Birikimciler İtilafçı damarı mı temsil ediyor? / M. Tanju Akad
Bunun birinci nedeni emperyalizmin yurtseverler arasındaki bağı zayıflatma politikasıdır. İttihatçılığın cunta darbeleriyle ortaya çıkan 'zamane biçimlerine' tepki de etkili olmuştur.
(...) Solun geçmişine çok kısaca göz atmanın yeri galiba burası. Türk sosyalist hareketinin nüvelerini, tıpkı İttihatçılık gibi Selanik’te buluruz. İlk solcu kadrolar da ezici çoğunluğuyla Balkan Türklerindendir. Yurtsever özelliği güçlü olan bir damar oluşturmuşlardır. İstanbul’daki sosyalistler ise İttihatçılara daha mesafeli ve İtilafçılara daha yakın bir çizgide durmuşlardı. Şefik Hüsnü çok daha sonraları, İttihatçılara karşı sert eleştiriler getiren bir arkadaşına “o dönemde Türkiye’de İttihatçıların solunda kayda değer bir hareket yoktu, Hürriyet ve İtilafçılar ise İngiliz ve Fransız emperyalizminin adamlarıydı” diye yanıt vermişti –ki, onun İttihatçılara ne kadar karşı olduğu iyi bilinir. Ve Türk solunun içerisindeki yurtsever damar 1970’lere kadar güçlü bir şekilde gelmiş, 1980 sonrasında ise çok ağır bir saldırı altında kalmıştır. Bunun birinci nedeni emperyalizmin yurtseverler arasındaki bağı zayıflatma politikasıdır. İttihatçılığın cunta darbeleriyle ortaya çıkan “zamane biçimlerine” tepki de etkili olmuştur. 1975’en başlayarak solda İtilafçı damarın yolunu açan, hortlamasının ideolojik koşullarını hazırlayan Birikim çevresinin İstanbul’dan çıkmış olması son derece manidardır. O dönemde Ankara’dan çıkamazdı. (Şimdi çıkabilir o başka)! Aynı şekilde devrimci hareketin o dönemin Ankara’sında gelişmiş olması da kaçınılmazdı. Bugün bile, iki kentin arasında belli bir husumet perdesi vardır, her ne kadar Ankara liboşların istilasına uğradıysa da. On beş yaşıma geri döndüm bu satırları yazarken. 1960’ların sonlarında, MDD etrafında yoğunlaşan ve o zaman da hissetmekle birlikte tam anlam verememiş olduğum örtülü tartışmaların, kavgaların arka plandaki temel nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. (Maşallah! Biraz geç değil mi diyen olacaktır ama o kadar da değil, çünkü doğru yerde durduk). MDD içerisindeki devrimci kanat ittihatçı/itilafçı geleneklerden kopuşunu ilan etmek istiyor ama bu tartışma gerektiği kadar açık bir şekilde yapılamadığı için anlamsız görülen konular üzerinde fırtına koparılıyordu. Diğerleri ise iç-dış hep bir yerlere yaslanmanın kavgasını veriyordu. Umarım önümüzdeki süreçte bu tartışma açık olur da gene on yılları yitirmeyiz. İstanbul’a teslimiyetçi Bizans derdik o yıllarda, bir şekilde hissederdik oradaki ihanet havasını, ama Ankara da Rumeli göçmenlerinin ve Anadolu cumhuriyetçilerinin ağırlıkta olduğu yeni rejimin aydınlık yüzlü kenti değil artık. Her türlü istismara fazlasıyla açık bir demografik büyümeye yenik düştü. Sola gelince, içindeki (Hürriyet ve İtilafçı) teslimiyetçi kanat yabancılar tarafından fonlandıkça şişti ve emperyalizmin hizmetindeki nefretengiz misyonunu daha da ileri taşıdı. Türk solunun zaten var olan parçalanmışlığı tam anlamıyla kalıcı hale geldi. Bu arada, İtilafçı kanadın liboşlarla güç kazanması derhal bir tepki oluşturmuş ve bir nevi İttihatçılığa soyunan diğer kanat, bizim zamanımızın “eski oportünistlerin” yeni partisi etrafında karşıt bir kutup oluşturmuştur. Tabiatıyla, sınırsız dış kaynakla beslenen liboş kanat kadar etkili değildir. Türk solundaki bu parçalanma ileride de sona ermeyecek, sadece teslimiyetçi kanatlar güç yitirecektir. Bağımsız solun gelişmesi ise ancak komplocu siyaset anlayışını aşmakla, geniş kesimlere samimiyetini ispatla mümkün olabilir. İşte Halep, işte arşın… Bu çok zor bir iştir. Kötü gelenekler ve rantiyeci-yoz genel politik ortam içerisinde bu işi gerçekleştirmek ve bunu sürekli dış müdahale ortamında yürütmek büyük sebat gerekir. Ama başka bir çare var mı? İttihatçı-İtilafçı ikilemi her ne kadar bugün Türkiye siyasetine her düzeyde hakimse de, bunu kabul etmeyeceğiz. Pekâlâ, bu ikilik Türk solunu böldü de Türk sağını bölmedi mi? Hem de nasıl. Öyle bir böldü ki, bazı parçaların esamesi bile okunmuyor artık. Emperyalizme en teslimiyetçi kesimler sürekli olarak daha az teslimiyetçi ve daha modernist görünenleri tasfiye etti. DP, AP, ANAP, DYP ve AKP’nin hepsi bir öncekini arattı. Bugünden geriye bakarsanız DP AKP’nin yanında bağımsızlıkçı bile sayılabilir! Ama o DP ve CHP’nin her ikisi de İttihatçıların içinden çıkmışlardı ve komplocu siyaset anlayışını terk etmediler. DP’den AKP’ye beş parti (küçükler hariç) sayarken CHP hep aynı kalmış gibiydi ama bu sadece dış görünüşteydi. Bu partide de bağımsızlıkçı kadrolar sürekli tasfiyeye uğramış ve nihayet günümüzdeki teslim olmuş, AKP’nin yedeğine girmiş bir CHP yapısı oluşturulmuştur. Ama buna niye şaşmalı ki? Nice solcular AKP’nin kapısında el pençe durup şakşakçılık yaparken, CHP’ye mi kalacaktı direnmek? (...) (Yazının tamamı için: www.anafikir.gen.tr) Mehmet Tanju Akad
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR