Bir köylü kurnazlığı / Tacim Çiçek
Tacim Çiçek'ten güzel bir öykü: Bir Köylü Kurnazlığı
Avukat Suat, tam bürodan çıkacaktı ki kapıda bekleyen ayakta duran adamı gördü. Şaşırdı. Adamın içten görünüşü, gülen gözleri onu rahatlattı. Ona kızamadı. Ne istediğini sordu. Yaşlı adam bir gecekonduda yaşadığını ve zar zor geçindiğini, duvara yazı yazmış diye gözaltına alınan torunuyla ilgilenmesini, karşılığında da avukatlık ücreti olarak ancak bir hikâye anlatabileceğini söylemişti. Bu öneri ona daha da ilginç gelmişti. Adamın samimi, içten ve hakiki duruşu karşısında önerisini kabul etti ve onunla tekrar büroya geçti. Gereken bilgiyi, belgeyi alıp not ettikten ve vekalet ücretini de Noter’e cebinden ödedikten sonra adamın bedel görmesini istediği hikâyeyi dinlemeye başladı. Karşılıklı oturmuş, çaylarını da söylemişlerdi. O da hikâyeye başlamıştı. 1 “Bir çare bulmak umuduyla dönüp duruyordu Adam köyün içinde. Can pazarındaymış gibi. Kan ter içindeydi. Sokaklardan, daracık aralardan öylesine hızlı geçiyordu ki gören, onu varsa kanlısından kaçıyor sanırdı. Oysa hacizcilere vermesi gereken parayı denkleştirmek içindi yaptığı. Hepi topu seksen hane olan köyde çalmadık kapı bırakmamıştı. Aslında kimsenin kimseye üstünlüğü yoktu yoklukta. Hiç mi hiç konuşmadığı, bayramlarda dahi camii avlusunda bayramlaşırken bile küslermiş gibi barışırken onun kaçtığı insanların da kapısını çaldı. Küslüğünü unuttu veya unutur gibi göründü. Her kapıya çıkandan aynı yanıtı aldı: “Yok ki komşu!” Köydeki en son haneyi de yokladıktan sonra savaşı yitirmiş bir ordu komutanı gibi döndü eve. Karısı da onunla hüzünlendi, söylendi: “Elde avuçta yok ki, ne yapsak acaba?! Hacizciler de hâlden hiç anlamaz... Damlaya damlaya göl olurdu aslında, fakat herkes bizim gibi kime ne diyebiliriz ki...” “Haklısın,” dedi Adam, “damlaya damlaya göl olurdu, lekemizi alıp götürürdü. Paranın ve imanın da kimde olduğu bilinmez dedikleri hesabı. Bu köyde kimse istemez ki bizi, batalım, yok olalım isterler…” “Böyle deme,” dedi Kadın yumuşak bir sesle, “komşularımız için. Hep aynıyız, bilmez misin. Gönül cennete girmeyi ister de günah bırakmaz. Hepimizin günahını da biliyorsun: Yokluk. Olsa verirlerdi.” “Onu bunu bilmem, bir şey yapmalıyız…” “Atı dağa salsak diyorum!” “Olmaz bu dediğin kadın,” dedi Adam öfkeyle, “Kurda kuzu teslim etmek gibi bir şey olur. Dağlar bu sıralar pek tekin değil, hayvan hırsızları kol geziyor.” “İnsan değil mi bu hacizciler? Anlatsak sıkıntımızı idare etmezler mi bizi, darlık geçene kadar?” “Oldu olacak,” dedi Adam kollarını yana açarak, “devletin memurlarından bir de ödünç para isteyelim. Çetin kış olacak yine, arpa, buğday, un, yağ, şeker sıkıntımız var, seneye hepsini öderiz, deriz. Tövbe tövbe, yahu anlatamıyorum galiba, parayı bulamazsak atı götürecekler. Ondan sonra çifte kimi süreriz hiç düşündün mü? Seni mi, beni mi? O at, evimizin direği, ocağımızın közü.” “Olmaz öyle şey,” dedi Kadın ağlamaklı bir sesle, “bunlar darlık, yokluk