Bir oğul doğmuş / Sami Günal
Kayıp çocuğun ad hikâyesi üzerinden bir doğum günü yazısı.
Niye bir oğlum olsun istedim ki? Bir emrihak vaki olduğunda yerimize oğullarımız geçecek, diye mi istedim? Sanmam! Adın, bir başına “oğul” da olabilirdi. Kök kültürümüzde yerini bulan “can” edalı “çok sevgili çocuk” olasın diye "can oğul" niyetine koydum adını böyle. Asıl itibarıyla “oğul”, cinsiyet anlatan bir isim-sıfat değildir. “Oğul” tanımlaması, cinsel kimlikten ari anadan gelen insanı anlatıyor. "Döl" anlamındadır. Bir anlamıyla da “arıların baharda çıkardığı yavrular” demek değil mi? Burada cinsiyet var mı? Diğer bir anlamıyla da “tahılın art arda, yavaş yavaş çıkardığı başak” değil midir? Yine cinsiyet yok. Her hikmete ait içeriğe baktığımızda cinsiyetten öte türe ait bereketi ifade ettiğini anlamaktayız. Aktüel bakıştan daha gerilere dönecek olursak: Eski/ön Türklerde anneye “ög”, ondan doğanlara da “ög-ul” denirmiş. Yani cinsiyet gözetmeksizin annenin doğurduğu varlık anlamında. Henüz daha erkeksilik yaftalaması yok. Annesiz kalanlara da “öksüz” denmez mi? İşte öksüz kelimesi de “su-suz” kalmak gibi anneden yoksun kalma anlamında “ög”dan ortaya çıkmış. Öyle ya “ög-ul” kökü ere-babaya dayansaydı “yetim” denilirdi. Sözcükler zaman içerisinde ağızdan ağıza evirilerek değişik söyleyişlere kavuşabilmektedir. “Ög-ul” sözcüğü de zaman sürecinde “oğul”a dönüşmüş. Eski Türklerden sonra yerleşen anlayış, erkeği kıymetli saymaya başlayınca “ög-ul/oğul” da “eril” sıfatı oluvermiş. Eril olunca oğul da otomatikman erkek oluyor. “Oğul”un erkeğe dönüşen tarihsel süreci böyle. Ön Türklerden girmişken sürdürelim. Ta o zamanlardan gelme bir atasözümüz der ki: “Yaşlı bir bilge ölünce, onun kütüphanesi de ölür!” Be oğul, "Baba dediğin, tamamlanmamış bir kelimedir." Sorarım, nereye böyle? Kütüphane ölmeden rafları tavaf eylemeyi bırakma! Yaşa ki göresin! Daha dün doğmuştuk. Gözümüzü bir açtık ki hayatlar paramparça! Bir bilge der ki: “Lavlar üzerlerine gelmeden, insanlar yanardağlara asla inanmazlar.” Öte durmak mümkün değil. Lavlar sökün eylerken çaresiz, “Uçmayı öğrenmeden göçmeye mecbur kalmış bir kuş gibi kalbimiz.” Bakma oğul, oraya buraya dağıldığıma: “Göz elli kişide, kalp birinde kalırmış.” Be oğul, Baba dediğin gölgesinde oğullar güden bir ağaçtır. Bak işte yeri geldi de o romanda geçen cümleciği alıyorum buraya: "Her ağacın bir mevsimi vardır.” Dilerim ki oğul, Onun baharını göreceğine kışını görmeyesin. Yine o saat geldi. Öylesine ara sıra yaş düşer klavyeme benim. Sami Günal
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR