Bir intihar öyküsü / Coşkun Kartal
Adımların hızlandırarak aracına vardı, kapısını açarak yerine oturdu. Yan koltuğun üzerinde hala çalmakta olan telefonu, alabileceği kötü bir haberin korkusuyla acele etmeden aldı. Bilmediği bir numara arıyordu.
Zifiri karanlıkta, denizi çevreleyen sarp kayaların oluşturduğu uçurumun kıyısındaayaklarını boşluğa sallayıp oturmuştu.
Kafası, yaşamı boyunca karşılaşıp baş edemediği binlerce derdin efkarıyla doluydu. Birbirlerine milyonlarca yıl uzaktaki yıldızların, hazin yalnızlıklarını oynaşıyor gibi yaşadıkları aysız gökyüzünü seyrediyordu.
Bulunduğu yerde, gece göğünün en parlak ışıklarının bile delip geçemediği uğursuz karanlıkla kuşatılmıştı; bakanlar onu seçemiyordu.
Yüreğinde, iki duygunun birbiriyle amansız yarışı vardı: Koca evrene tek başına sahip bir hükümdarlık duygusu ilebunca uzayın, gök adaların, birbirlerine milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki boşluk yıldızlarının altındaki hiçbir şeylik duygusu! Üzerinde bir nokta kadar yer kaplayamadığı şu kahrolası dünya karşısındaki o yok edici sanı!
Yokluğun da bir işareti olduğuna inandığı tanrısal sahiplik duygusu, öncegördüğü-göremediğiher şeyin kendisine ait olduğuna, onları var ettiğine inandırıyor, ancak daha sonra hiçlikle giriştiğiyarışı yitiriyor, belirginliği yok oluyor, varlığından usulca ayrılıyor, onu terkediyordu.
Kayalar ıssız, bağlandıkları toprak sessiz, üzerindeki otlar ve çiçekler ile çalılar, ağaçlar, yaban hayvanları, böcekler, kuşlarve tüm barındırdıklarıyla deniz devinimsizdi. Ne var ki bu ıssızlık, sessizlik ve devinimsizlik insana huzur veren, rahatlatan, dinlendiren, hoş duygulara sürükleyen türden değildi. Bir yerlerde pusuya yatan korkunç bir masal yaratığının az sonra denizden fırlayıvereceğini haber veren bir boğucu bir gerilim vardı ortalıkta. Gürültüleri zar zor zaptedebildiği duyumsanan, ancak artık oldukları yerde tutmaya gücü kalmadığı anlaşılan ürkütücühavanın telaşlı,sessiz haykırışıydı bu!Gövdesinde, tasarlanmakta olanın ürküntüsüyle anlık sarsıntılar yaşıyordu.
Gökteki yıldızlar ise yerdeki gerilim kendilerini ilgilendirmiyormuş gibisürekli bir devinim içindeydilerama gürültülerini boşluğu aşıp ulaştıramıyorlardı; bunu da duyumsayabiliyordu. Bazıları elini uzattığı anda yakalanacakmış gibi yapıp sonra kaçıveren afacan çocuklar gibi yakınlaşıyor, bazısı da sevdasından deli olduğu o fettan kız gibi çapkınca göz kırptıktan sonra, ardında ışıklı bir yol bırakarak asla ve asla ulaşılamayacak uzak sonsuzluğun derinliğinde gözden kayboluyordu.
