Kentlerin görünümünden, sanayi ve teknik ilerlemeye uzanan bir özenme, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar tüm siyasi kadroların bir niteliği olmuştur.

Batı ülkelerindeki ekonomik ve toplumsal ilerlemenin itici gücünün kapitalizm olduğu tam anlamıyla hissedilememiştir. Rönesans'ı izleyen düşün yaşamındaki gelişmeler göz ardı edilmiştir.

 Avrupa’da 16. yüzyılda doğan aydınlanma ise sadece sonuçlarıyla kavranmış, bu düşünsel devrimin temeline inilmemiştir. Bu böyle olunca tüm batılılaşma gayretleri biçimsel, üstyapı dönüşümleri olarak algılanmıştır. Bu oluşumu Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni adlı yapıtında ismen sergilemiştir.

Diğer yandan son dönemlerde Osmanlı ve Cumhuriyet’i çözümlemeye çalışan Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Kerim Sadi, İdris Küçükömer, Sencer Divit ioğlu, Yerasimos vb. gibi düşünürler ya bir kenara itilmiş, unutturulmak istenmiş ya da kabaca ret edilmişlerdir. Osmanlı-Türk toplumunun feodalite ve sonrasındaki evrimi geçirmemiş olması, üzerinde durulması gereken önemli bir olgudur. Yaratılan artı değer hemen bütünüyle merkezi hükümette toplanmaktadır, ya da denetlenmektedir. Ekonomik faaliyetler devlet tarafından kontrol edilmekte ve düzenlenmektedir. Azınlıklar dışında sermaye birikiminden söz edilemez. Bireyin bir anlamda ekonomik faaliyet özgürlüğü yoktur. Lonca sistemi, Ahilik vb. örgütlenmeler ticareti ve zanaatı belli kalıplar içerisine hapsetmiştir.

Bunun uzantısı olarak ticaret ve sanayideki sınırlı atılımlar azınlık gruplarının ve levantenlerin adeta tekeline terk edilmiştir. Bankerlik diye anılan sarraflık da (yani mali faaliyetler de) gene bunların elindedir. İstanbul’da Galata ve Pera yöresi kendi yaşam biçimini sürdüren azınlık ve levantenler tarafından iskân edilmiştir. Burada yerleşen gayrimüslim aileler bir anlamda Osmanlı’nın ilk burjuva çevrelerini oluşturmuşlardır. Zamanla kendi gazetelerini, kendi sanat yapıtlarını yaratmışlardır. Bu çevrenin o dönemdeki sanatsal faaliyetleri konusunda bilgimiz pek az. Yalnız 19. yüzyılın ikinci yarısında çıkan gazete haberlerine, ilanlarına dayanarak birçok balonun yapıldığını, tiyatro ve opera gruplarının kenti ziyaret ettiğini söyleyebiliyoruz.

Önce serpuşlar değişti. İkinci Mahmut reformları dediğimizde akla “Vaka-i Hayriye” ve fes giyilmesi olayı  gelir. Fes, çok farklı araçlarla değişik simge öğesi olan sarık vb. gibi başlıkların yerini alan standart bir şapka gibi ortaya çıkmış, yaygınlaşmıştır. Bugün de birçok Müslüman ülkede giyilen bir başlıktır.

Dikkat buyrulursa dönüşüm, gene ordunun çağdaşlaşmasıyla ve biçimsel bir simge olan şapkayla başlamıştır.

Roman 1850’den sonra yazın hayatımıza girmişti; ilk romanlar, geleneksel öykü temelinde karşımıza çıkar. Bunlarda aşk, ilahi sevgi ana konudur. Aile sorunları da bir ölçüde ele alınır. Fakat toplumsal, ekonomik ve siyasal konular sanki yasaklanmış gibi göz ardı edilir. Namık Kemal’de ulus bilinci bir tiyatro oyununda gündeme gelmiştir. Buna karşın Mizancı Murat, Recaizade Ekrem, Ahmet Mithat toplumsal sorunları ele almaktan çekinmemişlerdir. Özellikle Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası adlı yapıtı batılılaşmanın ne denli biçimsel, özenti dolu olduğu nu ve bir yerde tüketim kalıplarını zorlayıcı yönünü keskin bir biçimde ortaya koymuştur.

