Berlin Bergama Müzesi: Taşlar ve başlar
Berlin’deki Bergama (Pergamon) Müzesi’ni bilmeyen, duymayan varsa, internetten bakabilir, gezmiş gibi görebilir, bilgi edinebilir.
2001-2003 arasında Berlin’de 20 ay yaşamıştık. Orada -herkes gibi- gezip gördüğüm ilk bölge, Müzeler Adası da denen, Historiche Island (Tarihi Ada) olmuştu. Bu adada her yer ilgi çekici ve etkileyici idi: Berlin’in en eski kilisesi Nikolaikirsche (Yak. 1400 yılı yapımı) diğer tarihi kilise ve yapılar, müzeler, opera ve konser binaları, Humboldt Üniversitesi, Berlin Katedrali (Dom), Spree nehri üzerindeki köprüler; yol, köprü ve çatı üstlerindeki heykeller, tren ve metro istasyonları, tarihi Unter den Linden Caddesi ve ucundaki görkemli Brandenburg Kapısı… Tarihi Ada’da bizim için en özel, en etkileyici hatta sarsıcı, düşündürücü hatta acıtıcı yer Bergama Müzesi olmuştu; binasıyla değil, içindeki “bizim” tarihi kalıntılarla! Peter Weiss’ın kült romanı Direnmenin Estetiği’nin başlangıç yeri de olan Bergama Müzesi bende öyle kalıcı etki bırakmıştı ki, birkaç yıl sonra “Ayıkla Pirincin ‘Taş’ını” adlı “masal”a konu ettim ve (G)Azap Masalları kitabıma aldım. “Masal”ın giriş bölümü şöyle: “Masal ülkemizin halkını mutsuz eden konulardan biri, vatan topraklarının çok “taşlı” olması imiş. Taş sevdalısı “taş kafa” bir avuç arkeolog ve yardakçıları “bu ülke dünyanın en büyük açık hava ve yer altı müzesidir” deseler de halkımız ve temsilcileri bundan hiç mutlu değillermiş. İmparatorluk dağılırken terk ettikleri doğu topraklarında nereyi kazsanız petrol fışkırırken, kendi topraklarının altı kat kat taş doluymuş. Herhangi bir amaçla derince kazınca, bir heykele, bir sütun başına, bir lahite... çarpıverirmiş kazmalar. Ülkenin her tarafından tarih fışkırırmış çünkü. Altlara inildikçe birkaç eski uygarlığa ait kalıntılar çıkarmış karşılarına. Bir kuyu kazısında bile kat kat tarihi yapıtlar işi durdurabilir, suya erişmelerini engelleyebilirmiş. Aynı şekilde bina için temel kazılarını, yol yapım çalışmalarını, kanalizasyon veya tünel kazılarını, metro, baraj yapımını... bu eski uygarlıklardan kalma taşlar engeller, işleri aksatırmış. Kimi zaman dizi dizi heykeller, lahitler; kap, kacak, ev ve süs eşyaları; kimi zaman surlar, kale ve saray duvarları, sütun başları, sütunlar, tiyatro salonları, tapınaklar, toprak altında kalmış koca koca kentler... Öyle bir bolluk ki imparatorluk döneminde binlercesini yabancılar söküp ülkelerine kaçırmışlar. Çok daha fazlasını halk parçalayıp duvar taşı olarak kullanmış. Pergamon adlı bir kentin kalıntılarını, batılı bir “dost ülke” zamanın padişahından istemiş. Padişah kurnazca gülmüş, “bu taşlardan bizde çok var, alın götürün” demiş. Demekle kalmamış, o ülkenin sefiri huzurdan ayrıldıktan sonra gülme krizine tutulmuş. Maiyetindekiler de ne olduğunu bilmeseler de onunla birlikte basmışlar kahkahayı. Derken kahkahalar arasında zar zor “böyle birkaç salak daha bulsak da memleketin verimli topraklarını taşlardan arındırtsak” diye eklemiş. Gerçekten, bu dost ülkenin görevlileri, hem taşların çıkarılması ve gemilere taşınması için bizim vatandaşlara ücret ödemişler, hem de tonlarca ağırlıktaki sütunları, heykelleri bile götürmüşler, antik kentin adını taşıyan bir müze kurmuşlar.” Şimdi bu müzeye, Berlin Bergama Müzesi’ne dönelim: İlk izlenim sarsıcı oluyor… Çelişik duygularla bakakalıyorsunuz. Birçok etmen değişik türde sizi etkileyip düşündürüyor, üzüyor, şaşırtıyor: kalıntı tür ve sayısının çokluğu, olağanüstü güzelliği; bazı heykel ve kabartmaların kırık veya eksik olması; başta dev sütunlar olmak üzere, bazılarının “buraya nasıl taşınabildi” diye sorduran büyüklüğü veya kırılganlığı… Kıskançlıktan önce öfke ve “özeline dokunulmuşluk” duygusu: Evinize hırsız girmiş, çaldıklarıyla yakalanmış, sakladığı depoda çalınan eşyalarınız size gösteriliyor gibi. Kızıyor, üzülüyorsunuz, içiniz şişiyor, eziliyor. Sonra… Aynı gün değilse de bir iki gün sonra, bildikleriniz de aklınıza, aklınız da başınıza geliyor. Öncelikle bu parçaların, ülkenizden değişik ülkelere kaçırılan veya kaçakçılarca satılan birçok eser gibi çalınmadığını, padişah tarafından armağan edildiğini anımsıyorsunuz. Ardından, sözgelimi, Afrodisyas ve Ara Güler geliyor usunuza. 1958 yılında Ara Güler henüz ünlü değil, amatör bir fotoğrafçı. Rastlantı olarak gittiği bölgede, duvar taşı, “masa, sandalye”, bahçe çiti olarak kullanılan tarihi kalıntıların fotoğraflarını çeker ve Afrodisyas gün yüzüne çıkar; epeyce tahrip edilmiş ve eksiltilmiş olsa da… Didim’e gitmişliğiniz varsa Apollon Tapınağını anımsarsınız: bir bölümü yitik, bir bölümü numaralanmış, yığılı ve dağınık, birleştirilmeyi bekleyen parçalarını… Bazı parçaların, tapınak yakınındaki, kiliseden bozma caminin duvarında gördüğünüzü, duvarın kiliseden kalma olduğunu öğrenip şaşırdığınızı… Kırılan, tahrip edilen, harabeye dönen, kaderiyle baş başa bırakılan çok sayıda tarihi kalıntı canlanıyor gözünüzün önünde ve “iyi ki alıp getirmişler ve bu müzede hem koruyup yaşatmışlar hem de dünyanın dört bir yanından gelen gezicilere sunmuşlar” diyorsunuz. Bunların dünya kültür kalıtı olarak tüm insanların ortak malı olduğunu düşünüp yeniden “iyi ki” geçiyor usunuzdan; içinizi çekiyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, zamanla da iyice sindiriyorsunuz. Ama derininizde bir sızı, ara ara kendini duyurup anımsatıyor. Benim öyle oldu. Bergama Müzesi’ni gören tanıdıklarım konuştuklarım aynı duygulara kapıldıklarını, sonra da benzer şeyler düşündüklerini söylediler. Hatta konu açıldığında benden önce davranıp, duygu ve düşüncelerimi aktarır gibi kendi izlenimini anlatanlar oldu; hiç şaşırmadım. İzleyen 15 yıla yayılan az sayıda olumlu, çok sayıda acı-gülünç gelişme, bu yazıyı yazmaya yöneltti beni. Olumlu olarak, yurt dışına satılan/kaçırılan bazı eserlerin veya bir parçalarının ülkeye getirilmesini, tarihi değiştirebilecek Göbeklitepe kazısı ve buranın baştan korunmasını, (şimdilik) üzerine bir baraj kurma girişimi olmamasını, bazı müzelerin onarılması veya genişletilmesini sayabilirim. Haydi, tarihte birçok yıkıma uğramış Zeugma antik kentinin baraj sularına gömülmesine karşın kurtarılan mozaik ve başka eserlerin bir müzede toplanmasını da ekleyeyim. Olumsuzların listesi ise ne yazık ki uzun; belli başlılarıyla yetineceğim: Armağan edilip Berlin’e taşınan Bergama’da, nasıl olduysa kurtulan Allianoi, Zeugma, Hasankeyf gibi tam 12 antik kent baraj sularına gömüldü; sanki baraj için özellikle seçilerek veya başka yer yokmuş gibi. İstanbul’da metro ve tünel çalışmalarında çok önemli tarihi buluntulara rastlanınca, en yetkili ağız “üç beş çanak çömlek için iş durdurulmaz” dedi. Allianoi’de tarihin sulara gömülmesine karşı çıkan aydın, çevreci ve sanatçılar için ilgili bakan şöyle konuştu: “Herkes kendi işini yapsın. Şimdi ben şarkı söylemeye kalksam nasıl karşılarlar? Hem, böyle bir yer yok. Bir iki eski taş gören bir şeyler uyduruyor” Tarihi binaların restorasyonu, daha önce heykelleri put diye kıran, müstehcen diye cinsel yerlerini oyan, sütunları, başlarını parçalayıp duvar taşı yapanların torunlarına yaptırıldı. Bir anıt “ucube” denerek kaldırtılırken, birçok yapı, restorasyonda beton, plastik, metal, tuğla gibi maddeler kullanılarak “ucube”ye çevrildi. Bin yıllık bir yapıyı bu biçimde “yenileten” bir yetkili “aynı dokuda taş kullandık; tabii eski taşlar bin yıllık. Yeni taşlar zamanla onların rengine dönecek” diye dâhiyane bir açıklama yaptı. Dediğinin doğru olup olmadığını sorgulayanlar sadece bin yılcık beklemeliydi! Yıllardır yıkılan tarihi yapılar, yağmalanan, yurt dışına kaçırılan tarihi eserler, sahtesiyle değiştirilip müzelerden çalınan değerli parçalar, tablolar, yöneticilerin evlerini süsleyen saray ve köşk antikaları, müzelerin dökümü tutulmayan yitik değerleri… Ne dersiniz? Bergama gibi, birçok tarihi kalıntı ve buluntunun yurt dışına gittiğine mi üzülmeli, yoksa insanlığın ortak mirası olarak korunup yaşatıldığına mı sevinmeli, bununla mı avunmalı? Ali Günay
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR