İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde ressam Ahmet Güneştekin’in “Gâvur Mahallesi” 3 Kasım 2022 günü açıldı. Kültürpark Atlas Pavyonu’nda  açılan sergi 5 Mart 2023’e kadar açık kalacak. Sergide mübadele ana temasıyla yapılan büyük boyutlu enstalasyonlar ve videolarla heykel çalışmaları var. 

Dr. Ceyhun Balcı’nın veryansıntv’de yayınlanan ‘Beşinci kol olarak sanat’ başlıklı yazısı şöyle:

İzmir’de henüz açılmış olan bir sergi (Gâvur Mahallesi) bu yazıya konu oldu. Ahmet Güneştekin’in yapıtları sergileniyor. Girişte bavullar karşılıyor sergi ziyaretçilerini. Göç temasının işlendiği sergiye ilişkin Güneştekin’in bir nitelemesi ilgimi çekti:

“…Hafıza odasını en çok dolduran ve iz bırakan da İzmir oldu. İzmir, bir mübadele şehri. Bu, yerinden yurdundan edilme meselesi, sadece burada kalmıyor. Eğer ormanları yakıyorsanız o da zorunlu bir göçtür…”

Ormanları yakma sözü size de tanıdık gelmedi mi? Güneştekin, mübadeleyi orman yakmayla bir araya getirerek belli ki cepheyi genişletmiş.

Mübadele (değiş tokuş) Anadolu’yu paylaşma heveslilerinin geride bıraktığı acıklı tarihsel gerçekliklerden yalnızca birisidir.

On yıllar boyunca bir arada, yan yana yaşayan toplumların nasıl olup da düşmanlaştırıldığını anlamadan mübadele üzerine yorum yapmak doğru olmayacaktır kanısındayım.

gavur mahallesi

Mübadele olgusu hiç kuşkusuz pek çok acıklı öyküyü de barındırmaktadır içinde.

Diğer yandan da, geri dönüşü olmayacak şekilde karşıtlaş(tırıl)mış iki toplum!

Mübadeleye yönelen eleştirilerden sıkça içine düşülen bir hata yinelendiğini görüyoruz. Geçmişi bugünün değerleriyle yargılamak.

Bu hataya bilerek düşülünce mübadele gibi bir olguyu da boy hedefi yapmak olasılaşıyor.

İşin bir de Cumhuriyet düşmanlığı boyutunu da göz ardı etmemek gerek.

Tarihin o sayfasına yazılmış olan mübadeleden bugün Cumhuriyet düşmanlığı üretmek kimileri için çekici olabiliyor.  Tarih bilgisi ve bilinci eksikliği ya da duyarsızlığı o kimilerinin işini kolaylaştırıyor demek de olası.

Mübadelenin yol açtığı acıklı sonuçlara odaklanıp da Anadolu’da gebe kadınların karnındaki çocuğun cinsiyeti için bahse girebilen karındeşen vicdansızlığa kayıtsız kalmak!

Ya da yine Anadolu’da yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden bir halkı hedefleyen mal, ırz ve can düşmanlığında sakınca görmeyen emperyal destekli vahşet!

gavur mahallesi

YÜZÜNCÜ YIL

Birkaç yıldır yüzüncü yıllar zaman aralığı içine girmiş bulunuyoruz.

Osmanlı’nın yıkımıyla sonuçlanan on yılı aşkın savaşlar dizisi bizim yüzüncü yıllarımızın köşe taşlarını oluşturmakta.

Savaşlara ve acıklı sonuçlarına odaklananların nedensellik ilişkisi kurmamaları bir rastlantı mı?

Yoksa sıkça rastladığımız bir fırsatçılıkla mı karşı karşıyayız.

Olayları bütünsellik içinde değerlendirmekten kaçınarak, tarihten işine gelen kesitleri alıp duygu sömürüsüne girişme cinliği karşısında sessiz kalmak hangi akla ve vicdana sığabilir?

Milli Mücadele’nin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılında coşkulu ve kıvançlı olduğumuz kuşkusuz.

Bu coşku ve kıvanç sarhoşluğa yol açıp bilincimizi köreltmemeli.

Neredeyse 100 yıldır varlığını sürdüren ve hiç hız kesmeyen bir propaganda savaşıyla karşı karşıya olduğumuz göz ardı edilmemeli.

Bulabilen her aygıtın ve gerecin emperyalizmin bu propaganda savaşında kullanılabildiği akıldan çıkartılmamalı.

Uygun zaman ve zeminde “İzmir Soykırımı” nitelemesi bile yapılabiliyor bizim utkuyla sonuçlanan milli mücadelemiz için. Biraz daha yol alırlarsa nur topu gibi bir soykırımımız daha olabilir.

“Namuslu insanların da en az namussuzlar kadar özgüvenli olması gerektiği” gibi “Cumhuriyetçilerin de en az ona saldırmaktan vazgeçmeyenler kadar uyanık olmaları gereği” gün gibi ortada değil mi?

Yunanların 1919’da Anadolu’yu çizmeleriyle kirletmelerinin önde gelen gerekçelerinden birisiydi soydaşlarını/dindaşlarını koruma isteği. Mübadele olmasa ve herkes yerli yerinde kalmış olsa, çatışma yaşanmasa bile 100 yıl sonra bugünlerde Anadolu’daki Rum varlığının koruma isteğinin (irredantizm = kurtarımcılık) devinime geçmeyeceğinin güvencesi var mıydı?

Bu yanıyla bile, mübadele o günün koşullarında bulunabilecek en kusursuz çözümdü.

Bilenler bilir.

Bilmeyenler için bildirmiş olalım!

Yunan işgali sırasında Hrisostomos İzmir metropolitidir… Dinin yalnızca din olmadığını, siyasetin de kullanışlı bir aygıtı olduğunu düğün bayram edercesine şu sözleriyle kanıtlamıştır:

“Türk kanı içmek kutsal görevdir.”

Keser gibi hesabın da dönmesi sonrasında İzmir’den Atina’ya gitmek zorunda kalan Rumlar orada Nea Smirni’yi (Yeni İzmir) kurmuşlardır. Orta yerine de Hrisostomos anıtı kondurmuşlardır. Mübadelenin yurt özlemi yanına vurgu yapanların ağlamaklı yapıtlarında ve yazılarında bu bilgiye pek rastlanmaz. Çok açıktır ki, gidenlerin özlemini çektikleri yalnızca geride bıraktıkları topraklar değildir. Hrisostomos’u anıtlaştırdıklarına göre başkaca özlemlere sahip oldukları kesindir.

Bir yanda Yunan bayrağını çiğnemekten kaçınan, tutsak aldığı Trikupis’e konumuna ve onuruna uygun davranış gösteren Mustafa Kemal diğer yanda İzmir’in kurtuluşunu kara gün olarak gören ve hatta işgal sayan “Büyük Düşünce” tutkusu. Burnumuzun dibinde boy gösterebilen karşı propaganda.

Bu coğrafyada bilinçli ve uyanık olmayı bir an elden bırakmamak en iyisi değil mi?

Dr. Ceyhun Balcı
Veryansıntv

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)