Batı tarzı yaşam Cumhuriyet döneminde de içerdiği yüzeysellik nedeniyle eleştiri konusu olmuştur. Peyami Safa’nın Sözde Kızlar ve Fatih-Harbiye adlı romanları, bu yaşamın biçimselliği ve içeriksizliğini ele alarak adeta geleneksel yaşamın erdemlerini yüceltmiştir.

Batının sadece biçimsel olarak algılanması iğneleyici bir üslupla otaya koyan yapıtlardan biri de Ömer Seyfettin’in Efruz Bey öyküleridir. Efruz Bey’in özenti olmanın ötesinde hiçbir değere sahip olmayan taklitçiliği bizi hem güldürür, hem de bu ithal yaşam tarzı konusunda düşündürür. Refik Halit, 1920’li yıllarda gerçekleşen yaşam tarzı değişiminin “monden”liğini uzun yıllar yasaklanan Deli adlı yapıtında eleştirel boyutuyla sergiler. 1900’lü yılların başında bir hastalık nedeniyle bilinç kaybına uğrayan birinin 1920’li yılların sonunda yeniden kendine geldiğinde gördükleri insan “havsalasının” alamayacağı boyuttadır. Kılık-kıyafet, harf, şapka vb. reformlarla gelen değişim, ailelerin içine kadar girmiş olan “Hollywood filmleri” uzantısı çarlistonlu, alafranga partili yaşam, bir insanın kısa sürede kolay sindirebileceği bir değişim değildir. Bu hızlı değişim, hararetli yandaşlar bulduğu zaman bile birkaç büyük kentin, bürokrat ve aydınlarının sınırları dışına çıkmamıştır. Bugün bile aynı sorun yaşanmaktadır. Biçimsel değişimler kolayca özümsenememektedir.

Batılılaşmanın sadece görünümüyle biçimsel algılanması üst yapı kurumlarının aynen benimsenmesi olgusunu da beraberinde getirmiştir. Bu durum adeta yaşayan ikinci Türkiye’yi karşımıza çıkarmıştır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, bir çeşit “Hayat-ı Hakikiye Hikâyeleri” diyebileceğimiz romanlarında bu ikilemi, hem de aynı kentin içinde ortaya koyan nadir yazarlarımızdandır. Mürebbiye, Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç, Gülyabani, Utanmaz Adam ve daha nice yapıtları bu ikilemi toplumun düşük gelir düzeyindeki katmanları açısından ortaya koyar. Hüseyin Rahmi’nin yazarlığının usta yanı kendini büyük kitlelere okutabilmesi onlara yakın olmasıdır. Gürpınar sınıf farkını azınlıkların burjuva yapısını bilen bir yazardır. Onların bir Osmanlı uzantısı olmaktan daha çok batılı olduklarını, bizlerin çabasının ise yer yer komik olduğunu vurgular.

Batılı yaşamı taklit eden Tanzimat seçkinlerinin çöküşünü ise iki kitapta olanca açıklığı ile görürüz: Yakup Kadri’nin Kiralık Konak ve Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’su. Halit Ziya, bir imparatorluğun çöküşünü  (inhitatı) imparatorun yanı başında Özel Kalem Müdürü olarak yaşamıştır. Anılarında, saray koltuklarının yüzlerinin nasıl çürüdüğünü anlattığı satırlar unutulmaz çarpıcılıktadır. Batılılaşma ve çöküş Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde eşzamanlı yaşanmıştır. 1908 devriminin ateşli günleri bile bu çöküşü gözlerden ırak tutamamıştır. Meşrutiyetin hemen ilk günlerinde Darülfünün talebelerinin İngiliz Büyükelçisi'nin arabalarının atlarını sökerek bizzat çekmelerini yüzümüz kızarmadan anlatabilmemiz mümkün mü?  Batılılaşma mı, batıya öykünme mi yoksa batıya ‘tabasbus” mu?

Türkiye’de hem halk yığınları, hem de bir avuç aydın batılılaşma diye niteledikleri hareketin meyvelerini göremedikleri için sürekli arayış içindedirler. Geriye baktıklarında yüzyılların birikimi olan kurumlar, ileriye baktıklarında da refahı, insanca yaşamayı getirmediğini gördükleri biçimsel batılılaşma onları yeni dengeler aramaya ya da yitikliğe giden bir karamsarlığa itmektedir.

Bu halet-i ruhiyeyi ve ikilemi, yeni ile eski arasında yapıcı bir sentezi bulamamanın sancılarını birçok öyküde bula biliriz. Bu bunalımın bir nedeni de yeniyi, ileriyi tam tanımlayamamaktan gelmektedir.

Sözünü ettiğimiz bunalım ve “huzur’ getirecek denge arayışının en güzel örneği  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yapıtlarıdır. Özellikle üç roman üzerinde durmakta yarar vardır. Bunlar Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur’dur. Yazınımız üzerine uzman olan birçok eleştirmen Huzur’u en iyi Türk romanı olarak da nitelendirmiştir. Fethi Naci bu romanı temelde bir aşk romanı olarak kabul etmektedir. Haklıdır. Günümüzde örneğini göremediğimiz tutkulu bir aşk, romanının ana motifi olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşk, romanda bir ebedi “huzur' arayışının da simgesidir. Huzur bir yerde doğu-batı ikilemini derinden yaşayan bir kuşağın aradığı dengeyi de anlatmaktadır. Musiki ve batı ile doğu müziği arasında sanki bulunması gereken en doğru sentezmiş gibi algılanan “Mahur Beste" bir sığınaktır. Eski ve yeni semtleriyle, yapılarıyla İstanbul da (1930'ların İstanbul’u) bir başka sığınaktır. Kısacası Huzur, musikinin ve İstanbul'un dile getirdiği, Türkiye’nin doğu-batı macerasını da yansıtan bir “requiem"dir sanki.

Bu “requiem” aynı zamanda aranan uyumun bulunamamasının da getirdiği bir cenaze marşıdır. Refik Halit'te yirmi beş yıl uyuyan adamın geçmişle gelecek arasındaki değişimi özümseyemeyerek çıldırması ile Tanpınar'ın Huzur’da vurduğu son nokta tahammül edilmesi zor bir karamsarlığı yansıtmaktadır. Roman, bir savaşın acıları dinmeden, 1939 yılının Eylül başında başlayan yeni savaşın ilk haberleriyle son bulur. Huzur temelde insanımızın, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’i birlikte yaşayan kuşakların, “huzur” arayışlarının da yitirilmesinin öyküsüdür. Bu huzur arayışının anlamını, “mealini” yaşamayanların fark etmesi mümkün bile değildir. İlerideki bölümlerde Huzur’a yeniden değineceğiz.

“Şarkla garp” yaşam biçimi arasında çırpınan aydınların bir başka örneğini de Abdülhak Şinasi Hisar ve yapıtlarında bulabiliriz. Fehim Bey ve Biz, Çamlıca’daki Eniştemiz İstanbul’u anlatır. Ama özlemle anlatılan geçmişin İstanbul'udur. Eskilerin deyimiyle Türk aydını “garp ile şark” beyninde bir makul terkibi aramıştır. Ne ki bu bileşimi bulduğunu söyleyemeyiz. Garp (batı) bir özlem, bir özenti olmuş, şark ise bir nostalji gibi bir köşede muhafaza edilmiştir.

Halide Edip Sinekli Bakkal’da bu ikilemi ortaya koyan ve bu tezadı bireye, onun ruh haline indiren yazarımızdır. Pellegrini’de aranan “şarkgarb” terkibi somutlanmıştır. Sinekli Bakkal’ı bu açıdan ele aldığımızda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e giden toplumsal merdivenin bize hazırladığı tuzakları daha bir anlarız. Halide Edip aldığı eğitimi ve yaşadığı doğu-batı bileşimini ve bu bileşimin yarattığı ruhi sorunları kendi bünyesinde yaşamıştır. Sultanahmet mitinginde emperyalizme karşı konuşan Halide Edip ile Milli Mücadele’nin Halide onbaşısını kendi benliğinde yoğurmuştur. Romanlarında yarattığı kadın kahramanlar bu ikili yapıyı yansıtırlar. Kalp Ağrısı, Zeyno’ nun Oğlu bu yansımalara güzel birer örnektir.  

Son yüzyılın romanları, büyük çoğunlukla “şark”lı olmayı içeren düşün yapılarıyla “garp”lılığa özenen bireyleri, aileleri ve nihayet toplumu yansıtan belgelerdir. İnsanımızın ikilemini bu yapıtlar aracılığıyla çok iyi anlayabiliriz. Temelde bu ikilem aynı zamanda bir yüzyılı kapsayan bir tür trajedidir. Reşat Nuri’nin Akşam Güneşi bu ikilemi kuşak farkına indirerek yansıtan bireysel trajediye bir örnektir. Aynı yazarımızın Yaprak Dökümü yapıtı ise, Türkiye açısından hiç bitmeyecek gibi görünen tezatlar dünyasının yarattığı dramı yansıtır; İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde “darülbedayi” (şehir tiyatrosu) dram tiyatrosunda, o günlere göre büyük bir başarı olan 50 oyunun üzerine çıkmış ve tüm boyutlarıyla, eskimeden, günümüze kadar önemini korumuştur.

Türkiye siyasî anlamda şark-garp ikilemini yaşamaktadır. Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılında (1923-1950) iktidarda bulunan ve kendisini devrimci olarak niteleyen CHP, parti yapısı içinde sözünü ettiğimiz ikilemi yaşamıştır. Batı’nın “monden” diye tanımlayabileceğimiz yaşam biçimini benimseyen; plajlarda, balolarda, partilerde sürdürmeye çalışan sözde kent-soylu özentisi grubun dışında, büyük yığınlar yoksul yaşamlarında en küçük bir değişiklik olmadan sürünüyorlardı. Onların karnı doymuyordu, önlerine devrim diye sunulan hayat tarzı ise yabancıydı. Refah ve huzurlarını sağlanıyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısında güçlenen muhafazakar islamcı siyasal partilerin adları "Selamet", "Refah", “Fazilet” ve “Saadet” sözcükleriyle bu nede d onatılmıştı. Garptan alınan kurumlar, bu sözcüklerin yansıttığı güzel ve mutlu günlere bu yığınları ulaştıramamıştı. Sadece üst yapı görünümüyle uğraşanlar, yoksulluğun temel nedeninin uygulanan piyasa ekonomisinde olduğunu fark etmekten uzaktılar. Nitekim  romanlarımız, sorunun bu yönüne pek az değinmişlerdir. Yakup Kadri, Ankara adlı ütopik diye niteleyebileceğimiz romanında bir devrim ürünü olan “Cumhuriyet Balosu”na gelen davetlileri, Ankara Palas’ın kapısının karşısında seyreden çarıklı, yamalı gömlekli, poturlu yığınları anlatırken bile temeldeki sorunun ekonomik düzende yattığını görmemiştir.

CHP’nin en devrimci üyelerinde bile üst yapı değişimlerine tartışmasız bir bakışı göremeyiz.   Memduh Şevket Esendal, (ki CHP’nin genel sekreterliğinde uzun yıllar bulunmuştur) Cumhuriyet Ankarası’nın bile ne tür çelişkili yaşamların dolu olduğunu Ayaşlı ve Kiracılarıa yapıtı ve diğer öykülerinde sergilemiştir.

Şark-garp ikilemini benliğinde huzursuzluk kaynağı olarak sürdüren Ahmet Hamdi Tanpınar, CHP milletvekilidir. Partinin verdigi “roman” ödülünü ise aynı soruların sorgulandığı üç roman: Halide Edip’in Sinekli Bakkalı, A. Şinasi Hisar’ın Fehim Bey ve Biz'i, Yakup Kadri’nin Yaban’ı almıştır.

CHP’ye göre daha muhafazakâr olduğunu söyleyen iktidarlar döneminde islami ya da MHP eğilimli yazarlar da olayı bir Osmanlı hayranlığına dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda iki akımdan söz etmekte yarar vardır. Bunlardan birincisi, Türkiye’nin önde gelen şairlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in başını çektiği, onun yönetimindeki Büyük Doğu dergisi çevresinde kümelenen harekettir. Diğeri ise, MHP kadroları içerisinde doğan ve önemli bir yandaş da bulan "Türk-İslam Sentezi" çalışmalarıdır. Ne ki bu akımlar beklenildiği kadar içerikli bir yapıya sahip olamamışlardır.

Tevfik Çavdar
(Türkiye'nin Yüzyılına Romanın Tanıklığı, Yazılama yayınları, Genişletilmiş ikinci baskı 2009, İstanbul. s. 9-15)


Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)