Yerin ürküten geriliminin yanı sıra, yaşamından gelip geçen insanlarınkini andıran bu görünüp kayboluşlar da kahrediyordu adamı. Gözden yiten bir yıldızın sonsuzlukta geçirdiği süre ile kıyaslandığında “hiçbir şey” bile sayılamayacak denli kısa olan yaşamına –bir an için- şöyle bir dokunduktan sonra ortadan yok olanları andırıyorlardı. Benliğine, düşüncesine, duygularına, ruhuna değmiş insanlar geliyordu gözünün önüne. Sağından solundan, önünden arkasından mütemadiyen geçip giden insanlar;dost olduğu, sokakta karşılaştığı, aynı belediye otobüsünde üç beş durak birlikte yolculuk yaptığı, aynı hastane kuyruğunda karşılıklı dert anlatıp endişelerini gidermeye çalışarak birlikte doktora çıkmayı bekledikleri, aynı ailenin bireyleri olarak aynı hoşaf tasına kaşık salladıkları insanlar. Çok yakını ya da uzak tanıdıkları olan insanlar, yaşamının bir kıyısına ilişip üç-beş saniye birlikte yol aldıktan sonra belleğinden ömür boyu çıkmayacak bir hareket yapıp kaybolanlar, kendilerinden nefret ettirenler ya da kendilerini çok sevdirenler,umurunda olanlar ya da hiç umursamadıkları geliyordu aklına. Halen yaşamaya devam edenleri ya da ölenleri, güneş doğduğunda bir teki bile artık gözükmeyecek olan gecenin uzak yıldızlarına benzetiyordu. Hava aydınlanıp yıldızlar tamamen kaybolduğunda sona ereceğini düşündüğü yaşamı da, ona göre, aydınlanma olanağı bulunmayan uzayın sonsuz karanlığı gibiydi.
Epeydir kafasını kurcalayan bir düşünce beliriyordu aklında: Yaşamanın anlamının kalmadığı, bunun aslında hiç olmadığı düşüncesi! Eskiden, yaşamın ileride güzel günler sunacağına ve var olandan çok daha büyük olanaklar getireceğine inanır, yitirilen her iyi ve güzel şeyi bir gün yeniden karşısına çıkaracağını sanırdı. Şimdi ise bu “bu zaman diliminin akış tasarımı içinde” kendisine sunulacak hiçbir olumlu gelişmenin bulunmadığını duyumsuyordu.
*
Hava, birden az önceki gergin sessizliğini terketmeye başladı. Görünmeyen ufkun derinliklerinden, giderek şiddetleneceği anlaşılan gürültüler duyuluyordu.
Gökyüzü yine kocaman,barındırdığı milyarlarca yıldıza karşın yine karanlık ve sonsuzdu. Ancak az önceki devinimsizliğini geride bırakıp dalgalarını kayalıklara olanca hıncıyla çarptırarak tuzlu damlacıklarını yüzüne kadar fırlatan deniz hırçındı. Hızını giderek arttıran rüzgar, önündeki her türlü engeli parçalayıp yoluna devam etmek için havayı zorlayan fırtına öfkeliydi. Fırtınanın dallarını yere değdirecek kadar eğip büktüğü yüz yıllık ağaçlar umarsız, toprağa kendilerini sağlam köklerle bağladıktan sonra yerlerinde fazla yükselmemeyi tercih eden bodur çalılar, otlar, minik kır çiçekleri ise görünürde daha bir güven içindeydi. Göze fazla görünmeyecek kadar küçük olmanın kimi zaman sağladığı yararı görüyorlardı belki de.
Doğa, ufkunda korkunç fırtınalar, yeraltında yapılanları yıkıp geçecek kalleş depremler, göğünde sinsi yangınlara hazırlanan gazap yıldırımları giziyordu. O ise, durgunluktan ansızın haşin bir devingenliğe evrilen bu kaypaklığa şaşırmıyor, yalnızca insanların ne denli hain, dönek, oynak, güvenilmez ve kalleş olduklarını düşünüyordu.
Bu anlamsız, bu kendisini harcamaya yeminli gibi acımasızca geçip giden yaşamın içinde artık yol almak istemiyordu.Göğün sonsuzluğu, denizin hıncı, havanın öfkesi, ulu ağaçların umarsızlığı karşısında, bir nokta kadar bile hükmü olmayan bedeninin var ya da yok olmasının hiçbir önemi yoktu.Soluk almasının, yüreğinin artık atmaz olmasının hükmü kalmamıştı.
Evrenin sahipliğinden bir yokluğun içine hiç var olmamışçasına atlamak istiyordu. Kendisine acımasızca bir akışı reva gören sahip olduğu yaşamı, bu yaşamın içinde şu ya da bu biçimde yer alan herkesi ve herşeyi bu yok oluşla “cezalandırmak” istiyordu.
Bu amaçla aramızdan çekip gitmeyi, ardında bıraktıklarını asla geri dönüşü olmayan bir eylemle, yani ölerek korkunç vicdan azaplarına, pişmanlıklara boğmayı, yok olmak suretiyle başkalarını duygusal yokluk düzeyine indirmeyi, intihar etmeyi amaçlıyordu.
Fırtına öncesi o korkunç gerilimin içindeki uçurumun ucuna kadar gelmesi bundandı. Epeydir kafasında barındırdığı bu lanetli düşünceyi hayata geçirmek için gelmiş, geride bıraktıklarını son bir kez daha anmak için, bir kez daha kendisiyle hesaplaşmak, büyük birer yanlış olduğuna kanaat getirdiği düşüncelerini, inançlarını, eylemlerini, hele de sevdalarını, ille de tek kişilik yaşadığı aşklarını yargılamak için uçurumun kıyısına oturmuştu.
Uçurumun kıyısında fırtına getirmekte olan yıldızlı gökyüzüne son kez bakarken ne denli büyük bir karar verdiğini düşünüyor, yaşamının en önemli “gelişmesini” artık tüm gelişmeleri durdurarak yaşayacağı aklına geliyordu.
Kırıldığı insanların tümü, çaresizlikleri ve umutsuzlukları onu izliyormuş gibi acı acı gülümsüyordu Biliyordu ki, haksızlıklarla karşılaştığını düşünenler en çok böyle yaparlar. Acı acı gülmek, hak edilenlerin elde edilemediğinin ve buna karşı umarsızlığın sitemkar ifadesidir.
İntihar etmekte olanların ağlamaklı yüzünde bu sitemkar ifade sıklıkla görülür.
Bu, belki de yok oluştan önce bedende can havliyle toplanan son gücün dışa vurumu, yaşama son bilinçli bakışın ifadesidir.
Bir yandan da bu yok oluşla vicdanen perişan olacaklara duyulan hastalıklıacıma duygusunun dile gelişidir; onları acımasızca “kendinsiz” bırakacak olan büyük ihanetin verdiği sapkın haz duygusunun, sona ermesine karar verilen yaşama kısacık bir süre için egemen kılınmasıdır.
Bunları aklından geçirerek, ölüm korkusunu bütünüyle üzerinden atmış, acı acı gülümsüyordu.
Az sonra yerinden kalkacak, uçurumun başına gidecek, oradan kendisini düşme ve çakılma anlarında neler yaşayacağını bilmediği bir belirsizliğe fırlatacaktı. Fırlatma anını bilen olmayacak, belki günler sonra ne yaptıklarının bilincinde olmayan deniz canlıları tarafından yenmiş cesedi kıyıya vurup tanındığında kıyamet kopacaktı.
Cesedi bulunduğunda kıyametin nasıl kopacağını düşündü önce, sonra da cesedinin o zaman nasıl görüneceğini. Kıyamet konusunu pek önemsemese de, kıyıya vurmuş cesedinin olası görünüşü yüreğini burktu. Deniz canlılarınca özensizce kemirilerek çukurlarından çıkarılmış gözlerini, avurdu kalmamış yanaklarını, yer yer kemiklerin fırladığı eklem yerlerini aklına getirdi ve bu, bir an korku filmi çevirmeye hazırlandığı duygusunu yarattı.
O zaman çoktan ölmüş ve tüm duyularını dünyaya kapatmış olacağından dolayı, cesedinin görünüşünü önce önemsemedi. Cesedi bulanlar ne yaparsa yapsın, onun tanık oldukları son görüntüsüne dair ne düşünürse düşünsün, bu artık onu ilgilendirmeyecekti nasıl olsa! Çok çok acıyacaklar, vah zavallı ne hale gelmiş diyecekler, ürperecekler, belki kimileri korkacaklardı. O, orada öylece, hiçbir şey duyumsamadan ve söylemeden uzatılmış, yatacaktı. Yaşamını sona erdirmiş, dünyaya siktir çekmiş ve biri olarak! Her şeyi terketmiş ve çekip gitmiş “cesur” bir insan sıfatını haketmiş durumda!
Öcünü almış, yakınları başta olmak üzere herkesi cezalandırmış, uğradığı her “haksızlığın” rövanşını almış, bir yaşam çarkını gözünü bile kırpmadan durdurmuş bir birey olarak!
Uçurumdan kendini aşağıya bırakıvermek artık daha kolaymış gibi geliyordu. Bir adım atacak boşluğa doğru, sonra her şey tamam!
Bir adım yalnızca; bütün bir ömre bedel bir adım. Bu güne kadar yaşanan her şeyi ve tanışılan herkesi bir anda geçmişin karanlık sislerine gömen, yok mertebesine indiren bir adım!
Ya da yok mertebesine yükselten!?
Yok mertebesi nedir ki? O mertebeye inilir mi çıkılır mı gerçekte? Yoksa sıfır basamaklı, ucu bucağı görünmeyen dümdüz bir yüzey mi? Yokluğun ta kendisi mi yok mertebesi, herkesin bir gün ulaşacağı!?
O zaman az kaldı o sonsuz yokluğa ulaşmaya, yalnızca bir adım ve sonraki görkemli yokluk!
*
“Yokluğun görkemi olur mu ki?” diye düşündü bir an. Yokluk, var oluşun tüm görkemini yok etmez mi?
“Asıl görkem var olmakta yatar”diye intihara hazırlanan biri için “bozguncu” bir düşünce geçti aklından.
Uçurumdan aşağı baktı.
Az önceki “bozguncu” düşüncenin de etkisiyle, o son adımı atmakla her şeyin bitmeyeceğini kavradı. Adımı atar atmaz yokluğun içinde kaybolmayacaktı. Uçurumdan metrelerce aşağı düşüş evresi vardı önce. Birkaç saniye de sürse, insana bir ömür gibi uzun gelecek bir evre. Çok az sonra duyulacak cana mal olucu acının korku ve paniğiyle kaplanacak, bütün birikimleri, öğrenilmiş bilgileri ve edinilmiş düşünce ve hareket sistemlerini yok seviyesine indirecek bir korku dönemi!
Aslında yaşanacak olan, kısalığı ya da uzunluğu önemli olmayan ömrün bir dilimiydi. Her zaman parçası gibi başlayacak ve sona erecekti. Boşluğa adımına attıktan sonra, düşüş ne kadar sürerse sürsün, o kadar süre daha yaşayacaktı ve bu yaşamın aslında “nasıl” olacağını bilmiyordu ve merak ediyordu.
Ansızın, şaşkınlıkla hala bir şeyleri merak etmekte olduğunun ayırdına vardı. Geleceğe yönelik merak edeceği bir tek şey bile olması, artık tüm ilgisini yitirdiği yaşamla arasında minicik bir bağın kaldığını gösteriyordu. Yaşamanın anlamı bir yerde geleceği merak etmekten geçer.
Sonra, merak edilecek başka şeyler takıldı aklına. O birkaç saniyelik giderek artan hızdaki düşüşün ardından aşağıdaki kayalara çarpma anını düşündü. Düşüş ustası bir profesyonel olmadığına göre, hareketlerini denetleyemeden hızla kayalığa çakılacaktı. Kafasının üstüne düşerse büyük olasılıkla hemen ölür, fazla acı duymazdı; öyle umuyordu. Belki saniyenin binde biri bir an canı yanacak ama sonra her şey sonsuz karanlığa gömülecekti. Yalnız, saniyenin binde biri uzunluğundaki sürede çekeceği acının şiddetinden emin olamıyordu
Buraya, o lanet yaşamını bitirmek kararıyla gelip dikilebildiğine göre, korkmuyordu. Cesaretle davrandığı kanısındaydı. Gerçi, öldükten sonra bazı kendini bilmez tanıdıkları, ardından “korkakça davrandığı” şeklinde yorumlar yapacaklar, hayatı göğüsleyemediğini, kaçtığını öne sürecekler, onu küçümseyeceklerdi. Ancak bunlara önem vermiyordu.Zaten önem verse, şimdi burada olmaz, bir sürü pislikle boğuşmaya devam ediyor olurdu.
“Herkes ne düşünürse düşünsün ardımdan” dedi kendi kendine, “Ağlasınlar, zırlasınlar, perişan olsunlar bana bu hayatı istediğim gibi yaşatmadıkları için!”
O’na hayatı istediği gibi yaşatmayanlar konusunda kafası karıştı. Aslında, yaşamak istediği hayatın “nasıl” olduğu konusunda emin değildi.
Ne olmak istemiş, ne yapmayı arzulamıştı da, kimisi en yakını olsalar da, insanlar bu konudaki “görevlerini” yerine getirememişti?
İnsanlar, bu konudaki “görevlerini” yerine getirseler, o kendisine yüz vermeyen hain sevgili kollarına atılmış olsa, ailesinden taleplerinin tümü kabul görse, kendileri de üç kuruş için –afedersiniz- eşek gibi çalışan arkadaşları, ne yapıp edip parasızlık sorunlarını aşmasına yardımcı olsalar ne olacaktı?
Kendisini, her şeyi bitirmek için bu uçurumun başına getirip diken nedenler ortadan kalkacak mıydı?
Bu koşullarda sürdüreceği yaşam mutlu edecek miydi onu? Yoksa, hiçbir şeyden hoşnut olmayan doymak bilmez bir aç gözlülüğün tutsağı mıydı?
O kız kollarına koşsa, filmlerdeki gibi kucaklaşsalar, el ele evlerine gitseler, kapıyı arkalarından kapattıktan sonra ne olacaktı?
Mutluluk kaç gün sürecekti?
Arkadaşları kendi kazandıkları üç kuruştan bir bölümün ayırıp verseler, ailesi bütün olanaklarını emrine verse, bu ölmemeye, hayatta kalmaya devam etmeye ikna edecek miydi onu? Yoksa, yarın yeni bir sorun yaşandığında, yeni bir hayat cilvesi ile karşılaştığında, örneğin sevgilisi –kimyası tutmayıp- onu terkettiğinde ya da arkadaşları ve ailesinden “hoşuna gitmeyen” davranışlarla karşılaştığında, bu kahpe yaşamı sonlandırmaya yeniden karar verecek miydi?
Kafası iyice karışmıştı!
*
Bu arada fırtına dinmiş, gökyüzü ve deniz ve kıyısındaki uçurumun başına kadar uzanan bitkiler huzurlu bir sessizliğe bürünmüştü.
Uçurumun başına dikildi; uzun uzun usulca kırmızılaşmakta olan ufku seyretti. Yaşamla arasında yeni bir bağ kurulmuş gibiydi. Yüreğinin bir köşesinde geleceğe yönelik umutlar filizleniyor, bu hafiflemesine, mutlu olmasına, hatta gülümsemesine yol açıyordu.
Yavaş hareketlerle geri dönüp biraz geride bıraktığı aracına doğru yürüdü. Bu sırada, aracın açık bıraktığı camlarından, cep telefonunun birkaç gün önce yüklediği oynak müzikle çaldığını duydu. Yaşama yeniden bağlanmanın sevinciyle bu saatte aranmanın endişeli merakı birbirine karışmıştı.
“Artık telefonlar bile acı acı çalmıyor” dedi kendi kendine.
Adımların hızlandırarak aracına vardı, kapısını açarak yerine oturdu. Yan koltuğun üzerinde hala çalmakta olan telefonu, alabileceği kötü bir haberin korkusuyla acele etmeden aldı. Bilmediği bir numara arıyordu.
Bilmediği numaralara yanıt vermeyi pek sevmezdi. Buna rağmen açtı telefonu.
Daha “efendim” ya da “alo” demeden, kalın sesli bir adamın maganda konuşmasını duydu:
“Ulan” diyordu adam, “sana gece 12’ye kadar süre vermiştik, borcunu getirmedin. Bu hesap böyle kapanmaz. Artık gerisini sen düşün. Çoluk çocuğuna da mukayyet ol!”
“Ne borcu kardeşim” diye yanıtladı adamı, “Ne hesabı, ne çoluk çocuğu! Kimseyle bir hesabım da yok, çoluk çocuğum da yok çok şükür!”
Karşıdaki bir an suskunluktan sonra, “sen falanca değil misin?” dedi, “kusura bakma gardaş, yanlış numara!”
Sonra telefonu kapattı.
Telefon kapanınca büyük bir rahatlama duydu. Sanki büyük bir sorumluluktan kurtulmuş duygusunu yaşadı bir an. Aracını çalıştırdı, az ilerideki ana yola çıktı.
Yaşama yeniden başladığını, içinin umutla ve insanlara karşı sevgiyle dolduğunu, az önceki yanlış numaranın gerçek sahibinden farklı olarak tertemiz bir hayatı bulunduğunu düşünüyordu.
Yanlış numaranın gerçek sahibinin haline içtenlikle üzüldü.
Coşkun Kartal
Gerçekedebiyat. com
YORUMLAR