeğini sömüren bir kesim vardır ki, bunlar Türkiye’nin kağıt piyasasını elinde tutan ve basılan her sayfadan pay alan kağıt toptancılarıdır. Her gün yüz binlerce insanın emeğinden birer ikişer kuruş veya lira bu toptancıların cebine gider. Yüz sene önce de gidiyordu, bugün de gider. Kağıt ticareti allem kellem her dönemde işini yürüten bir azınlığın elinde kalır. Herkesin tüm sülalesi ağlarken bunlar oturdukları yerden inanılmaz para kazanır. Bir zamanlar harıl harıl çalışan kağıt fabrikaları bunu kısmen azaltmıştı ama her dönemde ithal kağıda şu veya bu ölçüde bağımlı bırakılmamız, hepimizin cebinden hortumlayan sonsuz bir düzenek gibidir. Bu, Türkiye’nin makus kaderi, bu sektörde çalışan herkesin göz yaşlarıdır. Bazı başka sektörlerde de yüz binlerce emekçi sabahtan akşama kadar üç kuruşa çalışırken, kritik birkaç girdinin ithalatını veya toptancılığını elinde tutanlar milyonlar kazanır. En büyük gazetelerin patronları da bu kıskaçtan çıkamamış, şikayetleri duvardan dönmüş ve özellikle döviz krizlerinde kağıtlarını fahiş fiyatla alarak bunun sıkıntısını yaşamıştır. Türkiye’de kapitalizmin tarihi henüz yazılmayı bekliyor. Türkiye’deki enflasyon-kur sarmalının hızla tırmandığı krizlere benim dönemimde de defalarca rastladık. Herkes birbirine borç takar ama kağıtçıya peşin ödeme yapılarak yayınların çıkması sağlanırdı. Bu arada Cağaloğlu’nun ilginç bir yanından daha söz etmek isterim. Bütün kağıt nakliyesi hamalbaşları tarafından yönlendirilen hamallar tarafından yapılır. Kamyonla bile kapına getirsen, indirip matbaana sokamazsın. Her sokağın hamalları gelir, indirir, taşır. Sultanhamam tekstil piyasasında da benzer bir yapı vardır. Kağıt hamalları Niğdelidir. Bunlar, her yere girip çıktıkları için, her türlü kağıdın nerede, kimin elinde olduğunu bilir. Kağıda sıkışmışsan sana istediğin kadar bulup getirirler. Yani her zaman kağıt vardır ama kimi zaman piyasadan çekilir. Yıllar içerisinde Niğdeli hamalların bazıları iyice zenginleşmiş, matbaa veya ticarethane sahibi olmuşlardır. Elbette aralarından bir azınlık. Çoğu beli bükülerek yaşlanır. Ben birçoklarına niçin her seferde dört beş top (cinsine göre 50-60 kilo) değil de altı veya sekiz top taşıyorsunuz, beliniz bükülüyor diye sormuşumdur ama işin raconu vaktiyle öyle konmuş. Bunlar her hafta kaç top taşınmışsa, Cumartesi günü tahsilata gelirlerdi. Daha sonra anladım ki, aralarından zenginleşenler tefeciliğe başlamışlardı. Bir oda kiralayıp kağıt ticareti görüntüsü altında çek senet bozarlardı ve şunu da ilave edeyim, elbette faizleri yüksek olmakla birlikte o dönemdeki banka kredileri kadar insafsız değildi. 1980’lerde iş yapanlar bankaların yüzde iki yüze varan faiz aldıklarını hatırlar. Sonra durum ne oldu bilmiyorum. ..... Bu düzeni nereden biliyorsun diye sorarsanız, şu anımı anlatmam yerinde olur. Gazeteden ayrıldıktan sonra arkadaşlarla birlikte esas olarak dergi çıkarmak için çalışmaya başladığım şirkete borcu olan bir matbaacı vardı. Defalarca tahsilata gittik, mahcubiyetle başını eğdikten sonra “lütfen benimle gelin, sizi götüreceğim yerde halimi görün” dedi. Her neyse, onunla birlikte bir büroya gittik. Bizim sokaktan bir arkadaş diye beni tanıttı. Meğer adamın tefecisiymiş ve her hafta ona hesap verirmiş. İşte çocuğu okul masrafı, işte makine tamiratı vs. vs. Çoktan paçayı kaptırmış, adam istediği an çek ve senetleri icraya verip matbaasını hacizle ele geçirebilir, ama yapmıyor, böylesi daha işine geliyor. Matbaacı her hafta tahsilatını tefeciye götürüp teslim ediyor, o da uygun gördüğü veya acıdığı kadarını masraflarını görmesi için ona bırakıyor. İşte küçük işletmecilerin ve hatta daha büyüklerin çoğu böylesi bir kıskaca girmişlerdi. Bir kısmı da birikmiş elektrik faturasını ödeyemiyor ve elektrik idaresinden her hafta gelen görevliye ufak bir rüşvet vererek kesilmemesini sağlıyordu. Toplu rüşvet vererek borcunu buharlaştıranları da duyuyorduk. Yani, Çağaloğlu’ndan ciddi manada zenginleşen epey elektrik tahsildarı olduğunu söylemek gerekir. Acaba işler düzelmiş midir, hiç bir fikrim yok. Matbaacılar seçim dönemlerinde de büyük sıkıntı yaşardı. Adaylar propaganda için çok sayıda afiş, bildiri, ilan vs. bastırır ama özellikle seçimi kaybedenler bu işler için verdikleri çek ve senetleri ödemez, ortadan kaybolurlardı. Bu da politikacılarımızın seviyesizliği için çarpıcı bir örnektir. Bunlara peşin parayla iş yapılması gerekir ama allem kellem borç takmayanı yok gibidir. Tabii, diğerlerine borç takılırken, partili matbaalara bol bol ödeme yapılıyordu. Bu afişler ise muazzam bir çevre kirliliğine neden oluyor, afişler, ilanlar, bayraklar aylar, hatta yıllar boyu kent duvarlarında yırtık pırtık kalıyordu. Bunların asılması için belli meydan ve sokaklara basit panolar yapmak, seçimden sonra kirliliğini toplamayanlara niçin ceza kesilmez filan diye düşünürdüm ama zaten adaylar bunlar, seçilenler bunlar, kendilerine mi ceza keseceklerdi. Türk siyaset sistemi iyi insanları kovalamaya, görevden uzak tutmaya programlanmıştır. Ara sıra iyi insanlar politikada öne çıkmıştır ama değerli okurdan istirhamım, akıllarına gelenlerin çoğunun siyasetten nasıl tasfiye edildiğini, kenara atıldığını, hatta erken vefat ettiklerini hatırlamasıdır. ..... Gazetecilik ve basım işleriyle uğraştığım yıllarda her sektörden yüzlerce işletmeyi ve girişimciyi tanıdım, işleri nasıl yürüttüklerini izledim. Bizde irili ufaklı sermaye sahiplerinin nasıl geleneksiz ve bilinçsiz olduklarına da kısaca değinmek isterim. İşe girişenlerin çoğu işletme sermayesi ile yatırım sermayesi arasındaki ilişkiyi kuramaz, oranlamayı yapamaz, bunları bilemez. Bu nedenle krediyi de yerinde ve düzgün kullanamaz. Eline biraz para geçti mi hemen lüks büro döşer, yeni araba alır ve müşteriyi böyle etkileyerek daha çok iş alacağını hayal eder. Aslında büyük ölçüde özentidir. İşletme sermayesinden çekilen bu saçma harcamalar onu sıkıntıya sokar, işini çeviremez ve fahiş fiyatla kredi alarak borç sarmalına girer. Piyasaya borç takar. Halbuki iş bilen, işletme sermayesinden çekmez, krediyi de gösterişe değil işe kullanır. Azınlıklar bu konuda çok daha iyidir ama onları örnek alanlar fazla değildir. Başarılı olanların çoğu ilk tecrübelerini onların yanında çalışarak kazanmış olanlardı. Ayrıca, İslam kültürünü yoğun bir şekilde yaşayanların diğerlerinden çok daha dürüst bir şekilde çalıştıklarını gördüm. En azından benim rastladıklarım böyleydi. Elbette İslamcı olmayanların arasında da düzgün çalışanlar vardı ama nadirdi. ..... Bu yazıda Cağaloğlu’nun arka planına biraz değinmiş olduk. Gelecek yazıda basın yayın dünyasındaki ilişkileri ve zihniyeti ele alalım. Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR