38- Kitapçılar giderek “yeni kitap” satan dükkanlar oldular. Mekan sabit kalıyor ve sürekli yeni kitap girişi oluyorsa buna da mahkumlar bir bakıma. Sadece 3-4 yıl öncesine ait kitaplar satan kitapçıları bu yüzden istiyorum. Çok çabuk unutuyoruz. Bir kitaba bu kadar kısa bir ömür biçmeye, bu kadar çabuk onu unutulmaya mahkum etmeye, onu bu kadar çabuk gömmeye mecbur olmamalıydık. Kitap kokmaz, korkmamıza gerek yok. Çok çok eski bir kitaptan payımıza düşen bir parça küf, biraz toz ve eskiliğin o hüzün veren kokusu olacaktır. Çünkü dergiler, kitap ekleri, yayınevlerinin katalogları çoğaldı. İnternet, bilgi kaynaklarımızı genişletti. Bazen yeniden döndüğümüz bir dergide bir kitaba rastlıyoruz ve bir karşı konulmaz dürtü ile o kitabın peşine düşüyoruz. Sonuç hüsran! Bir kitapçıda böyle eski bir kitabın baskısını bulabilmemiz artık tesadüfen.

39- Sahaflar işte bunun için yukarda sözünü ettiğim cennetten birer köşedirler kitap tutkunları için. Ancak bugün ile elli yıl öncesi arasındaki boşluğu doldurmak için hala yeni çözümlere ihtiyaç var. Çünkü sahaflar büyük ölçüde “çok eski” kitapların bulunabileceği mekanlar olarak düzenlenmiş. Ankara’da bu açıdan çok şanslı olduğumuzu söyleyemeyeceğim. Bir zamanların meşhur Olgunlar Sokak’ı şimdilerde sınav kitapları ile çok satarların tezgahları doldurduğu bir yer haline geldi. Eski kitaplar arasında keşif yolculuklarına çıkabileceğimiz bir Zafer Çarşısı’nın hemen arkasındaki sokakta Adil Han kaldı. Yeni baskısı olmayan pek çok kitabı üstelik ucuz fiyata bulmak mümkün burada.

Ama sahaflarımızın belli bir düzene ve uzmanlaşmaya kavuşamadığı bir gerçek. Belli konulara, belli yazarlara, belli serilere ilişkin düzenlemeler yerine kitaplar karmakarışık, her defasında değişen bir düzenlemeyle sunuluyor kitap tutkunlarına. Yeteri kadar toz ve keşif duygusu var her şeye rağmen. Bazen bir satıcıdan bir Hemingway kitabı bulduğunuzda “o fiyat çok iyi abi, üstelik baskısı da yok piyasada” sözünü işitmeniz bile mümkün.

40- Kitap okyanusunda boğulmak için küçük kulaçlar atıyoruz ancak. O kadar güzel ve üzerinde durulması gereken kitap var ki. Sadece eskiden alıp okuyamadıklarımız ya da okumuş olup da tadı damağımızda kalmış olanlar bile ayrı bir evren neredeyse. Ve biz, geçmişimizde kalanlarla önümüzde uzananlar arasında bu büyük zenginliğin, bu büyük kitap okyanusunun ortasında kısıtlı zamanımız ve kısıtlı olanaklarımızla okumanın eşsiz mutluluğunu hiç yitirmeyecek olduğumuzu bilerek bir kez daha yaşam denen bu mucizenin keyfini çıkartıyoruz.

41- Yakın zamanda okumak, kitap, dergi biriktirmek ve yazmakla, yazmak için bedel ödemekle ilgili iki film izledim. Bir tanesi bir Türk Yapımı olan 11'e 10 Kala adlı film. 2009 yılı yapımı olan ve katıldığı bir çok yerli ve yabancı film festivalinde ödüller almış harika bir film. Mithat Bey adında bir kitap, dergi, gazete koleksiyoncusunun, koleksiyonunu korumak için verdiği çabalar ekseninde gelişen bir hikayesi var filmin. Özellikle Mithat Bey’in koleksiyonunun gösterildiği sahneler kitap ve yayın biriktirmeyi bir tutku haline getiren kişiler için bir şölen niteliğinde. Bu harika ve özgün senaryo, aynı zamanda filmin yönetmeni olan Pelin Esmer’e ait. Filmde Mithat Bey, koleksiyonuna o kadar değer veriyor ki bir sahneden, yıllar önce karısının “ya ben ya koleksiyonun” diye bir seçimi dayatması üzerine koleksiyonunu seçmiş bir tip olarak karşımıza çıkıyor.

Her kitap biriktiricisinin eve sığamama ve giderek evin her köşesini işgal etmeye dönüşen bu tutkusu karşılığında, evin diğer sakinleri ile eninde sonunda yaşayacağı (ya da çoktan yaşamakta olduğu) bir gerilimin en uç noktaya varması ve sonrasında içinde yaşadığı çevrede “yabancı”, “yaban” ya da “garip” hatta “deli” durumunu düşen Mithat Bey’in direnişi öyküleniyor filmde. Sadece bizim değil, sinema tarihi için de alışagelmedik bir tema üzerine harika bir filmi; her kitap bağımlısı severek izleyecektir.

42- 11'e 10 Kala filminin bir sahnesinde belediyeden uzmanlar Mithat Bey’in evine gelip inceleme yapıyorlar. Bu sahnede Mithat Bey’in bir evin tabanının her metrekaresinin ortalama 300 kilo taşıma kapasitesi olduğunu söyleyince, kısa bir süre önce benim kütüphanemi gören bir mühendis arkadaşımın dedikleri aklıma geldi. Arkadaşım tavana kadar kitaplıklarla bütün duvarları dolu olan odam için çökme tehlikesinden bahsedince ciddi korku duymuştum. Sonrasında birkaç tanıdık vasıtasıyla inşaat mühendisi olan kişiler gelip odama baktılar. Bu incelemeden sonra biraz rahatladım. Filmde ilk kez bir kitaplık ya da kitap yığını için bir matematik hesaplama bilgisi edinmiş oldum.

Kütüphanemde yerden tavana kadar 9 sıra raf var. Her rafta da ortalama 60 kitap var. Her 10 kitap yine ortalama 1.5 kg geldi. Dolayısıyla her rafta 9 kilo kitap var demektir. Biz her raf için 10 kg. diyelim. 9 sıra raf için bu her kitaplık sütunu 90 kilo yapar. Bunu da kabaca 100 kilo olarak kabul edersek, her rafa 2 sıra kitap dizsek bile filmdeki metrekareye 300 kg’lık direnç ağırlığına ulaşamıyoruz. Bunun için ortalama 30-33 cm. olan raf sütunlarının 3 tanesinin arada hiç boşluk olmadan yüz yüze dizilmesi gerekir ki, bu hiçbirimizin evimizde yapmayacağımız bir şey. Dolayısıyla çökme tehlikesi yok. Yine de arkadaşımın ilk kez bu tehlikeden söz ettiğinden beri taşıdığım içimdeki huzursuzluğu tam olarak üzerimden atamadım.

Yahu kitap sevmenin karşımıza çıkardığı ne çok sorun var?

43- Bu ara izlediğim ikinci film, Nick Flynn’ın, 2004 yılında New York Halk Kütüphanesi tarafından en iyi 25 kitaptan biri olarak seçilen Another Bullshit Night in Suck City adlı romanından sinemaya uyarlanan ve Paul Weitz tarafından yönetilen 2012 yapımı Being Flynn adlı film.

Başrollerinde Robert De Niro ve Paul Dano var. Türkiye’de Erko Yayıncılık tarafından 2009 yılında Lanet Kentte B…tan Bir Gece adıyla yayınlanmış ve filme kaynaklık eden bu kitabı hemen elde edip okumak isteği duydum filmi izledikten sonra. Robert De Niro, bu filmde yazma ve ünlü olma isteğini hiç yitirmeyen bir “kaybedenler kulübü” üyesi olarak her zamanki gibi olağanüstü bir performans gösteriyor. Bu yazar heveslisi için Amerikan Edebiyatında üç klasik yazar var: Mark Twain, Salinger ve kendisi! Filmin bazı sahneleri Bukowski’nin hayatından kesitler gibi geldi bana.

Dünyanın en zengin ülkesi ABD’nin acı gerçeği (kabul edilmek istenmeyen çelişkisi) olan evsizlerin, dışlanmışların hayatlarından da kesitler sunuyor film. Hep bir gün tanınmış büyük ve ünlü bir yazar olacağını söyleyip duran Jonathan Flynn adlı bu tutunamayan tipin yıllar sonra karşılaştığı oğluyla ilişkileri de filmin bir diğer boyutu. Evsiz kaldığında tıpkı bir Bukowski öyküsündeki gibi (Örneğin “Factotum”da) sıcak olması dolayısıyla bütün gün halk kütüphanesinde zaman geçirdiğini görüyoruz Jonathan’ın. Sonunda oğlu bir şiir kitabı çıkartmayı başarırken, baba Jonathan’ın da film boyunca yazdığından söz edip durduğu eserini gerçekten de yazdığını anlıyoruz. Evsiz kaldığı anda bile Jonathan kitaplarını bir depoya saklayacak kadar kitapları seven biri.

Bir sahnede şöyle bir sözü dikkatimi çekti: “İntihar, insanın kendini sevmemesidir; öz nefret!” Her iki filmdeki iki yaşlı insanı intihardan koruyan dürtünün yazmaya, okumaya karşı derin bir tutku ve kitaplarla dolu bir dünyada olmanın lezzeti olduğu izlenimini edindim.

44- Altıkırkbeş Yayınları Charles Bukowski’nin Kızıl’ı adlı bir roman yayınladı. Bukowski’nin Kadınlar adlı romanındaki Tammie karakteri olan Pamela Brandes (Wood)’un hatıraları üzerine örülmüş bir kitap. (Amazon’daki orijinal kitap kapağında “bir hatıra” ibaresi var.) Bukowski’nin cephesinden çizilen bir karakterin bu kez kendi cephesinden olayları aktarışı ilginç bir okuma deneyimi oldu. Şimdi her iki kitaptaki Tammie karakterini ve olayları karşılaştırarak okuma isteği uyandı bende. Pamela , kızıl saçlarından dolayı Bukowski’nin “kızıl” diye söz ettiği kişi, ayakları yere basan bir kadın olmayı başarıyor kitabının sonunda. Bukowskiseverlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Bukowski için söylediklerinden bazıları şöyle:

  • “Ona dahi diyenler var, buna ben de katılırım. Eşsiz bir biçimde karmaşık, harikulade bir eksantrikti. Sözü berraklık ve kolaylıkla dizme yeteneğiyle hayatı kor halinde bir tutkuyla yaşadı-gücünü aşktan ve öfkeden alarak. Ruhunu açmaktan korkmadan, çoklarının ele alınamayacak kadar merhem ve tabu buldukları konularda çiği bir dürüstlükle yazdı. Onu farklı kılan hayatın müstehcen yanına dair mizah, vakar ve zarafetle yazarak milyonlarca insanı etkilemesiydi.” (s.307)

  • “Sarılmayı ne kadar sevdiğini düşündüm, tanıdığım bütün erkeklerden daha fazla. Bazen çok yumuşak ve Müşvik olabilirdi ‘ Kabuğu sert, içi yumuşak bir meyve gibi’, diye geçirdim içimden.” (s. 305-306)

  • “Bukowski’nin öpüşmeye gerçekten taptığını öğrenmem çok sürmeyecekti. Sabaha kadar öpüşebilirdi. Bana ‘öpüşme manyağı’ olduğunu söyledi.” (s.61)

  • “O denli tuhaf bir bohem ve burjuva karışımıydı ki. Dairesinde kural yoktu-istediğin her şeyi istediğin anda yapabilirdin. Fakat, dışarıda olduğunda bütün kurallara On Emir’e uyarmış gibi uyardı. Hayatımda tanıdığım en ilkeli adamlardan biriydi.” (s. 133-134)

  • Bukowski mutfakta yazar, yazmaya genellikle gece yarısına doğru başlardı. Bazen gün ışıyıncaya kadar çalışırdı. Hiçbir şeyi yırtmadan ya da baştan başlamadan nasıl saatlerce yazabildiğine şaşardım. Bir kez olsun sözlüğe ya da ansiklopediye falan baktığına tanık olmadım. Biri sözcükleri ona yazdırıyordu sanki. O kadar kolaydı onun için.” (s. 137)

Bu son sözler Amadeus filminde Salieri’nin Mozart için söylediklerine çok benziyor. Bu filmin bir sahnesinde Salieri eline Mozart’ın notalarını yazdığı kağıtları alıp hayretle “hiçbir kazıntı, silinti yok” diye şaşkınlığını belirtiyordu. Bu filmdeki Mozart karakterinin çocuksu, çılgın, coşkulu, hatta delice halini biraz yaşlandırdığımızda bir parça Bukowski elde edebileceğimizi düşünüyorum. Ve hep hüzünle karışık bir mizahla ortaya çıkan bu çocuksu, çılgın, coşkulu, hatta delice hali Türkiye’ye uyarladığımızda da bir parça Yalçın Küçük buluyorum.

45- Charles Bukowski’nin Kızıl’ı adlı romanın çevrimeni Avi Pardo. Bir çok kitap bağımlısı bir dönem mutlaka bazı yazarların peşinden gider. Bu yazar ne yazsa okur. Benim için Bukowski, Yalçın Küçük, Paul Aster bu kategoride yazarlar. Avi Pardo ise Türkiye’de “ne çevirirse okunur” diyebileceğimiz ilk çevirmen neredeyse. Bu görüşümde yalnız olmayacağımı düşünüyorum.

Ancak ilk kez bu son çevirdiği kitabın bir yerinde bir eksik olduğunu düşünüyorum. Bu eksiği Avi Pardo’nun yapmaması gerekirdi. Romanın bir yerinde (s.69) Pamela’nın ölçüleri 38-24-36 olarak veriliyor. Sırayla göğüs-bel ve kalça olarak verilen bu ölçüler Amerikalılar için bir anlam ifade ediyor, çünkü bu ölçüler Amerikalıların günlük yaşamda beden ölçüsü olarak kullandığı “inch” (inç) ile belirlenen rakamlar. Türk okuyucular için bu rakamlar bir kadının beden ölçüleri olarak bir anlam ifade etmez. Biz santimetreyi kullanıyoruz. Avi Pardo’nun inç’i cm’ye çevirmemesi Pamela’nın ne kadar düzgün bir vücuda sahip olduğunu matematiksel olarak algılamamıza engel oluyor. Bu ölçüleri cm olarak ifade edersek Pamela 165 cm. boyunda ve 96-60-91 cm. ölçülerine sahip, oldukça seksi bir kadın olarak beliriyor. Bu durum Avi Pardo’nun bugüne kadar gözüme çarpan ilk ve tek çeviri eksiği olarak kayıtlara geçmiş oldu.

46- Son zamanlarda kitap alım sayım düştü. Bunda yayınevlerinin yaz aylarının kitap yayınlamak için genel olarak uygun görmemeleri etkili elbette. Ama yine de “yeni çıkanlar” bölümlerinde ilginç sürprizler bizleri bekliyor zaman zaman. Bunlardan biri Say Yayınları Tarih Dizisinden çıkmış Simon Baker’in Eski Roma adlı kitabı. Bundan 7-8 yıl evvel Roma Tarihi ile ilgili kitap bulamadığımı hatırlıyorum. Çok doyurucu ve kolay okunan bir kitap.

47- Galip Tekin’in Tuhaf Öyküler (Mürekkep Yayınları) dizisinin 3. cildi çıkmış. Kaçırmayın diyorum. Mükemmel öyküler, mükemmel çizgiler. Dizisi de çekilmiş televizyon için. İzlemeyeceğim. Ya büyü bozulursa?

48- Yitik Bir Lahitten Altı Kırık Parça adlı öykü kitabımın ilk öyküsü bir at yarışı öyküsü genel olarak. Bu öyküyü yazabilmek için bir arkadaşımla bir hafta at yarışı oynanan izbe mekanlara girip çıkmıştım.

Bukowski’nin at yarışlarını anlattığı öykülerden sonra kendi edebiyat dünyamızın bazı konuları es geçtiğini fark etmiştim. Neredeyse hiç at yarışı öyküsü yoktu. (Yeterince futbol öykümüz de yok; ortalama Türk insanının hayatına bu kadar çok girdiği halde.) Sırf bir at yarışı öyküsü yazmış olmak için önce at yarışları deneyimi yaşamam gerekmişti. Bu öyküde bir taraftan da at yarışları oynayan öykü kahramanının 13 rakamına karşı olan takıntılı durumu öyküde ikinci bir eksen olarak vardı. Tabii bu benim gerçek yaşamımdaki 13 rakamı takıntımım bir ürünüydü. Hayatımın en önemli dönemeçlerinden olacak bir sınav için bana bildirilen tarihin geçen 13 Temmuz oluşu ve bu günün Cuma gününe rastlaması içimi huzursuz etmişti. Sınavı geçersem bu takıntımdan sonsuza kadar kurtulacağımı söylüyordum kendime. Sınavdan geçemedim! Gel de 13 takıntısından kurtul.

49- Ankara Kocatepe Cami’sinin altında her yıl düzenlenen dini yayınlar fuarında Kültür Bakanlığı da yer almış. Kültür Bakanlığı, Temmuz ayından itibaren zaten % 50 indirimli sattığı kendi yayını kitaplar için bu fuara özgü ek bir % 35 lik indirim daha yaptığını kitapsever bir dostumdan öğrenip hemen gittim.

Bakanlığın kitaplarının başındaki adama “merhaba” diyerek söze başladım ve % 50’ye ek olarak böyle bir % 35 lik indirim yapmalarının bizim için ne kadar güzel olduğunu söyledim. Adam beklemediğim bir biçimde itiraz etti: “Hiç olur mu öyle şey, o zaman bedavaya verelim daha iyi” gibi bir şey dedi. Ona göre sadece %35 lik bir indirim varmış. Ben de şaşırdım. Daha önce Fethi Naci ve Sabri Ülgener için hazırlanmış çok güzel ciltleri ve içeriği olan kitaplardan Attila İlhan, Cemil Meriç ve Nurullah Ataç ciltlerini de aldım. Üzerinde 15 TL. yazan kitaba önündeki bir listeye bakıp 5 lira 25 kuruş ödemem gerektiğini söyleyince indirim oranının neredeyse benim dediğime denk geldiğini tekrar gülümseyerek söyledim. Çünkü Fethi Naci cildini de daha önce Mithatpaşa mağazasından 15 TL etiket fiyatı üzerinden 8 liraya almıştım. Cemil Meriç cildinin üzerinde de 15 TL yazıyordu. Önce 8 liraya düşen fiyat bu fuarda bir de % 35 daha indirim görüp 5 lira 25 kuruş olmuştu. Adama 15 TL etiketi gösterip bu kitaba 5 lira 25 kuruş ödediğimde indirim oranının mutlaka % 35’ten daha fazla olmuş olacağını söylemeye çalıştım. Veee…. Başarılı olamadım. Adam nuh dedi peygamber demedi “indirim % 35 dir.” demeyi sürdürdü. Kültür Bakanlığını temsil eden görevliye göre 5.25 TL, 15 TL’nin sadece % 35’i ediyordu!!!! Bu hesap bilmezlikle baş edemeyeceğimi anlayıp Kültür Bakanlığı’nın bu kadar güzel kitaplar hazırladığı için sevinmeme rağmen bu kitapların kimlere emanet edildiğine üzülerek reyondan ayrıldım. Aynı günlerde Kültür Bakanlığı’nın müzelerinde yer almış ancak halen kayıp olan tablolarla ilgili bir haber izledim televizyonda. Şaşırmadım.

Çöküş asla tek cephede olmuyor.

50- Dini Yayınlar Fuarı’ndan başka kitaplar da aldım. Bunlar arasında % 50 indirimle aldığım çok özel bir kitap var. Şule Yayınevi’nce basılmış Balzac’ın Meçhul Şaheser adlı küçük romanı. Bu baskının özelliği, sayfaların arasına Picasso’nun desenlerinin serpiştirilmiş olması. En sevdiğim ressamlardan biri olan Picasso’nun resimlerini içeren bir çok kataloğa sahip olmama rağmen buradaki desenlerin hiçbiri hakkında bilgim yoktu. İki deha bir küçük kitapta bir araya gelmişti. Kültür Bakanlığı’nın reyonundan ayrılırkenki üzüntüm, sıkıntım bir anda dağıldı, gitti.

Yine 13’ün katı olmayan bir sayıya kadar gelmiş oldum. Görüşmek üzere.

Ali Ulvi Özdemir

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)