Bir Otobüsün İntikamı / Coşkun Kartal
Belediye otobüsü pek kızgın gelmişti, eskimiş motorundan gürültüler ve egzozundan simsiyah dumanlar çıkararak.
Adam ölmek üzereyken bir gece önce birlikte yüzüncü doğum gününü kutladığı birkaç arkadaşı yanındaydı. Endişeli, acıyan, beceriksizce cesaret vermeye çalışırken içten içe umutsuzluk barındıran acı gülümsemelerle bakıyorlardı yaralıya. Yüzü gözü kan içinde, kolları ve bacakları kırılmış bir vaziyette yattığı hastane acil servis sedyesinde, yüzünde ansızın gülümsemeye benzer bir ifade belirmişti. Arkadaşlarından biri, kendinden hoşnutluğu bu denli güzel ifade eden bir gülümsemeyi ömrü boyunca görmediğini düşünmüştü. Bu gülümseme, o arkadaşına, uzun ömrü boyunca vazgeçmediği ve ihmal etmediği rakı masalarından birine oturduğunda, aldığı ilk yudumun ardından hafif buruşturduğu yüzünde beliren hazzı anımsatmıştı. O ana tanık olduğunu iddia eden bir başka arkadaşı ise, yine bu masalarda geçmişte kalan mesleki serüvenleri anlatırken araya sıkıştırdığı sevimli abartıları örtmek için yüzüne yerleştirdiği utangaç gülümsemeyi hatırladığını söylüyordu. Acil servis sedyesinde, sırtında yılların oluşturduğu kireçlenmenin yarattığı kambur düzelmiş, arkadaşlarının hep biraz alayla söz ettiği karga burnu küçülmüş, ellerindeki yaşlılık işareti kahverengi lekeler ile alnındaki derin kırışıklıklar yok olmuş gibiydi. Hani, abartmak gibi olmasın ama öyle canlıydı ki yüzü, hemen şimdi kalkıverecek, dimdik yürüyüverecek, sokakta gördüğü her alımlı kadına eskiden yaptığını söylediği gibi arkadaşlarının “klark çekmek” diye dalga geçtiği “çekici” bakışlarıyla bakıverecek gibiydi. Oysa daha iki dakika önce dayanılmaz sancılar içinde kıvranıyor, ”öldürün beni ne olur” diye yalvarıyordu. Başındaki ölmekte olan insan yüzlerine alışkın doktor ve hemşireler, bunlardan hiçbir şey çıkmayacağını bile bile bir şeyler yapmaya çalıştıkları görünümündeydiler. Birkaç hastabakıcı ile hademe de, doktorlardan gelecek herhangi bir talimatı anında yerine getirebilmek için ortalıktaydı. Yüzündeki son gülücük, yüz yıldır hayatından gelip geçen insanları ve yaşadıklarının tümünü birden selamlarcasına canlı, hatta hayat doluydu. İşte yüzünden “daha yaşamayı bırakıp gitmenin zamanı değil” diyen bu ifade yansıyorken, başındaki sağlık görevlilerinin en önemlisi olduğu anlaşılan hekim, boynuna parmağını bastırarak bir kez daha nabzına baktı ve “hasta eks” dedi. “Hasta eks, morga götürün!” Böyle durumlar için oralarda hazır duran birkaç hasta bakıcı, işini bilen tavırlarla üzerine örttükleri çarşafı başına kadar çektiler ve kimi taşıdıklarını bile bilmeden, sedyeyi iterek uzaklaştırdılar. * Morga, yüz yıllık bir tarih götürüyorlardı; daha bir gün önce 100’üncü yaşını bitirişi kutlanan, üstelik sarhoşluğun pelteleştirdiği dillerle 99’uncu mu yoksa 100’üncü yaşının mı kutlamakta olduğu iki saat boyunca tartışılan bir tarih. Unutulmaz, güzel bir kutlama yapmışlardı o gece. Şarkılar söylenmiş hep bir ağızdan, şiirler okunmuş, gülünmüş, ağlanmıştı. Onuncu Yıl Marşı’nın yüzüncü yıl uyarlamasını bile söylemişlerdi neşe içinde: “Çıktık açık alınla yüz yılda her savaştan, Gevrek gevrek gülmüştü, arkadaşları da ”Kadın lafını duyunca gevrek gevrek gülersin değil mi köftehor!?” diye kendilerini mi onun yaşının düzeyine çıkardığı, yoksa onu mu aşağı yaş seviyesine indirdiği belli olmayan terbiyesiz takılmalar yapmışlardı. Pasta kesip, onca rakının üzerine nereden geldiği belirsiz ama kaliteli ve mantarı tavana çarptırılarak açılan bir de şampanya içmişlerdi. Üç padişahın ardından gelen gördüğü üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar hakkında gazetelerde yazılanlardan belledikleri “DALYA” lafını, onca rakının üzerine şampanya içen sarhoş kahkahaları eşliğinde haykırmış ve ertesi gün öleceğini akıllarına bile getirmeden sevinmişlerdi. Arkadaşları, çok sonraları, onunla birlikteyken yaşadıkları hakkında not bile tutmadıklarına hayıflanacaklardı. Hiçbirinin aklına, ileride bunları birer anı olarak anlatabileceği gelmemişti. Yitirilmekte olan bu canlı tarihin, kendi hayatlarına nasıl damga vurduğunun, kalıcı izler bıraktığının farkına bile varmamışlardı. Masal gibi geçmiş, baş döndüren, soluk soluğa bir büyük serüveni, bizzat yaşayanının anlattığı bir masal gibi dinlemişlerdi yalnızca. Buna da çok hayıflanacaklardı her şey geçip gittikten sonra. Yirmili yaşlarına gelmeden başladığı gazeteciliği, yüz yaşını dolduruşunun bir gün sonrasına kadar sürdürmüştü. Daha da sürdürecekti ama belediye otobüsü “artık yeter” diyen azrail edasıyla ve de bir gazeteciden alınacak intikamların en korkuncuyla geldi bitirdi bu yaşamı. Oysa ki, sabah,100’üncü doğum gününün kutlandığı akşamın baş ağrısını da duyarak erkenden kalkmış, ağırlaşmış hareketlerle tuvalete gitmiş, yüzünü yıkayıp tıraşını olmuş, giyinip kravatını takmış, adeti olduğu üzere sade kahvesini aç karnına bir türlü vazgeçemediği kalitesiz yerli sigara eşliğinde içmişti. Kahvenin ardından 30 yaşına geldiği halde hala bir baltaya sap olamayan torunuyla hafifçe dalaşmış ve üzerine yağ sürülmüş bir dilim kızarmış ekmek, biraz da peynirle kahvaltısını yapmıştı. Hatta hemen her sabah söylediği eskilerden kalan bir tekerlemeyi gülümseyerek yinelemişti: “Kızarmış ekmek, biraz da peynir; aman efendim ne güzel yenir!” Artık 60’ını geçmiş gelini de bu sözü duyunca usanmışlıkla “la havle ve la guvvete” gibilerden bir söz söyleyip gülümsemeden başını sağa sola sallamış, kaza haberini duyunca da vicdan azabına kapılıp böyle davrandığına çok pişman olmuştu. Kahvaltıdan sonra kalkıp ayakkabılarını giymiş, bastonunu almış, evden çıkmış ve 100 metre kadar kaldırımda yürüdükten sonra karşıya geçmek için caddeye inmişti. Çok da dikkat ederdi otobüslere, kendini çiğnemesinler diye.. Muhtemelen -böyle diyoruz ama tam olarak gerçeği bilmiyoruz-uzaktan gelen belediye otobüsünü fark etmiş, ama ondan önce geçebileceğini düşünmüştü. Belediye otobüsü pek kızgın gelmişti, eskimiş motorundan gürültüler ve egzozundan simsiyah dumanlar çıkararak. Şoförün dalgın günü müydü ne, sanırım son anda fark etmişti yol üzerinde önüne çıkıverdiğini iddia ettiği yaşlı adamı. Demek yola bakmıyordu. Arkadaşları böyle düşünmüş, hatta savcıya, önüne “çıkıverdiğini söylediği” kişinin top oynayan bir çocuk değil, bastonu yardımıyla yürüyen ve 100’üncü yaşını o gece kutladıkları yaşlı bir adam olduğunu söylemişlerdi. Hem şoförün, bir çocuğun yola fırlayabileceğini de düşünmesi, bu yüzden her an fren yapabilecek şekilde dikkatli gitmesi ve sürat yapmaması gerektiğini belirtmişlerdi. Savcı şoförü kusurlu buldu, mahkeme tutukladı ama birkaç ay sonra şoförün serbest kaldığını öğrendiler. Üstelik bir şey daha öğrendiler; meğerse kanunlara göre kazalarda ölen kişiye ödenecek kan bedeli –eğer öldürenin suçu yoksa- yaşlandıkça düşüyormuş.65’ten sonra insanlar zaten “potansiyel ölü” kabul ediliyor, bu durumdakilerin noter vekaletnamesi vermesi için bile “sağlık raporu” isteniyormuş.-Hatta polis,”65’inden sonra insan sadece milletvekili, başbakan ya da cumhurbaşkanı olabilir” diye espri yapmıştı da buna hep birlikte gülünmüştü.- Neyse, şoför, son anda işe gidenler ve öğrencilerin tıklım tıklım doldurduğu otobüsün frenine basmıştı. Bu, yolda metrelerce uzanan lastik izlerinden belli oluyordu. Ama fren yeterli olmamış, fren sesini duyarak gayrıihtiyari olay yerine bakan tanıkların anlattığına göre, otobüs kaymış, kaymış ve adamı birkaç metre ileriye fırlatacak hızla çarpmıştı. Çarpma sonucu bacaklarının ve kollarının kırıldığını, başının hızla yere çarptığını, gariptir ayakkabısının birinin ayağından çıkmasına rağmen ötekinin ayağında kaldığını söylüyorlardı. Tanık olduğu bu tür olayları anlatmaktan büyük heyecan duyduğu belli olan bir esnaf, adamın o an ölmemesinin mucize olduğunu anlatıyordu. Sonrası, adam apar topar oradan geçen bir taksinin arka koltuğuna kırık kemikleriyle özensizce uzatılmış ve en yakındaki hastanenin acil servisine götürülmüştü. Kan içindeki yaralıyı, kirleneceğini bile düşünmeden arabasına alan taksi şoförünün “insan adam” olduğunu söylüyordu tanıklar. Acil serviste bir sedyeye konulmuş, koridorda epey bir süre bekletilmiş, arkadaşlarının olaydan haberdar edilip hastane başhekimini aramasından ve başhekimin personele telefonla “ilgilenilmesi” talimatı vermesinden sonra, doktor, hemşire ve hastabakıcılardan oluşan bir grup “ilgiyi” abartarak bir hasta odasına alınan yaralının başına birikmişti. Hastaneye vardıklarında adam yaşıyordu ve kendisine pansumanlar, seyyar röntgen cihazlarıyla çekilen filmler, kollarının içindeki artık hiç belli olmayan damarlarından güçlükle alınan kanlar ve ağrı kesici ilaçlarla pek anlamı kalmadığı anlaşılan “müdaheleler” yapılıyordu. Başında bir de kalp durduğunda yeniden çalıştırmak üzere kullanılacak elektro-şok cihazı hazır tutuluyordu. Bir yandan da doktorlar birbirlerine anlamlı bakışlar atarak “bundan hayır yok artık” der gibi başlarını sağa sola sallayıp “eks” sözcüğünü telaffuz etmeye hazırlanıyordu. Adam “öldürün beni!” diye yalvarıyordu. Başındakiler, kuru, kemikli elini tutup son sıcaklığını hissetmeye çalıştılar. Gariptir, öldükten sonra morga indirip o sevimsiz çekmecelere koydukları ana kadar eli sıcacıktı. Birden inlemeyi ve yorgun, yüz yıl öncelerden gelir gibi yaşlı sesiyle yalvarmayı kesip başında duranların yüzüne baktı. Gözünden bir ışık yansır gibi oldu! Umarsız kabullenmiş, boyun eğmiş; öyle güzel bakıyordu ki. Sonra yüzünde ancak acılardan arınmış insanlarda görülebilecek geniş gülümseme belirdi. Derin bir nefes aldı. Son yudum rakısını ağzında dolaştırıp tadını çıkarır gibi, o son nefesi içinde tuttu. Ve yüz yıl önce aldığı en huzurlu nefesi salıverdi! Gülümsemesi yüzünde kaldı… * Arkadaşları, sonraları, kaza sırasında, gazeteye gidip gençlerden birine bilgisayarda dikte ettireceği o günkü yazısını düşündüğünü tahmin ettiler. Çünkü bir süreden beri belediye hizmetlerindeki genel yetersizliğe, özellikle de belediye otobüslerine “takmıştı!” “Otobüslerin eski püskü olmaları bir yana, duraklara geliş saatleri belli değil. Bu Avrupa ülkelerindeki herhangi bir yurttaşın kabul edebileceği bir durum değildir. Oralarda duraklarda hangi otobüsün hangi saatin hangi dakikasında geleceği listeler halinde asılıdır ve bu dakikalar şaşmaz. Eğer şaşarsa insanlar ayağa kalkar, basın ayağa kalkar. Sorumlular aranır ve bulunur. Çünkü oraların insanları yurttaştır ve bizim insanlarımız ne yazık ki hala yurttaş yerine konulmuyorlar!” Son yazısından akılda kalanlar bunlardı. Ufak tefek değişik ifadeler olabilir, ama özü buydu. “Şimdi belediye otobüsü konusundan mevzuundan deyişle basın, yani matbuat konusuna geçmek istiyorum. Biz gazetecilerin vazifesi, eğer basın kavramını yerli yerine oturtmak istiyorsak, bir takım havai züppelerin hususi hayatlarını mübalağalarla aksettirmek değil, halkın gerçek dertlerini dile getirmektir, insanları, idarecileri bundan haberdar etmektir. Çünkü basın, organize cemiyetlerin fertlerini birbirlerinin yaşadıklarından haberdar etmekle mükelleftir. Ben, uzun gazetecilik hayatımda hep bunu yapmaya çalıştım. Muvaffak oldum mu bilemem ama belki katkım olmuştur. Bir kez daha söylüyorum; basın önce belediye otobüslerinin geç gelişlerini, çöpçülerin sokakları süpürmeyişini, elektriklerin sık sık kesilmesini, cemiyetteki arızaları yazmakla vazifelidir. Basın bunu yapıyorsa basındır.” Kabul etmek gerekir ki, konular zaman zaman birbirine karışır gibi görünüyordu ama doğruları yazıyordu. Gazeteciyi öldüğü gün ikindi namazının ardından toprağa verdiler. Mezarı başında pek ağlayan, dövünen falan olmadı. Zaten en çok ağlayacak en yakınları da yaşlanmışlar, ölümü kanıksayacak dönemlere gelmişlerdi. Son duayı yapacak imam ile gömücüler biraz gecikince, mezar başındaki 20-30 kişi birbiriyle sohbete başladı. O, cenaze arabasının içindeki tabutunda yatarken, sohbetler kahkahalı anılara dönüştü bir anda. En çokta birlikte yaşanan meyhane muhabbetlerine. Hiç kimse sahte üzüntü gösterilerine girmeden, sanki tabutta yatan adam da varmış ve aralarındaymış gibi,güle konuşa bir veda partisi yaptılar adama. Hatta, tam toprağa verilirken “gömün”le başlayan fıkrayı anımsayıp kıkırdayanlar bile oldu. Vicdanlarını rahatlatmak için kendilerinin de tam bu şekilde gömülmeyi istediklerini söylemeyi ihmal etmediler. Cenazeyi toprağa verdikten sonra kente dönerken, arkadaşlarının hep birlikte bulunduğu araçta, kimse konuşmuyordu. Zaten her ölüm sonrası böyle yapmaz mı insanlar? Belki de bir “rahatlama” duygusu yaratır birinin ayrılışı. Ölenin “yeri-yurdu” belli olacaktır artık, onun için endişe edilmeyecektir. Eh derdi tasası da olmayacaktır. Öleni tanıyanlar kendilerine dönerler bir süre sonra: “O gidilmesi mukadder olan yere gitti, bakalım ben ne olacağım” kaygısı ağır basmaya başlar. Cenazedeki “neşeli” havanın ardından, dönüşte de galiba böyle olmuş, herkes, onunla ilgili ya da ölümü çağrıştıran özel düşüncelerine dönmüştü. İçlerinden biri, olabilecek en hüzünlü sesle; “Hayal gibi” dedi, "geldi-yaşadı-gitti işte!” “Evet” dedi, birisi de, ”belediye otobüsünün intikamı oldu galiba bu.” “Bu işin peşini bırakmayalım” dedi üçüncü, ”üstüne gitmekten vazgeçmeyelim.” Sinirleri bozulan dördüncü, hıçkıra hıçkıra ağladı. Coşkun Kartal Gerçekedebiyat.com
Yüz yılda yüzlerce çocuk yaptık her yaştan
Başta bütün kadınların sevdiği Baba Kaptan..”
YORUMLAR