bilmez mi hiç?” “Onlar bunu bilmez,” dedi, “bilseler, düşünselerdi, Ankara böyle zalim kanun çıkmazdı…” “Keşke borçlanmasaydık da…” dedi Kadın, sustu. “Ulan açtırma ağzımı şimdi, isteyerek mi borçlandık?” Kadın odadan çıktı. Adam elleriyle başını avuçladı. Yanı başında bir yontu gibi durup kendilerini dinleyen yaşlı babasına aldırmadı bile. Yaşlı adam oğluna sokulup eğildi. Gözlerini kısarak, “Bir şey mi oldu oğul?” diye sordu. Ona baktı. Bir şey olmadı gibisinden bir işaret yaptı ve düşünmeye devam etti. Yaşlı adam da bastonuna dayanarak kapıya yürüdü. Kapıdan çıkmadan önce de dönerek, “Ben duvar dibinde güneşleniyorum, beni orada burada aramayın.” dedi. Adamın gözleri parladı. Yüzü bulutlardan kurtulmuş Güneş oldu. Hemen ayağa kalktı. Dışarıdan bir öfkeyle içeriye giren Kadın hem söyleniyordu, hem de eşikten geçmekte olan kayınbabasını görmüyordu. “Zorda kalmaya gör, sende oldu mu herkeste var. Sende olmadı mı da kimsede yok. Oysa biz kadınlar işimizden değil dişimizden arttırarak dar zamanda lazım olur diye üç beş kuruş koyarız bir kenara güya. Bir köşede dar günün parası olur dediklerim bile beni boş gönderdi…” “Söylenme,” dedi Adam, “galiba bir çare buldum!” “Nasıl bir çare buldun herif, söyle çatlatma beni!” “Bunların ikisi birden çıldırmış olmalı,” dedi yaşlı adam ve gitti. “Bulduğum çare bir çeşit maya,” dedi Adam karısına, “umarım tutar da…” “Baba, baba!” dedi yaşlı adamın arkasından giderek, “sen bugün halama git ve ben gelene kadar da eve gelme e mi? ” Birkaç dakika sonra merakla kendisini bekleyen karısının yanına döndü. “Çabuk salona iki döşek ser yan yana,” dedi heyecanla, “en büyük yorganı da getir. Döşeklerin üstüne sermek için de bir iki yorgan... Daha ne duruyorsun, dediklerimi yap… Ben dönene kadar söylediklerimi eksiksiz tamamla. Umarım işe yarar…” Odadan uçarcasına çıktı. Biraz sonra da yanında iki kişiyle döndü. Adamlardan biri, “Senin düşündüğün pek akıllıca değil komşu…” dedi. Diğeri de bu görüşe katıldığını belirtti. “Konuşarak zaman kaybettirmeyin bana,” dedi Adam, “yardım etmeyecekseniz gidin de kendi işimi kendim göreyim.” Adamlar, salonun ortasındaki döşeklerin yanında bekledi. Adam, karısıyla evin arkasındaki ahırdan atı getirdi. Salondaki adamlar hemen onlara yardım edip atı salona soktu. Adam, atın başına ceketini geçirdi. Karanlıkta kalan at bir yontu gibi durdu öylece. Hep birlikte onu döşeklerin üzerine yıkmak için önce ayaklarını bağladı. Sonra güç bela yıktılar döşeğin üstüne. Üzerine de yorgan örttüler. Adam, ceketini atın başından aldıktan sonra komşularına yardımlarından dolayı teşekkür etti ve sırmış gibi saklamalarını tembihledi. Adamlar gitti. Adam kapı eşiğine çöktü. Bir sigara çıkarıp yaktı. Derin bir nefes aldı. Öylece duran karısına ve körük gibi nefes alan, ne olduğunu bile anlayamayan atın yorgan altındaki devinimlerine baktı. 2 “Atım öldü,” dedi Adam Muhtar’la gelen memurlara, “evimin direği yıkıldı, ocağımızın közü söndü, ne diyebilirim.” “Fakat nasıl olur,” dedi bir Memur, “Muhtar’dan onaylı ölüm belgeniz yok! ” “Bildirecek kadar zaman geçmedi ki, daha yeni…” dedi. “Köylüm,” dedi Muhtar, “ne zaman öldü atın?” “Vallahi,” dedi yere bakarak, “dün sabah yabandan geldim. Atının öldüğünü öğrendim.” “Eğer aklınca bizi kandırıyorsan…” dedi diğer Memur. “İki çanak, iki üç yorganımız ve bir iki sergenimiz var. İşinize yarayacaksa götürün derim. Borç namustur kaçacak göçecek değiliz en yakın zamanda öderiz faiziyle de.” “Dağdaki otlardan, hayvanlardan, çevredeki her türlü olaylardan Muhtar’ın haberi olur. Öyle değil mi Muhtar? Senin atının öldüğünden nasıl haberi olmuyor ki?” Aralarında Adam’a yardım edenler de olmak üzere hatırı sayılır bir kalabalık toplandı kısa zamanda evin kapısında. Memur onlara dönerek sürdürdü konuşmasını, “Siz, onun atını tanıyorsunuz değil mi? Bu söylediği doğru mu? Bilir de konuşmazsınız pek iyi olmaz inanın? Muhtar bu adamın atını biliyorsun. Bizden bir görevliyle birlikte tek tek her hanenin ahırını dolaş ve atın baktığımız ahırlardan birinde olup olmadığını öğren, hadi çabuk ol! Sana gelince… Atın ahırda yok diye ölmüş sayılmaz. Görevimizi yapmak zorundayız, işin içine jandarma girerse senin için hiç iyi olmaz. Başka bir köye, yere, dağa götürmüş olabilir misin? Zararın neresinden dönersen kardır, iyi düşün!” Yaşlı bir adam, “Atın nasıl öldü komşum?” diye sordu. “Bizimki ben yabandayken dağa oduna gitmiş,” dedi Adam, “kadın aklı işte bilirsin, denkleri iyi ayarlayamamış. At da nasıl olmuşsa ürkmüş. Zaten memurlar bizim buraları bilmez, ama siz iyi bilirsiniz ki her yanımız uçurum, dağ, taş. Hayvan ürkmüş, yükün dengesi bozulmuş ve uçurumdan yuvarlanmış. Anlayacağınız atı uçuruma yükü çekmiş, hayvan kurtulabilseymiş yükten, bir şey olmayacaktı ona.” “Karın,” dedi Memur, “orayı bilir gidelim de gösterin bize, hiç olmazsa atın bir parçası da olsa kalmıştır uçurumun dibinde.” “Orası öyle çetin, öyle uzak ki nasıl gidelim,” dedi Adam, “diyelim gittik, nasıl ineceğiz uçurumun dibine, hem indik diyelim kemikleri bile kalmamıştır, kartallardan, akbabalardan ve çakallardan, inan bana Memur Bey…” Söylenenler memurların aklına yatmıyordu. Bu yüzden hep şüpheleniyordu ondan. “Anlaşılan Muhtar gecikecek,” dedi Memur, “senin ahıra bir daha bakmak istiyorum. ” “Nasıl istersen,” dedi Adam, “ne bulacaksın bilmiyorum. Koyunum, keçim, ineğim de yok ki. Bir yılkı atım vardı o da…” Memur ahırda atın yediğini düşündüğü samana bir daha baktı. “Bu saman,” dedi Memur, “sanki birkaç saat öncesine kadar yenmiş gibi ıslak, sence de öyle değil mi?” Adam, hiçbir şey diyemedi. Atın önündeki samanı bu kadar kontrol edeceklerini düşünmediği için içten içe kızdı kendine. Atın ağzından akan salya samana bulaşmıştı çünkü. Yorulmuşlardı. Evin önündeki büyük ağacın gölgesinde oturmuşlardı. Hava çok sıcaktı. Serinlemek için ayran içiyorlardı. Bu arada kadın Memur halkın dilini biraz olsun bilmesinin yararını gördü sonunda. Çünkü çocuklar kendi aralarında atın saklanıldığı yeri konuşup gülüyordu aralarında. Hemen amirinin kulağına dedi duyduklarını. Amir, bir şey belirtmeden ayağa kalktı ve Adam’ın yanına gitti. "Odaları dolaşırken bir ara gördüm,” dedi, “fakat bir türlü sorma fırsatım olmadı. Salonun ortasındaki o koca yatakta kim yatıyor?” “Borcum namusumdur,” dedi Adam konuyu değiştirmek için, “en kısa zamanda ödeyeceğim.” “Devlet adama,” dedi Amir, “parasını yedirmez, o yataktaki kim onu sordum sana?” “Varsıldan alacağını ister mi, alır mı devletin senin,” dedi içinden, “onun gücü ancak bizim gibi yarı tok, yarı aça yeter, bilmez miyim? Sonra ne yapacaksın yataktakini be, git haydi işine. Ulan salona doğru gidiyor bu, engel de olamam. Köylüye rezil olacağız ha. Nerden kalkıştım bu işe. Keşke kredi almasaydım. Ulan zar zor geçiniyorsun zaten, senin neyine devletten yardım almak, yok faizi azmış, yok vadesi uzunmuş. Sayılı gün bitti mi, artık ayıkla ayıklayabilirsen pirincin taşını… Meraklılar da ardından gidiyor eve ne göreceklerse…” “Beyim,” dedi Adam, “o yataktaki babamdır, üstünüze afiyet ağır hastalığı var, zahmet etmeyin, Allah göstermesin size de bulaşır…” Amir, salona girdi. Yatağa eğildi. Yorganın bir ucundan tuttu ve kaldırmadan önce de, “Babanız ha,” dedi alaycı bir sesle, “soluk alıp vermesine bakılırsa gerçekten ağır hasta…” “Evet Memur Bey,” dedi, “babam ağır hasta….” “Böyle yatıracağına,” dedi Amir, “doktora götürseydin olmaz mıydı? ” “Olur da, ” dedi Adam , “elde, avuçta para yok ki…” “Öyleyse bir bakayım,” dedi, “az çok anlarım sağlıktan belki bir faydam dokunur. Doktora götürmene gerek kalmaz, babanın doktoru ayağına geldi, kim bilir.” Amir, artık dalga geçiyordu ve Adam da bunu anlıyordu. Adam, Amir’in koluna yapıştı. Yalvarır gibi baktı. Salon dolacağı kadar dolmuştu meraklı köylülerle. “Zahmet etmeyin,” dedi, boncuk boncuk terledi, yer yarılsaydı içine girecekti o anda, “yaşayacağı kadar yaşamış zaten, onu öyle bırakın! ” Amir, öyle bir baktı ki Adam onun kolunu bırakmak zorunda kaldı. Amir, yorganı şöyle bir kaldırdı. Işığı gören at aniden başını kaldırdı ve devinip kalkmak istedi, ayakları birbirine bağlı olduğundan kalkamadı ve başını tekrar indirmek zorunda kaldı. Arada kişneyip durdu. Amir, kenara çekilmeseydi atın kafası başına çarpacaktı. Korku dolu gözlerle Adam’a baktı Amir. “Allah,” dedi, “babanızı size bağışlasın…” Adam, oraya öylece yıkıldı ve elleriyle yüzünü avuçladı. Bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak, “Sayenizde… Sayenizde… Sayenizde!” diyebildi ancak. Avukat Suat duruşmalar süresince yaşlı adamı gördü ve onunla konuştu. Ondan başka hikâyeler de dinledi. Çoğu da onun yaşadıklarıydı sanki. Adamın torununu kurtaramamasına çok üzüldü... Çünkü on altı yaşında olmasına rağmen örgüt üyeliğinden yargılanıyordu. Hikâyelere karşılık borcunu ödeyemediğini düşündüğünden onun davasını takip ediyor hâlâ. (*): Lafçı Kerim/Çukurova İnsanları adlı dosyadan. Tacim Çiçek
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR